Perşembe, Ekim 26, 2006

İşte gerçek bir sorun...


Tam da az önce gereksiz şeylerin çok sorun edilip, bizi mutsuz etmesinden bahsetmiştim değil mi?
Cuma günü Manyas Gölü'nde, salı günü de Gemlik'te olan 5.2'lik depremler unutmaya çalıştığımız bir kabusu hortlattı sanki. Unutmak yanlış olur tabi ama insan kafasında sürekli bir deprem beklentisi ile yaşayamıyor ki? Hangimiz biliyoruz yaşadığımız mekanların depreme ne derece dayanıklı olduğuunu ki... Ya da olası bir depreme nerede yakalanacağımız...
Az önce televizyonda bu konuda belki de en güvenilir bulduğum bilim insanı olan Naci Görür'ü izledim. "Bu 5.2'lik depremler Marmara Çanağı'nda oluşan çatlamalardır. Çanak kırılmak üzere, en fazla 30 yıl dayanır. Şu dakikadan itibaren her an 7.6'lık bir deprem olabilir" dedi. Tüm rsikli yapılar acilen güçlendirilmeliymiş. Başta da okullar ve hastaneler... Herkes kendi içini rahatlatmaya çalışıyor doğal olarak. Bizim oturduğumuz apartmanı İTÜ'deki bir profesör yapmış mesela, adam zamanın deprem uzmanlarındanmış filan. Karısı ve oğlu hala bu apartmanda hala ve hiçbir depremde evlerini terketmiyorlar. O derece güveniyorlar yani. Bu arada ev 30 senelik, yıpranmadan kimse bahsetmiyor.
Annemlerin ev kaya üstünde, hatta bodrumda o kayanın bir kısmı duruyor. Dinamitle bile patlatamadıkları için üstüne apartman dikmişler. O kadar sağlam (!) yani...
Peki ya işyeri? Oğlumun okulu? Alışveriş yaptığımız market? Yürüdüğümüz sokakların yanındaki binalar?
Sürekli teyakkuzda mı olacağız yani? Evde deprem çantası, kaçış senaryosu, televizyonda boy boy haritalar. Alışveriş merkezlerinde acil çıkışlara dikkat...
Oooof, of.... Oğlum seni görüp göremeyeceğimi bile bilmiyorum... Çok korkuyorum, çoook...

Gerçek sorunlar ile sanal sorunlar...

Bu sefer gerçekten yorumlarınıza ve deneyimlerinize ihtiyacım var.
Annelik ve babalık insanı ne kadar değiştiriyor? Az sonra yazacaklarım anne-baba olmakla mı ilgili, belli bir karakter özelliği mi, yoksa belli bir kuşağa mı aitler sadece?

Sizin de başınıza geliyordur, en azından etraftan duyuyorsunuzdur (ki bu durumda başınıza gelmediğini kabul ediyorum ve sizi şanslı sayıyorum). Hayatta neler sorun edilebiliyor değil mi? Bu çok havada bir soru bunun farkındayım. Elbette ki herkesin sorun tarifi, bakış açısı ve esnekliği farklıdır. Ama anne-baba söz konusu olunca, işin içine biraz bencillik girmiyor mu sizce? Yani hemen hemen tüm anne-babalar "çocuklarının iyiliğini düşünmek" bahanesinin ya da örtüsünün altından çocuklarına kendilerine ait bir malmış gibi davranıp çeşitli dayatmalarda bulunmuyorlar mı?

Çok mu karışık yazdım? Benim de kafam karışık da ondan... Peki daha net sorayım?
Kaçınızın ailesi "çocuğum üşütürsün" diye başlayıp, aslında hiç hoşlanmadıkları veya dekolte buldukları bir kıyafeti giymemeniz için gittikçe tehditkar hale gelen sözler sarfediyor? Ve asıl gerekçe 26 yaşında genç ve güzel bir bayan olmanıza rağmen bir "anne" olmanız oluyor? Çok mu spesifik bir örnek oldu?
Peki, kaçınızın ailesi siz yeni bir ev kiraladığınızda kendilerine akıl danışmadığınız için gönül koyuyor?
Ya da kaçınızın ailesi, gerçekten zor durumda birisinden bahsederken, "halimize çok şükür, ne dertler var" diyip, sonra ne bileyim evinizdeki eski kanepeyi, ya da olmayan fritözü bahane edip kendine dert yaratıyor?
Kaçınızın ailesi (bu konuda özellikle anneleri saygıyla anıyorum), daha sonuçlanmamış bir iş için olabilecek en kötü sonuç senaryosunu yazıp, kendisini bu sonuca inandırıp, hem kendisine, hem de etrafına hayatı zindan ediyor?

Çok küçükten beri hep dayatmalara maruz kaldık. Eminim birçoğunuz öyledir. Ve yine eminim ki gerçekten aslında iyiliğimizi düşünüyorlardır. Ya da öyle sanıyorlar. Sonuçta -asla kabul etmeseler de- sevdiği işi yapamayan, istediği sporu yapamamış, istediği enstrümanı çalamamış, birçok faydalı hatayı yapamadığı için ders alamamış, en az bir kez dövme yaptıramamış, en az bir kez saçını maviye boyatamamış, ya da bir ayağına yeşil, bir ayağına kırmızı çorabı 14-16 yaş arasında giyememiş, trenle yurtdışına çıkıp, uyku tulumunda uyumamış, karda üşümemiş, yağmurda ıslanmamış eksik bir kuşak olmuşuz.

Bir kez ipin ucu kaçınca da, tekrar toparlamak imkansız hale gelmiş. Bunları yazıyorum, çünkü benzer bir anne olmaktan çok korkuyorum. Tam aksi, neredeyse herşeye boyun eğen bir anne olmaktan da çok korkuyorum. Bunları da hatırlayayım ve de hatırlatayım diye yazıyorum.

Kendime söylüyorum, siz de gerekirse üzerinize alınabilirsiniz:))

Sakın çocuğunun istemediğin bir davranışını engellemek için, "umarım o kadar yaşamam" sömürüsünü yapma...
Çocuğunun senden çooook farklı bir karakteri, beğenileri, algılayışı ve bakış açısı olabileceğini kabul et ve fikrini belirtmekle yetin, dayatma yapma....(not: uyuşturucu kullanmak, alkolizm...vb bir yaşam biçimi değildir)
Ahlak anlayışı saçla, başla, tırnakla, çorapla belli olmaz, yüreğine ve aklına bak...
Çocuğunun büyüdüğünü kabul et, tavanından sular da aksa, pencerelerinden soğuk da girse evini kendisi seçmelidir, sen karışma...
Herkes hata yapar, yapmalıdır. Bunu önceden görebilsen de, çocuğun göremeyebilir. Hakaretler yağdırıp, tehditler edeceğine, sevgini ve desteğini ondan esirgeme ki, hatasını anladığında hala yanında olsun...
Çocuğun büyüyüp eşşek kadar olduğunda, hatta neredeyse yolun yarısına geldiğinde ve o da anne-baba olmaya karar verdiğinde bebeğin mobilyasına, giysisine ve en önemlisi adına sakın ama sakın karışma...
Çocuğunun birlikte olduğu, hayatını paylaşmaya karar verdiği kişiyi sevmeyebilirsin. Onun herşeyini kabul etmek, anlayış göstermek, hoş görmek zorunda da değilsin. Ama çocuğunun tercihine saygı göstermek zorundasın...
Sürekli anlatmaya, ikna etmeye çalışmak yerine dinlemeye ve ikna olmaya da çalışmalısın..
Çocuğum benim genlerimin de içinde bulunduğu bir genetik kombinasyonla dünyaya gelmiştir. O bana ait değildir, onun kendine ait yaşamsal özellikleri vardır. Onu büyütüp, uçmaya hazır hale getirmektir benim görevim. Onu sonsuza kadar severim, onu sonsuza kadar görmek isterim, onunla sonsuza kadar yardımlaşırım, paylaşırım. Ama duygu sömürüsü yapmak, tehdit etmek, dayatmak, yaptırım uygulamak en iyi ihtimalle mutsuz ve eksik bireyler yaratır... En kötü ihtimalle artık ortada öyle birisi kalmaz...

Siz ne diyorsunuz arkadaşlar? Var mı gelecekteki kendinize "kulağa küpe" önerileriniz?
Özlem

Cuma, Ekim 20, 2006

2. düzey ultrason maceramız

Dün akşam daha 12 Temmuz'da randevusu alınan 20. hafta kontrolümüz için Prof. Dr. Atıl Yüksel'e gittik ve detaylı ultrason da denilen 2. düzey ultrasona girdik. Tam 15 dakika sürdü ve ben 15. dakikada nakit olarak 300 YTL ödüyordum. Biraz film seyretmeyi umarken fragmanını seyretmek gibi oldu ama sonuçta duyduklarımız bizi mutlu etti. Atıl Bey, tek tek tüm iç organlarına baktı, bilumum kemiklerinin boyunu, kafa ve karın çevresini filan ölçtü. Kalbine giden kan akışına baktı. El ve ayak parmaklarını saydık beraber. Sadece 1 kez profilden gördük, ağzını açıp kapıyordu. Sanırım bu da abisi gibi alt dudağı olmadan doğacak :)) Anı da alt dudağını yutmuş gibiydi, çok tatlıydı benim kuzum çok...

Neyse sonuçta yapılan tüm kontroller iyi çıktı. Görünen bir problemi yok oğluşumun...

Bu sabah da Özü ile kızını gördüm rüyamda. Beyaz kısa kollu bir body ve ayağında beyaz çoraplarla çok tatlıydı benim güzel kızım. Bayaa saçları vardı. Etrafa gülücükler saçıyordu. Kıvanç kusura bakmasın hiç ama, annesine benziyordu valla :))

Bu şekilde uyanınca keyifli kalkıyor insan, doğsalar da doya doya öpsek koklasak.
Bir başka keyif de bugünün cuma olması. Ama öyle sıradan bir cuma değil. Önümüz bayram, sonra da 2 gün izin aldım. Tam 9 günlük bir tatile hazırım. Bol bol dinlenmeyi hedefliyorum... Umarım bir aksilik çıkmaz. Bu vesile ile herkese de iyi tatiller dileyeyim bari...
Çok öpüyorum...

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Balık Burcu Bebeği


En sevdiği cümle: "gereksiz..."
İyi yönleri: hassas, merhametli, kibar, önsezileri güçlü
Olumsuz yönleri: kararsız, karmaşık, kolaylıkla kafası karışır


Balık burcu hassas, sevgi dolu, duygusal bir burçtur ve sizi sevgi denizinde boğabilir. Perilere, cinlere, hayaletlere inanır. Ona yatakta bir ninni söyleyerek veya güzel masallar okuyarak sakince uyumasını sağlayabilirsiniz. Hayalperest olan balık burcu çocuğu sevgi ve desteğe tüm burçlardan daha çok ihtiyaç duyar. Bunlar olmadığında gergin ve dengesiz davranışlar sergileyebilir. Rutinlikten hoşlanmaz ve programlanmış şeyleri sevmez. "Sırf duvardaki aptal bir saat öyle söylüyor diye" belli saatlerde yemek yemeyi , yatmayı vs. sevmez. Belli bir süre sonra okul kurallarından da sıkılabilir. Ona daha ilk günlerden itibaren yavaş yavaş disiplinli olmayı öğretmelisiniz. Ancak bunu yaparken dikkatli olmalı, aceleci davranmamalsınız. Aksi halde onun doğuştan getirdiği hayalgücü ve yaratıcılığını zedeleme riskiniz vardır.
Oyunlarla, resimlerle, ufak hikaye ve şiirler yazmasını sağlayarak ona hayallerini gerçeğe döünüştürmenin yollarını göstermelisiniz. Balık burcu hassastır ve duyarlıdır, bu yüzden onun ne kadar kolaylıkla gözlerinden yaş geldiğini görüp şaşırabilirsiniz. Bu hassaslığı daha sonraki hayatında ona güvenilen, merhametli ve anlayışlı bir insan olmanın yollarını açacaktır.

Yorucu bir hafta sonu

Güzel ama yorucu bir hafta sonu geçirdim. Antalya'dan çok sevdiğim arkadaşım Evren geldi. Cumartesi pazar onunla dolaştık, gezdik, yedik, içtik... Kesinlikle çok keyifli ama benim gibi neredeyse yolu yarılamış bir hamile için çok da yorucuydu tabiii..... Eğer bundan sonra ben doğum yapmadan tekrar gelirse Evren, kesin erken doğum yaparım :))
Bugün itibariyle 19. haftamızı doldurmuş, 20. haftamıza girmiş bulunuyoruz. Bir hafta sonra resmen yolu yarılamış olacağız. Ha gayret bebeğim, kalan yolu da şimdiye kadar olduğu gibi sağlıklı bir şekilde tamamla da hayatımızı şenlendir, abimizi sevindir... Seni çok özlemiş, öyle diyo abicik...
Hazır 19. haftamızı tamamlamışken, biraz da tıbbi bilgi verelim di mi?

Arada önemli farklar olmasına karşın hamilelerin çoğu bebek haraketlerini 18-20 haftalar arasında hissedebilir. Bu bir güvenlik duygusu oluşturur. Gerçekten de özellikle son aylarda bebek hareketleri bebeğinizin iyi olduğunu gösteren güvenilir bir bulgudur. İlk hareketler daha çok hafif seğirmeler şeklinde olur, bazen barsak hareketleri ile karışabilir. İlerleyen haftalarda bebeğin büyümesi ile çok güçlü tekmeler çekilme ve kabarmalar hissedecek hatta dışarıdan bile fark edebileceksiniz. Her bebeğin oynaması farklı olabilir. Düzenli olarak takip ederseniz bir süre sonra kendi bebeğinizin ne kadar hareketli olduğunu kavrayabilirsiniz. Bebeğinizin cildinde Vernix Caseosa adı verilen krem rengi ve vamında bir madde bulunur. Bazan doğum da da bu maddeyi görebilirsiniz. Hızlı beyin gelişimi ve kas kontrolünün gelişmesiyle bebeğiniz istemli hareketlerine de başlar. Ultrasonografide bebeğinizin elini ağzına götürdüğünü, avucunu açıp kapadığını izleyebilirsiniz. 19. hafta detaylı ultrasonografi için uygun bir haftadır. Bu hafta sonunda bebeğinizin boyu 22 cm. ve ağırlığı tam 280 gram.

Bişeyler hissediyorum ama kıpırtı mı, gaz mı bilemiyorum. Sabrediyorum herhalde bebeğim varlığını uygun zamanda bana hissettirecektir öyle değil mi?
19 Ekim'de, 3 gün sonra yani, detaylı ultrasona gireceğiz. Bebeğimi görmeyeli 20 gün oldu valla, meraktan çatlıyorum. Ne kadar büyümüş, ne kadar kilo almış, herşey yolunda mı, içimiz dışımız herşeyimiz sağlıklı mı?
:)) Klasik anne kaygılarına kapıldım bile değil mi...

Cuma, Ekim 13, 2006

Günden seçmeler...


Bir ara ümidimi yitiriyordum. Gittikçe okuyucusu azalan bir yazar oluyorum diye :)
Meğer sadece sesleri çıkmıyormuş benim okuyucularımın. Yazmadığım için kızanlar olunca okuduklarını anladım. Teşekkürler Tuğba'cım ...
Bugün cuma, yarın da Evrencik geliyo Antalya'dan. Biraz beni özlemiş, biraz da İstanbul'u:)
E kışlık alışveriş de yapması gerekince, bu İstanbul seyahati kaçınılmaz oldu. Doğrusu ben de özlemiştim Evrencik seni, hergün görüşüp kaynatsak daaa, yüzyüze görüşmek gibi olmuyo. Hem daha göbeğimi göstercem sana :)
Bugün birazcık sıkıntılı bir hamilelik günü. Dün akşam yoruldum ve belim ağrıyor. Yatakta dönmek çok zor oldu. Hala da hem belim, hem belimden vuran ağrı nedeniyle karnım ağrıyor. Gaz da cabası. Eeee olacak o kadar değil mi, hamileyiz yani.
2 haftadır evin işiyle uğraşmaktan oğlumu göremedim ve onu çok özledim. Gerçi her akşam arayıp günlük havadisleri dinliyorum ama sarılıp koklayamadım altıntopumu...
Dün akşam gene kırmış geçirmiş bizimkileri. Yemeğini biitirmiş salonda oynarken mutfakta olan annesine seslenmiş; "anneeeee koş, haber gülteni başladı". Yeni öğrendiği kelimeleri cümle içinde kullanmaya bayılıyor. Gülten de bunlardan biri :))
Akşam yattıklarında annesine sorduğu soru ise noktayı koymuş.
"Anne, haber gültenlerini hep sikikerler mi sunuyooo?"
Böyle durumlarda ne kadar yanlış olsa da, kocaman bir kahkaha kaçınılmaz oluyor. Canım oğlum benim, minik zuzum....
Bugünkü blog resmim Ceylan'dan... Teşekkürler Ceylan!

Salı, Ekim 10, 2006

Mitolojide Boreas - the Greek god of the North Wind


Boreas was the Greek god of the North Wind who lived in a fertile region of Greece called Thrace. He is at home beside the river Strymon, but also inhabits a cave on Mount Haemus, a favorite haunt of the monster Typhon.
Sometimes said to have serpent-tails for feet, Boreas blew from the north, whistling through his conch. He often is depicted as being amber-winged, extremely strong, sporting a beard, and normally clad in a short pleated tunic.
Boreas is the son of Eos (Dawn) and the Titan Astraeus (some say that Aeolus is his father), and the brother of Zephyrus, Eurus and Notus (some mythographers also make him brother to Hesperus). Unlike the gentle Zephyrus, however, the violent and stormy North Wind was capable of terrific destruction. Gods often appealed to him to torment mortals, such as the time Hera asked him to shipwreck the hero Heracles (Hercules) on the island of Cos. Still, he often helped sailors by providing them with a friendly breeze.
Boreas once disguised himself as a dark-maned stallion and mingled with twelve of the 3,000 mares grazing beside the river Scamander. These famous horses belonged to Erichthonius, and from the union were born twelve fillies. They were so fleet that they could race over ripe ears of field corn without bending them, or over the crests of waves.
Boreas is notorious for kidnapping Oreithyia, who was the daughter of Erechtheus and Praxithea, king and queen of Athens. The wind god had long loved the young girl and had repeatedly asked her parents for her hand in marriage. However, they kept putting him off, telling him to wait, and using delaying tactics on Boreas.
The North Wind began to lose patience and decided to abandon his modest wooing: One day, Boreas saw Oreithyia playing beside the river Ilissus. Taking advantage, he swooped down unseen by anyone, tucked her beneath his amber wings, and carried her off to a rock near the river Ergines. Wrapped in a mantle of dark clouds, he then proceeded to ravish the helpless maiden.
Oreithyia became his wife and they settled down at the city of Thracian Cicones. They had twin sons, called Calais and Zetes (the Boreades), who were born normal but grew golden wings on their shoulders upon reaching adulthood. These swift men took part in the famous Quest for the Golden Fleece, accompanying Jason as part of the Argonauts, but were later killed by the great hero Heracles (Hercules). Boreas and Oreithyia also had two daughters, named Cleopatra and Chione.
Because of his union with Oreithyia, the Athenians regard Boreas as their brother-in-law or son-in-law, and once beseeched him to destroy the fleet of King Xerxes of Persia, which threatened the city of Athens. That was during the battle of Artemisium, fought in 480 BC.
The North Wind devastated the enemy fleet by invoking a violent storm, sinking 400 ships, and sending countless men and incredible treasure to a watery grave. The grateful citizens built Boreas a splendid temple sanctuary on the banks of the river Ilissus and a great festival, called the Boreasmi, was held annually in his honor to commemorate the Persian defeat.
The Romans identified Boreas as Aquilo. His name means "North Wind" or "Devouring".

Poyraz bana iyi geliyor


Bu sabah saatim çalınca yataktan kalkamadım. Sanki bir el beni geri yatmaya itti, ben de itiraz etmedim doğrusu :))
Saat 6.30'du ve hava daha karanlıktı. Hiç de yataktan çıkılası değildi doğrusu, ben de 45 dakika sonraya kurup saatimi, vapurla karşıya geçmeyi göze alarak kafamı tekrar yastığa gömdüm.

İyi ki de öyle yapmışım. 7.15'te kalktım, giyindim ve çıktım. Nasıl güzel bir hava vardı dışarda, nasıl temiz bir hava. Çok hafif yağmur atıştırıyordu, ama şemsiye açmadım. Temiz havayı derin derin içime çektim. Dünkü o boğucu havadan sonra tatlı serin bir rüzgar esiyordu. Vapura bindim, kapıya yakın bir yerde ayakta durdum. Aynı tatlı serinlikte gaztemei okudum. Vapurdan inince minibüse kadar yürüdüm. Kendimi neden bu kadar neşeli hissettiğimi anlamadım doğrusu. Havanın tadını çıkardım. Ciğerlerimi doldurdum. Resmen güne çok keyifli başladım.
Sonra anladım bu bu neşenin sebebini, bu sabahtan itibaren İstanbul'u ziyaret eden Poyraz'dı....
Anladım ki, poyraz bana iyi geliyor...

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Poyraz


Farkında bile değilim, oldukça uzun süre olmuş yazmayalı. Geçen hafta işyerinde çok yoğun ve stresli idim. Evde de benzer ama çoook daha tatlı bir yorgunluk vardı. Bu nedenle blogum kafamdan uçtu gitti...
Evde yoğunduk çünkü bebek odasının altyapısını hazırlamakla meşgulduk. Sırf el kadar bir sıpacık gelecek diye 3 odayı 2 oda haline getirip, 3. odayı küçük beyimize bıraktık :))
Sonra da onun odasını boyadık...Şimdi babasının odasından artan tek bir dolabı saymazsak, bebeğimizin odası boş ve eşyaları bekliyor.
Dün Özlem, Özlem'in kardeşi Özge ve Kıvanç'la birlikte IKEA'ya gittik. Yine oldukça yorucu bir gün oldu. Ama kafamda alacaklarım ve almayacaklarım oldukça netleşti. Hatta oğlumuza 2 tane tekerlekli oyuncak kutusu bile aldık. Ha bu arada ilk oyuncağımız da Kıvanç amcasından geldi, sevimli, yumuşacık bir ayıcık.
IKEA'dan çıkıp Özge'yi Ankara'ya uğurladıktan sonra, Kızıltoprak'taki bir bebek mağazasına gittik. Ama o kadar yorulmuştuk ki, sadece bebek arabalarına doğru dürüst bakabildik. Amma da zor işmiş yahu, amma çok çeşit, amma çok özellik varmış. Başım döndü resmen. Ordan kaçarak uzaklaştıktan sonra Özü ve Kıvanç'ı iskeleye bıraktık ve eve döndük. 1 saat kadar salonda uumuşum. Ancak kendime geldim.

Bu uyku ve akşam yemek olmadığı için yaptığımız kahvaltımsı beslenme saatinde içtiğim 2 bardak çay nedeniyle gece uyku tutmadı tabi. Nasıl bir çarpıntı anlatamam. Saat 2.30 filandı uyuyabildiğimde. İnsanın bünyesi ne çabuk değişiyor. 2 bardak çok açık çay bile bana bunu yapıyorsa, ilk alkol aldığımda ne olacağım çok merak ediyorum.
Emzirmeyi bıraktıktan sonra ancak alkol alabileceğim düşünülürse, ki bu en azından 1,5 sene demektir; tek bardak biradan sonra naralar atmaya başlayabilirim ona göre :))

Cumartesi sabah Özü de aylık kontrolüne gitti. Sonrasında beni aradı. Kızımız tam 30 santim ve 770 gram olmuş yahu. Daha 6 ay bile doğmadı, maşallahı var güzel kızımın. Annesi de ona çok iyi bakıyor. Daha da büyüsün, etlensin, yağlansın ki doğar doğmaz mıncıkliiim ben onu :)))

Ha bu arada...
Çok daha güzel ya da benim hoşuma giden bir isim olmadığı takdirde, oğlumun adının Poyraz olmasını istiyorum. Poyraz, Boreas isminden türemiş ve mitolojide rüzgar tanrısı demekmiş. Batı dillerine Bora olarak geçmiş. Yunan mitolojisine göre kuzeydoğudan esen rüzgarı İstanbul boğazındaki mağarasında soğutup fırtınalara çeviren tanrıymış.
İnternette okuduğum bir başka yorum da bu ismi tercih etmemde etkili oldu;
"kuzeyden esen rüzgarlar insanları dinç tutar, beraberinde getirdiği güç yaşam koşulları (soğuk, rüzgar, kar, köye kurt inmesi vs...) karşısında insan iradesinin hep açık kalmasını sağlar, sevgili terketmesi, hedenin hödö olması gibi üzülmeye değmez durumlardan rahat kurtulmamıza, değdigi vücudumuzda oluşan ürperti ile yaşadıgımızı anlamamıza ve ondan keyif almamıza yardımcı olur. Kuzey rüzgarı altında çalışmaya başlayan insan işe iş demez, faideli verimli olur, kendisiyle gurur duyar, herşeyden önce birgün güzel günler göreceğine inanır, boşvermez. Kuzey rüzgari ayrıca kaz ördek gibi uçan mahlukatı da bölgeye getirerek ağız tadımıza da katkı yapar, süper olaydır poyraz rüzgarı, yazları İstanbul sıcağında nispeten rahat uyumamızı sağlar.

Tüm bunlar sonucunda Poyraz ismini koymaya karar verdim. Tabi babasının Fidel ısrarı nedeniyle, hiç istemesem de oğlumun 2 adı olacak.


Hoşgelsin Fidel Poyraz Koç, sefalar getirsin. En az abisi kadar iyi bir çocuk olsun, en az abisi kadar espirili, neşeli, sevgi dolu ve kendiyle barışık olsun. Yolu açık, şansı bol, bahtı açık olsun 2 oğluşumun da....

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Abimizden incilere devam...

Dün akşam sıpam ile yaptığım telefon konuşmasını aynen aktarıyorum

Ben- Teyzecim ilk sana söylemek istedim, galiba kardeşin bugün ilk tekemelerini attı.
Anı - Aaaaa gerçekten mi? Çok sevindim. İlk bana söylediğin için teşekkür ederim.
Peki suların da aktı mı?
Ben - (Hö?) Anlamadım teyzecim...????!!!
Anı - Yani suyun da aktı mı?
Ben - Yok teyzecim akmadı. Sen bunu nerden biliyorsun peki?
Anı - Annem anlattı, sadece karnın acıyınca değil, aynı zamanda suyun da akınca kardeşim doğacakmış.
Ben- Tabi tabi canım....

Dün okulda ilk kavgasını da etmiş. Daha çok erken değil mi? 6 yaşında daha yahu. Mustafa ona yumruk atmış, o da Mustafa'ya tekme atmış. Sonra da cetvelini kırıp çöpe atmış. Anlamadım ki, bu durum normal midir?

Akşam da annesine kızıyormuş, okula eşofmanla gönderdiği için. Annesi de "e oğlum beden eğitimi dersin olduğu günler, okula eşofmanla gitmenizi istediler" demiş. Bizimkinin cevabı şu; "ne beden eğitimi. Biz öyle bir ders filan yapmadık. Sadece son tenefüste kimseyi bahçeye çıkarmadılar, sadece bizim sınıf çıktı. Uzun uzun oynadık"

:)))) Şaşkınım benim yaaaaa....

Yoksa ilk pıt pıt mı?

Dün akşam saatlerinde işyerinde bilgisayara eğilmiş dikkatle bir işe bakıyordum. Birden karnımın sağ alt tarafında 3 kez minnacık bir pıt hissettim. İrkildim doğrusu, sonra arkama yaslandım ve beklemeye başladım. Hemen tekrar minnacık pıtır pıtırlar geldi. Gaz gibi ama tam da gaz gibi değil. Elimi koydum ve elimle de hissettim. Bilmiyorum bunlar oğlumun ilk tekmeleri miydi ama ihtimali bile çok güzeldi doğrusu. Özü de böyle baloncuk patlaması gibi hissedeceğimi söylemişti zaten. Sonra tekrarlamadı ama heyecanla bekliyorum...

Isınınca geri döndüm....


Ben bu bebeğe klasik müzik dinletme mevzusunu anlamadım. Yani belki de anlamak işime gelmedi. Hevesle sağdan soldan birkaç tane klasik müzik CD'si aldım "Mozart for Babies", "Build Youre Babies Brain"....vs. Büyük bir ciddiyet ve görev bilinci ile taktım ve dinlemeye başladım.
İlk CD'de bu güzel değilmiş diyerek 3. parçada, bir başka CD'ye geçtim. Bu CD'yi yemek yaparken pek duyamadığım için daha uzun süre dinledim ama bu sefer de taaa arka odadan Ogo geldi ve hamileliğin boyunca bunları mı dinlicez diye sordu. Bu CD'yi de çıkartıp bu sefer "Akıllı Bebekler Akademisi" isimli kitapla birlikte verilen CD'yi taktım. Bu diğerlerinden de beterdi ve başındaki 15 dakikalık ney taksimi beni depresyona soktu. Bu CD'ye ikinci bir şans bile vermeyeceğim.
En son okuduğum yazıda da vals dinletin diyordu. Ne bu ya, saraya asilzade mi yetiştiriyoruz. Şu anda Şebnem Ferah "Can Kırıkları" dinliyorum mesela. İçinde keman solosu bile var, o olmaz mı :)
Neticede bebeğe anne karnında klasik müzik dinletme konusunun ne kadar gerekli olduğunu araştırıyorum şimdi :)) Eğer çok iyi bişey olacağına kanaat getirirsem, kocaman kulaklıklar alıp karnıma dayayıp sadece bebeğe dinleteceğim, biz dayanamıyoruz çünkü.
Kabul ediyorum, bu bizim eksiğimiz. Anneannem "alışmadık götte don durmaz" derdi. Aynen öyle, alışmadık kulakta klasik müzik olmuyor işte.
Annemin ne bana, ne de kardeşime hamileyken klasik müzik dinlediğini ve dinletmediğini biliyorum. Ogo'nun annesi de dinletmemiştir eminim. E Anı'cım da anne karnında iken hiç müzik dinlemedi, çocuk motorsiklet gürültüsü ile büyüdü. Ama zeka konusunda hiçbir problemimiz yok valla.
Yok kardeşim, reddediyorum klasik müzik dinletmeyi. Şöyle caz, latin, rock filan dinletsek nasıl olur?
Var mı önerisi olan :))

Salı, Ekim 03, 2006

Bir masal...


Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ülkenin birinde bir kız yaşarmış. Bu kız bir dağı kucak bellemiş, yaşayıp gidermiş. Bu kızın çok elbisesi varmış. Güçlü kadın, güzel kadın, iyi anne, hayırlı evlat ve daha birçok giysisi. Kız bu elbiselerini çok önemser, birçoğunu hiç üzerinden çıkarmazmış.
Kız dağa “dağ” dermiş, dağ ona gülermiş. Kız ona “dağ” dedikçe, dağ daha çok gülermiş. Kız dağın gülmesine sevinirmiş. Dağ onu gölgesinde saklar, pınarlarından su verir, meyveleriyle beslermiş.
Kız dağa “dağ” demeye devam etmiş. Dağ kızı küçümsemiş. Kız üzülmüş ama gene de dağa “dağ” demeye devam etmiş. Dağ gittikçe daha acımasız gülüyormuş, kız da gittikçe daha çok üzülüyormuş. Kız dağa “dağ” demeye devam ettikçe, dağ da kızı üzmeye devam ediyormuş. Kız bu durumu hiç anlamamış. Çok üzülmüş, daha çok üzülmüş...
"Ama..." demiş kız, dağ gülmeye devam etmiş, "lütfen..." demiş kız, dağ onu duymamış bile.
Güneş doğuyormuş, güneş batıyormuş... Kızın canı çok acıyormuş. Kızın derisi kurumuş, dağın estirdiği sert rüzgarlardan. Gözlerini açamıyormuş, etrafında dönen kum ve topraktan. Dudakları çatlamış, konuşamaz olmuş dağın soğuğundan.
Kız yükseklerden eteklere inmeye başlamış. İndikçe inmiş, inerken ağlamış. Yürümüş, yürümüş... O kadar uzaklaşmış ki, dağın sesi artık gelmiyormuş. Yürüdükçe daha çok üşümüş. Dolaptaki en kalın elbisesini giymeye karar vermiş. Çoktandır giymiyormuş. Çok ağırmış bu elbise, zırh gibi. Soğuğu geçirmez ama taşıması çok zor. Kız o kadar üşümüş ki, dayanamamış ve elbiseyi giymiş. Artık en azından içi titremiyormuş. Bu elbisenin adı: “yalnız kadın”mış.

Cuma, Eylül 29, 2006

Oynayamam, yerim dar...


















Pazartesi akşamı cinsiyetini öğrendiğimizde çekilen ultrason görüntülerini detaylı inceleme şansım olmamıştı. Bizim küçük sıpa, "kardeşim erkek olacak" diye sevinç çığlıkları atarak ultrasonu eve götürüp, başucuna asmıştı. Dün akşam görüntüleri inceledim. Çok sıkışık gözüküyor benim oğlum yaaa, sanki içinde bulunduğu alan çok dar gibi geldi bana. Bu sabah internetten bazı ultrason görüntüleri indirdim. Hepsinin aynı olduğunu görünce rahatladım tabi. Rahatlamasam ne yapacaktım acaba? Plasenta nasıl büyütülür bilen var mı? :))

Yukardaki ilk resim bir sezeryanla doğum anı. Çok etkileyici buldum ve paylaşmak istedim. İkinci resim ise 16 haftalık yani oğlum kadar bir bebişe ait.

Tüm bunların dışında pek de keyfim yok açıkçası, nedenini detaylı yazmayacağım. Okuyanları ilgilendirmiyor nasıl olsa, gereksiz can sıkmaya lüzum yok. İlgilendirenler de okumuyor zaten.
Hepinizi öpüyorum...

Çarşamba, Eylül 27, 2006

Oğlan annesi adayından sabah anketodları..

Bebeğimin cinsiyetini öğrenmeden önce neredeyse hiç de merak etmiyordum. Öğrensem ne olacak ki diyordum. Kız pembe, erkek mavi diyenlerden de değilim. Ama öyle değilmiş işte...
Birçok şey somutlandı kafamda, hayaller netleşti. Şu kadarını söyliiim, siz gerisini anlayın artık. Bu sabah gazetedeki bir haberi okurken, gözlerim yaşarmış vaziyette oğlumu askere göndermeme planları yapıyordum. Anı için de bu muhabbeti yaptığımız oldu ama şimdi çok erken değil mi. Hatta size bir sır, oğlumun babasıyla geçireceği erkek erkeğe zamanları neredeyse kıskanıyorum yahu :))

Neyse, psikopat annelik rolünden derhal sıyrılmam lazım. Gerçekten iyi bir anne olabilecek miyim Evren'cim? Sen öyle demişsin ama....

Bu sabahtan bahsederken minik bir anektod anlatayım size, ilk kez böylesi başıma geldi. Sabah 45 dakikacık daha fazla uyuyabilmek için, servisle değil de vapurla gitmeyi tercih ettim. Hem zaten kış da geliyor, daha kaç sabah vapur keyfi yapabilirim öyle değil mi? Neyse gazetemi aldım, vapura bindim. Alt kıç salonda kendime yer aramaya başladım. Burdan çıkmak daha hızlı oluyor da. Neyse, orta sırada normalde 2 kişilik dizayn edilmiş ama sabah 7.45 yoğunluğunda her zaman 3 kişinin oturduğu koltuklardan birini gözüme kestirdim ve oturan iki kişinin arasına geçtim. Gazetemi açtım ve okumaya başladım. Hemen sağımda oturan gencin gazteyi benimle okuduğunu farkettim ama onu sıkıştırmış olmamın karşılığı olarak bu durumdan rahatsız olmadım. Hem zaten başkasının gazetesinden çaktırmadan bişey okumaya çalışmak da eğlenceli bişeydir di mi? Gazetenin bir yerine geldiğimde, sayfayı çevirmek istediğimde yanımdaki kişi "durun çevirmeyin, okuyorum" dedi. Şaşkınlıkla ve gülerek yüzüne baktım. O da "lütfen..." der gibi baktı. Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Hiç böyle müdahele edeni görmemiştim. Neyse okudu bitirdi ve ben sonra diğer sayfaya geçtim. Arkadaş biraz enteresan bir arkadaştı. Birkaç dakika sonra hapşırdım ve ortalığa görünür birşey saçılmamasına rağmen vapur arkadaşım (artık arkadaşım diyebilirim değil mi, bunca samimiyetten sonra :)) cebinden ütülü bez bir mendil (evet evet bez, kağıt mendil değil) çıkartarak kucağında özenle taşıdığı çantasını sildi. Yine gülmemek için kendimi zor tuttum tabi. Bu esnada vapur yanaşmaya başlamıştı, arkadaşım (!) yerinden kalktı ve kapıya doğru oluşmuş olan kuyruğun arkasına geçti. Ben de hemen peşinden kalktım, arkasına geçtim. Beni gördü. İnmek üzere hareketlendiğimizde, bu sefer gerçek olmayan ama şahane bir hapşırık patlattım sırtına doğru. Nasıl irkildiğini bilemezsiniz. Şimdi ceketini temizletmek için bir kuru temizlemeci aradığını düşünüp, eğleniyorum doğrusu :))

Salı, Eylül 26, 2006

Canım oğluma....


Bütün Çin Takvimi ve cinsiyet tahmin çizelgelerini, yüzük sallama, yeme alışkanlığı ile cinsiyet tahmini yöntemlerini atlatarak kendini gösterdin. Ben ne olsan seni çok severdim zaten. Hoş gel, sağlıkla, mutlulukla, açık yollarınla ve bol şansınla gel. Dünyada tüm bunlara çok ihtiyacın olacak.

Gösterdi. Hem de ne göstermek, ultrasonsonu karnıma değdirir değdirmez açtı sıpa bacaklarını. Tabiri caizse dal başak ortada :))
Abimiz de bizimleydi. "Yaşasın, erkek kardeşim olacak" diye ultrason resimlerini elinde bayrak gibi sallayarak koşturup durdu. Babam kız torun beklentisi ile hüzünlü, "ikinciye inşallah" diyip durdu. Annem de yanımda idi, o "eyvah, bir tane daha mı? Nasıl başedicem ben 2 tane kudurukla" diyip durdu. Annem benim çocukluğumu unutmuş herhalde, yaramazlıkta erkekleri cebimden çıkartırmışım. 12 yaşıma geldiğimde, 2 kol, 1 ayak kırığı, 2 kafa yarığı, vücutta sayısız yara izi ve defalarca kez sakatlanmış omurga(kayıktan sığ kuma çivileme atlamak, dönen merdivenin en dar yerinden inmeye çalışmak... gibi haşarılıklar sonucu oluşmuş omurga sıkışmaları) ile yaramaz çocuk rekoruna adaydım.
Kardeşim, "hayırlı olsun" derken, bir taraftan da kız olsaydı yeğenine sürmeyi planladığı rujları, ojeleri kenara kaldırmakla meşguldu sanırım.
Kıvanç ve Özü çiftine müjdeyi, "damat geliyor" diye verdik. Onlar da bana hemen kaynana muamelesi yapmaya başladılar :)) Yerim ben o gelini...
Devrim halamız, aileye bir erkek Koç daha katılmasından kaynaklı hayal kırıklığı ve kızgınlığını "ilgilenmem ben onunla" diyerek gösterdi.
Evren Teyze'miz, bir oğlan anası olarak, "Özlem ben bizim oğlumuz olacağını hiç tahmin edemezdim, hani bizim kızımız olacaktı" diye tepki verdi.
Ogomuz'dan bahsetmeme bile gerek yok, oturuşu bile değişti diyeyim. Gerisini siz anlayın artık...
16 haftamız doldu. Artık 150 gram olmuşuz. Ultrasonda tek kareye bile sığmıyor. Ben hamileliğin başından beri 3 kilo almışım. Doktorum çok iyi gittiğimi söyledi. Artık bundan sonraki ara durak 19 Ekim. Bu sefer Atıl Yüksel amcamıza gidip 2 düzey ultrason çektireceğiz. Tepemizden tırnağımıza detaylı olarak inceleneceğiz.

Aslına cinsiyeti bilmek büyük bir heyecanı sona erdiriyor. Artık sağlıklı bir şekilde bir an önce doğmasını istiyorum. Tüm isim önerilerinize açığım... İlk olarak aklımda Poyraz, Efe ve Doruk var ama daha güzel bir öneri geldiği takdirde hepsinden her an vazgeçebilirim.

Pazar, Eylül 24, 2006

Nihayet ben de aşerdim....


Evet evet, dün akşam annemlerde oturmuş televizyon seyrederken. Reklamda gördüm ve birden ağzımın suyu aktı. Kardeşim, "salaksın sen salak. Aşerdiğin şeye bak" diye söylene söylene bakkala gitti. Kocam ciddiye bile almadı. Anı da benimle birlikte aşermiş olacak ki, o da aynısından istedi. Neye mi aşerdim?

Rocco Elmalı Lolipop'a.... :)))

Nasıl yedim, nasıl yuttum bilemezsiniz... Gerçekten çok salakça ama napiiim...Millet kış ortasında karpuz ister, ben lolipop istedim. Bir arkadaşımın yorumu şu oldu; "" bundan daha tuhafı ekmeğe filan aşermen olurdu herhalde"

Olabilir napiiim... Ekmeğe de aşeriyorum aslında ama onu kimseye söylemeden gidip yiyorum. Ekmek olduğu için kimse anlamıyor. Hakan hariç :))
Hakan Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin kafesinde çalışan servis elemanı bir arkadaşım. Bugün mercimek çorbası istedim. Çorbayı, yanında hep istediğim gibi bol limonu getirdi. "E hani ekmek" diye posta koyunca çok şaşırdı, "2 senedir burdayım, 2 senedir ekmek yemiyorsun. Ne bileyim şimdi isteyeceğini" dedi. "Eeee, gak guk, çok acıktım" filan diyip geçiştirdim.

Hamilelik hali işte...

Yarın akşam 16. hafta sonu kontrolümüz var... Hem AFP ölçümü için kan alınacak, hem de gösterirse miniğim cinsiyetini öğreneceğiz. Dolayısı ile bu muayenenin talibi çok. Anı ve annem de gelecek. "Kusura bakmayın Arkun Bey, biz biraz böyleyiz işte" diyip geçiştirmeyi planlıyorum. Son durumda kız ve erkek tahminleri neredeyse eşit. Şansı bol, yolu açık olsun, sağlığı yerinde olsun da, ne olursa başımın üstünde yeri var...

Hepinizi kucaklıyorum...

Not: Adet olduğu üzere yazıma resim aramak için Google'da "lolipop" yazınca neler buldum, neler :)) Bulduklarımı koyamayacağım için temsili bir lolipop resmi koyuyorum.

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Pazartesi göster e mi böceğim, annen sana terlik, pabuç alacak...

Haftaya pazartesi doktor kontrolümüz var. Artık cinsiyet tahmini yapılabilir haftaya ulaşmış, 16. haftamızı o gün doldurmuş olacağız.
Tabi gösterirse küçük yaramaz. Aslında yaramaz derken haksızlık etmiim. 3,5 ay oldu, hiçbir sıkıntı vermedi bana.
Pazartesi akşamı giderken abimizi de alacağız. Abisi "belki bana gösterir" dedi de. Ultrasonu görünce onun da tepkisinin ne olacağını çok merak ediyorum doğrusu. Pazartesi akşamı, ya da en geç Salı günü size kontrol sonuçlarını yazarım. Hamileliğimin ilk başlarında gelen yoğun "erkek olacak" tahminleri, son zamanlarda "kesin kız olacak" tahminlerine bıraktı.
Bu arada abimizden bahsederken okul maceralarımızı da atlamaylım. Artık resmen ilkokul 1. sınıf öğrencisi benim altınbaşağım....
Şu sıralar davranış biçimlerimiz epeyce sallantılı. Okul dışında okulla ilgili olarak çok umarsız görünüyor. Henüz bir ödev ya da istek bilgisiyle gelmedi eve. Daha mevzuyu kavrayamadı sanırım. Ya da fazlasıyla kavradı ve şimdiden ayak diriyor :)) Derslerde nasıl diye sormak için de henüz çok erken diye düşünüyorum. Zamanla keyif alacaktır diye düşünüyorum. Biraz sabırsız bir çocuk. Hemen okuyor olsun, hemen yazıyor olsun istiyor. Deftere çizdikleri dalgaları son derece anlamsız ve sıkıcı buluyor ve bu dalgaların üzerine gemi çizmeyi tercih ediyor.
Bence de çok doğru bir davranış biçimi, dalganın üstünde gemi olur tabi. Okulun çocuğumun hayal gücünü köreltmesinden çok korkuyorum doğrusu.

Neyse okul maceralarımız çeşitlendikçe yazarım. Eğlenceli olacağa benziyor. Bu arada büyüdük ya (!), artık cimnastiğe değil basketbola gitmek istediğini söyledi. Uygun bir basketbol okuluna göndereceğiz sanırım.

Neyse işte bende durum budur, bir numara yok. Sadece daha fazla nefes nefese kalıyorum. Bu da artan kan hacmi (%50 artıyormuş) ve oksijen ihtiyacı imiş. Mümkün olduğunca açık havaya çıkmaya çalışıyorum. Bunun dışında uyku konusunda sıkıntı yaşıyorum. Geceleri pek huzurlu uyuyamıyorum. Sebebini tam bilemiyorum ama sık sık uyanıyorum ve (sürekli horlayabilen bir kocası olanlar beni anlar) tekrar uykuya dalmakta sıkıntı yaşıyorum. Bu da gündüz uykumun gelmesine sebep oluyor doğal olarak.

Bu seferlik bu kadar, hepinizi seviyorum.

Cuma, Eylül 15, 2006

depresifim....


Valla bugün depresyondayım. Niye diye de sormayın. İster hamilelik gel-gitleri deyin... İster başka bişey. Depresifim işte. Var mı bi diyeceğiniz? Canım hiçbişey yapmak istemiyor, hiçbir yere de gitmek istemiyor. "Gönül yorgunluğu" imiş bunun adı...
Geçer herhalde!

Sizin keyfinizi kaçırmiim bari, eğlenceli bir anektod aktarayım. Biri 6 (ANI), diğeri 6,5 (komşumuzun oğlu, Anı'nın okul arkadaşı) yaşında iki çocuk evde oynuyorlar. Anı arkadaşında bir oyuncak veriyor.

Arkadaş - A aaaa ne güzel oyuncakmış...
Anı - Ama öyle yapma kırılır, kırılırsa senden parasını alırım (Eşek sıpası biz sana böyle mi yapıyoruz)
Arkadaş - Alırsan al, benim babam çok zengin. Öder....
Anı - Ağlarım da ama, gözyaşımın parasını da ödeyebilecek misin?
Arkadaş - (Donar ve kalır)

Yani bunlar çok mu zeki, çok mu artist ben anlamadım. Kuşak farkı diye buna deniyor olsa gerek. Herkese sevgiler...

Pazartesi, Eylül 11, 2006

Bırakın don biçmeyi, neredeyse çeyiz düzeceğiz :)

Herkese iyi haftalaaaarrr...
İstanbul'a bugün resmen sonbahar geldi. Hava 24 derece ama sabahtan yağan sağanak yağmur ben dahil birçok İstanbullu'yu avladı. Günün hamile tavsiyesi;
"Kapalı ayakkabı giymeden, şemsiye veya yağmurluk almadan sokağa çıkma"

Bir önceki yazıma Derya bir yorum yazmış. İkili test sonucuma göre cinsiyet tahmini yaptığım için bana deli muamelesi yapmış. Ben zaten bunun bilimsel olduğunu iddia etmiyordum ki. Yani yüzükle tahmin, karnın tipine bakarak tahmin, ya da "ye tatlıyı doğur atlıyı, ye ekşiyi doğur Ayşe'yi" tahminleri ne kadar geçerliyse bu da o kadar geçerlidir. Ben de bu yönteme göre atıyorum işte.

Ve sonuçlar geldi, beta hCG değerim 90,57. Bu durumda benim teorime göre bebeğin kız olması gerekiyor. Bekleyip göreceğiz.

"Doğmamış çocuğa don biçilmez" derler ama, benim kirli çıkı annemle, teyze olma heveslisi kardeşim, Anı'dan kalan giysileri, eşyaları filan çıkarıp ayırmışlar. Yani benimkini bırakın, bununla beraber 5 çocuk daha büyür. Zıbından, tulumlara, emzik askısından, diş kaşıyıcılara kadar hemen hemen ne ararsanız var. Battaniye, nevresim takımları, yastık, yorgan, ana kucağı, kanguru, bebek telsizi, biberon ısıtıcı... Yani kısaca 4 koca torba ve bir koca hurç dolusu eşya. Hepsini almaya kalksam dünyanın parası eder eminim. Annecim sana minnetarım. Ve "aman anne, ne tutuyorsun bunları evde. Ver birine de hayrını görsün" diyen beni dinlemediğin için de sana çok teşekkür ederim.

Perşembe, Eylül 07, 2006

İkili test sonucunuz...

"MERHABA OZLEM ERGUZ KOC. IKILI TEST (DOWN SENDROMU TARAMA TESTI) SONUCUNUZ NORMAL CIKMISTIR"

Teknolojik doktorumuzun kliniğinden dün böyle bir mesaj geldi. Bu durumu çok soğuk buldum derken, akşam da doktorum aradı. "Özlem'cim ikili test sonuçların gayet iyi çıkmış. Merak edilecek hiçbirşey yok. İçin rahat olsun" dedi. İçim rahatladı :))

Henüz sayısal sonuçlarını alamadım ama bu hamilelikte en önemli sınav olarak görülüyor. Sonuçların iyi çıkmasına çok sevindim tabi. Sayısal sonuçları alıp ne yapacaksın diye sormayın, bilimsel olmayan bir çalışma neticesinde bu tahlillerin sonuçlarından birinin cinsiyet tahmini yaparken kullanılabileceğini öğrendim. Bu haftalarda yapılan beta hCG testinin sonucu 50'nin altında ise bebek erkek, 50'nin üzerinde ise bebek kız oluyormuş. Doğruluk oranı %70, yani kafadan atmaktan biraz daha yüksek :)) Mesela bu test Özü'de tutmadı, kızımız yolda ama değer 23 filan çıkmış. Şimdi test sonucunu alınca bahislere ben de katılacağım. Bu arada tahminlerde çoğunluk erkek diyor. Anı ultrason resimlerini görünce, " aaa bu resmen kız" dedi. Bakalım kim doğru tahmin edecek!!!

Salı, Eylül 05, 2006

Kalleşlik bu arkadaşım, sakın boyun eğme


Aslında bu yazıyı dün yazacaktım ama sabah 8'de oturduğum sandalyemden kalkabildiğimde saat 17 idi. Kara pazartesi resmen.
Neyse dün onca iş yoğunluğu ve sinir bozucu müşteri muhabbeti arasında beni en çok üzen, hamiş arkadaşım Özü'den gelen bir mail oldu. Kendisi Türkiye'nin en köklü (!) finans kuruluşlarından birinde çalışıyor ve bulunduğu konuma gelebilmek için nasıl aylarca geceleri ders çalıştığını ben biliyorum. Hamile olduğunu öğrendiği günden beri de bu durumu işine yansıtmamak için nasıl bir iyi niyetli çaba içinde olduğunu da görüyorum. Ama kimse aynı iyi niyeti göstermiyor anlaşılan ki, cumartesileri bile müşteri ziyaretleri icat ediyorlar. Tam buna kızarken, cuma günü yaptığı performans görüşmesinde kendisine söylenenler üstüne tuz biber ekti. Mailin bu kısmını aynen aktarıyorum "Cuma günü performans değerlendirmem vardı. Performans ödeneği alamadığım gibi, neredeyse çocuğu aldır diyecekler sandım. Hamile kalırken işi hiç düşünmemişim. 6 ay daha geç hamile kalabilirmişim, kendimi çok salmışım, bakımsız dolaşıyormuşum, yerimden hiç kalkmıyormuşum vs..."
Birincisi bunlar hamile bir kadına söylenir mi?
İkincisi söylemek zorundaysan bile böyle mi söylenir?
Cumartesi bile çalışan birine nasıl yerinden kalkmıyorsun dersin yaaa. Üstelik de bunu söyleyen kadın bir yönetici. 6 ay sonra ne değişecek peki, o zaman işler azalacak mı? Yoksa 2 - 3 kişilik iş yapan arkadaşımın yükünü hafifletmek için yanına birilerini mi almayı düşünüyordunuz? Güldürmeyin lütfen. Hiçbir iyi niyet gösteremiyorsanız bile, iş yasasının hamilelerin çalıştırılmasıyla ilgili kısmını okuyun en azından. Ha sahi, iş yasası diye birşeyden haberiniz var en azından değil mi?
Üzülme sen canım arkadaşım. Sabret! Seni bezdirmeye çalışıyorlar. Kimse senin aynı yoğunlukta çalışmanı isteyemez. Elinden ne kadarı geliyorsa, o kadarını yap. Sadece kendini ve bebeğini düşün. İşten çıkıp eve gelmen saat 8'i buluyorsa, ertesi gün yorgun olman senin suçun olamaz. Bu çalışma düzeni senin kabahatin değil. Eğer bakımsız derken saçını boyatamadığın için dipten görünmeye başlayan yıldızlardan bahsediyorlarsa, bunun adi hasettir. Bunun adı gözkamaşmasıdır. Bu hainliğe pabuç bırakma, bırak insanlar kendi kendilerini yesinler. Hayat zaten aynı olmayacak, daha da fazla zorlaştırmalarına izin verme. Yalnız değilsin unutma! Seni seviyorum...

Hamişlere 2 yemek tarifi... Hamiş olmayanlar da yiyebilir :)

Hem hamile, hem kolestrol tehlikesi olan, hem de insülin direncinden muzdarip biriyseniz eğer yemek yemek oldukça sıkıntı verici olabilir. İş yerindeki yağlı ve patates yoğun yemekleri yiyemeyip akşam kendi yapacağınız salatanın veya yemeklerin hayalini kuruyorsanız eğer, işte size 2 güzel tarif. Sevgili beyler, sizler de kolaylıkla bu yemekleri yapıp sevgilinize hoş bir süpriz yapabilirsiniz.
işte ilk tarifim, Fırında Mücver.
Bir kaba yarımşar demet dereotu, nane ve taze soğan ince ince kıyılır. 3 adet orta boy kabak kabukları kazınıp yıkandıktan sonra iri bir rende ile rendelenir ve suyu sıkıldıktan sonra yeşilliklere eklenir. 100 gr beyaz peynir rendelendikten, 3 adet yumurta da çırpıldıktan sonra karışıma dahil olur. Peynir tuzsuz değilse, ek tuz koymaya gerek yok. Karabiber ve 1 çay bardağı zeytinyağından sonra tepeleme 2 yemek kaşığı un da karışıma eklenerek iyice karıştırılır. Bu esnada suyunu salmasından endişe etmeyin, fırında hepsini çekecek :) Tüm bu karışımı bir borcama (ben 25x25 kare borcam kullandım) döktükten sonra üzerini alüminyum folyo veya yağlı pişirme kağıdı ile örtün. 200 derecedeki fırında 20 dakika üstü kapalı, 10 dakika kadar da üstü açık pişirin. Pişme süresi her fırına göre değişebileceğinden fırındaki mücveri sık sık kontrol etmenizde fayda var.
Artık mücverinizi ister soğuk, ister sıcak, ister yoğurtlu, ister sade yiyebilirsiniz...

Ve ikinci tarifim, Fırında Levrek.
Balık sezonunun açılmasıyla şenlenen balıkçı tezgahlarından istediğiniz sayı ve boyda levrek alın. Aynı tarifle lüfer, palamut, çipura, uskumru ve somon da yaptım. Hepsi nefis oldu.
Balıkları iyice temizlenir, özellikle pulları titizlikle gövdeden ayrılmalıdır ki, en sonda oluşacak nefis ekmek bandırma suyu içine karışan balık pulları nedeniyle heba olmasın. Balıklar zeytinyağına bulanarak 1-2 saat buzdolabında bekletilir. Bu aşamada yemeğin servis edileceği kişi sayısına göre fırın poşeti hazırlayın. Herbir poşeti yatay olarak kullanın ve tabanına halka halka dilimlenmiş soğanları, küp küp doğranmış domatesi, üzerlerine de tane karabiberi koyun. Buzdolabında marine edilmiş balıkları çıkarıp karınlarındaki yarıklara 1'er adet defne yaprağı saklayın. Dilediğiniz miktar sarımsağı tuzla dövün, mümkünse kıyılmış fesleğenle, yoksa ince kıyılmış maydonozla karıştırıp üzzerine zeytinyağı ekleyin ve bu karışımı balıkların üzerine sürün. Süslenmiş balıklarınızı fırın poşetindeki malzemenin üzerine yatırın ve üzerlerine halka halka doğranmış limonları dizin. Poşetlerin ağzını sıkıca kapatın ve poşeti 2-3 yerinden iğne ile delin. Poşetleri dikkatlice fırın tepsinize ya da borcamınıza yerleştirin. 200 derecede 40-50 dakika pişirin. Servis ederken ister poşetleriyle tabaklarına koyun, ister poşetsiz. Bu arada kalabalık misafiriniz varsa poşetlere patates, biber ve mantar da koyabilirsiniz. Son derece lezzetli ve doyurucu olan bu yemeği mutlaka yanında ekmekle servis edin. Çünkü poşette oluşan balık suyu asla ziyan edilmemesi gereken bir lezzet :)

Herkese afiyet olsun...

Mobilya alışverişini erkenden yapın, en azından erken karar verin

Geçen cumartesi sabahı evde miskinlik yaparken, birden IKEA'nın 2007 kataloğunu internetten indirirken bulduk kendimizi. Ve sonra da benim ısrarlarıma dayanamayarak yollarda...
Saat 13.00 gibiydi IKEA'ya girdiğimizde. Abimize ranza, abimize çalışma masası, çocuk odasına gardrop, bebek yatağı, yastık, nevresim, Özü'nün isteği üzerine beyaz bebek mobilyası alternatifleri, puf, lamba, Ogo'muza çalışma masası.....vs derken açlıktan öldüğümü farkedip IKEA'nın meşhur İsveç köftelerini tabağımıza doldurduk. Yukarda saydıklarıma sadece baktım, merak etmeyin. Ne demiş büyüklerimiz ? "Doğmamış çocuğa don biçilmez" Şimdiden almadım tabi. Ama şu anda artık ne alacağımızı biliyoruz. Ikea'dan çıktığımızda saat 16.00 civarıydı ve çok yorulmuştuk. Ama bu sene okula başlayacak abimize çalışma masası bulamadığımız için bir de Praktiker'e bakalım dedik. Ikea'nın burnunun dibindeki Praktiker, Ikea'dan 2 kat pahalı ve 2 kat kötü. Kaçarak uzaklaşırken, uzun zamandır balık yemediğimizi farkettik ve Carrefour'dan balık alıp öyle gidelim dedik. Carrefour'a girip balık alıp çıkılmadığını geç hatırladık :)

1 saatlik alışveriş ve 10 kadar torba ile dönüş yoluna koyulduk. Arada eve gelmeden bir de Casa'ya uğradık. Salondaki eski koltukları atıp, yerine açılabilir yeni bir koltuk alacaktık ama şimdi daha önemli harcamalarımız olacağından vazgeçtik.


Neyse eve vardığımızda, ayaklarımızı havaya dikip yatmaktan başka birşey yapamadık. O kadar yorulmuştuk ki, binbir hevesle aldığımız balıkları yıkayıp buzluğa atabildik ancak. Erkenden de uyuduk.

Benim tavsiyem, alacağınız mobilyaya mümkün olduğunca erken karar verin. Sonra dolaşması daha zor olacaktır eminim.

Öpüyorum...

Cuma, Eylül 01, 2006

Abimizin incileri....

Bebek haberini aldığından beri çok heyecanlı olan abimiz saçtığı incilerle bizi kahkaya boğuyor doğrusu. İsterseniz en başından itibaren en çok akılda kalanları yazayım.

Bebek haberini aldıktan sonra ilk görüşmemiz ve yazlıkta balkonda ailece oturuyoruz. Bizim küçük sıpa başka şeylerle ilgileniyorken birden ilk incisini attı;
- Teyze bebeği sokarken çok acıdı mı?
- (gurk) (sessizce) yok acımadı oğlum... (bir yandan da aslında ne sormak istemiş olabileceğini düşünüyorum)
Durmadı sıpa, ikinci inciyi patlattı
- yatarak mı soktunuz?
(tüm aile kahkahayı patlattı tabi)
Meğerse benim kuzum bebeği oraya doktorun koyduğunu sanıyormuş da, yani en azından bize öyle dedi.

Arada bir arayıp soruyor;
- Ben onunla yatabilecek miyim?
- Arabasını itebilecek miyim?
- Kucağıma alabilir miyim?
- Sütünden ben de içebilir miyim?
- Benim defterimi karalar mı?
- Oyuncaklarımla oynayacak mı?
- Ben onun oyuncaklarıyla oynayabilir miyim?
- Ona ne oyuncaklar alacaksınız? :)))))

Geçen gün annem balkonda iken seslenmiş;
- Ananeee, yıldız kayıyor mu?
- Yok oğlum, kaymıyor
- Tamam kayarsa haber ver, dilek tutucam
- Ne dileği tutacaksın bakiiim
- Kardeşim erkek olursa, pipisi benimkinden büyük olmasın diye dilek tutucam
:))) Ne büyük derdi varmış benim balböceğimin meğer...

Dün akşam doktordan çıkınca annemi aradım, telefonu annemin elinden aldı;
- Teyze kız mı, erkek mi?
- Bilmiyorum oğlum daha belli değil. 1 ay sonra gittiğimde belki belli olur.
- 1 ay kaç gün?
- 30 gün oğlum
- Hmmm, bir dahakine ben de geleyim belki bana gösterir
-Tamam oğlum beraber gideriz
- E bu arada eli ayağı düzgün mü bari?
(kocakarı yaaa)

6,5 santim ama kıpır kıpır yahu...


Dün doktorumuza gittik. Kıpraşık bebek önce yüzüstü yatıyordu, öyleyken ölçtü, ense kalınlığı 0,98 mm, boyu 6 cm çıktı. Sonra biraz daha baktık, kalp atışlarını filan dinledik. Hala dakikada 161 atıyor miniğimin kalbi... Birden hop dedi sırtüstü döndü. Çok komikti, tıpkı yerçekimsiz ortamdaki insanlar gibi. Kolları, bacakları sürekli oynuyordu. sırtüstü yatınca daha net görüntü verdi. Bu şekilde ölçülünce ense kalınlığı 1,28 mm, boyu da 6,48 cm oldu. Doktor amcamız herşey yolunda dedi. Elini ağzına filan götürüyordu. Burnunu bile seçebildim, çok heyecanlıydı. 24 günde aldığım 1 kilo ile beraber, hamilelik başından itibaren toplam 2,5 kilo almış oldum. Daha muayene olmadan doktoruma iştahsızlıktan şikayet ettiğimde çok şaşırdı, "kullandığın Elevit Prenatal iştah açar aslında" dedi. Sonra da güldü. "Tartıda görücez iştahsızlığını" dedi. Gerçekten de bu iştahsızlıkla (!) bile 1 kilo aldığıma göre, iştahım açılınca ne yapacağımı şimdiden düşünmeye başladım :))
Vitaminime eklenen demir hapından başka almam veya yapmam gereken birşey yokmuş. beta-hCG ve PAPP-A değerlerimin ölçülmesi için kan verdim, haftaya salı gibi onun sonuçlarını da alınca ikili testimizin kesin sonucu çıkmış olacak. 25 Eylül gibi tekrar gideceğiz. O zaman da benim kanımdaki AFP (Alfa Feta Protein) oranı incelenecek. Bu da nöral tüp defekti (?) riskini belirliyomuş. Neyse standart testlerden biri anlayacağınız.
Aslında dün çektirdiğimiz güzel ultrason fotoğraflarından birini buraya koymak isterdim ama işyerindeki yazılımla çözünürlüğü ayarlayamıyorum. Neredeyse hiçbirşey görünmüyor. Bu nedenle siz yine temsili bir resimle idare edeceksiniz. İlk resim dün akşamki görüntülerden birine gerçekten çok benziyor. İkincisi temsili bir görüntü. Üçüncüsü ise bebeğin boyutu hakkında size fikir verebilir.
Dün gece hamileliğimin başından beri 3. kez doğum yaptığımı gördüm rüyamda. Sanırım hep doktor kontrollerimizden sonraya denk geliyor bu rüyalar. Bilmiyorum Ogo'ya mı inat, yoksa başka bir sebebi mi var. Ama her üçünde de kız bebek gördüm. İş yerindeki arkadaşlarım ağırlıklı erkek diyorlar. Siz ne tahmin ediyorsunuz arkadaşlar?
Herkese sevgiler...

Perşembe, Ağustos 31, 2006

İkili test zamanı

Bu akşam ikili test için doktor amcamızı ziyarete gideceğiz. 12 hafta + 3 gün yaşındayız. Bebişin ense pilisi kalınlığını ultrasonla ölçüp, benim kanımdaki beta-hCG ve PAPP-A değerlerine bakıp, ortak bir sonuç çıkaracaklar. Ense pilisi kalınlığı fazla olmamalı. beta-hCG değeri yeterince azalmış, PAPP-A değeri de yeterince artmış olmalıymış. Aksi takdirde Down Sendromu ihtimali yükseliyormuş, ki bu da başka testlerle tanı koymayı gerektiriyormuş...
Hadi bebeğim göster kendini, aslanlar gibi çıkalım bu testten...
Siz de bize şans dileyin bakiiim.....

Salı, Ağustos 29, 2006

Bana komik dediler

Hafta sonu aldığım hamile bluzlarından bir tanesi ile hamile pantolonumu giymiştim dün ilk kez. Herkes bana ya şişko, ya da komik olmuşsun dedi. Evet komik oldum ama napiiim, büyüyoruz biz herhalde. 75 yaşındaki komşumuz "yanlış hesaplamışsın sen, 4 aylıksın" diye iddia etti, arkamdan belli oluyormuş. Nasıl oluyorsa?
Bundan sonra yandaki resmi bir tişörte bastırıp öyle dolaşıcam, o zaman da ben eğlenirim artık..
Neyse ben komik olmaya katlanıp, işin eğlencesine bakacağım artık yapacak birşey yok. Burçak Teyze'mizin cd koleksiyonunda birkaç tane yürütebilirsek, daha da eğleneceğim kesin.

Şu sıralar hamilelik ve anne-babalığın birer sektör halini almasına kafayı takmış durumdayım.
İnsanların en hassas, zaaflarının en kuvvetli oldukları dönemler ya bunlar. Kim ne koparabiliyorsa kar sayıyor. İşte size örnekler;

- Karnım kaşınıyor...
- Aaaa, falanca markanın kremi, filanca markanın losyonu süper.
- E ama onların 200 ml'si 70 ytl
- (Burun kıvrılır) Badem yağı kullan o zaman, ama aynı işi görür mü bilmiyorum...

- Kızım şimdi senin yoga yapman lazım, falanca yerde kurs var. 6 haftası 500 milyon. Bebeğin ve senin ruh sağlığı için çok önemli. Ayrıca doğumu da kolaylaştırıyo...
- Ay şimdi anladım hepimizin neden ruh hastası olduğunu, annemiz yogaya gitmemiş tabi
(arkadaş küser...)

Bu zevzek bir müdürle yapılan konuşmadır...
- Hamilelikte bol bol ceviz ye, baby mozart dinlet, bilmem ne oku, yoga filan yap... Çocuğun indigo veya kristal çocuk olsun...
- (ağlamaklı bir şekilde) Tabi .... Bey!!!!
(benim çocuğum koşan, oynayan, yeri gelince yaramazlık yapan, duvarları boyayan, ağaca çıkan, bisikletten düşen, kumdan kale yapan, sonra onu bozan normal bir çocuk olsun yaaaa)

Pantolonum sıkmaya başladı, bir pantolon alayım diye düşünürken bir dükkana girdim...
- Bu pantolon neden 175 milyon? (Dümdüz beli lastikli, siyah kumaş pantolon)
- %40 indirim var hanfendiii
- E 100 milyon da çok ama
- hamile kıyafetleri böyle hanfendiiiii
- Peki bu el kadar penye çocuk şortu ne kadar acaba?
- 148 YTL (bu sefer "hanfendi" yok)
- E %40 indirim vardır ama di mi? (Sinirler bozulmuştur, kahkaha koyverilir)

Başka bir dükkan
- Bu pantolon ne kadar?
- Tek çekim 40 YTL
- Süper hemen alıyorum
- Size don, sütyen, bluz, çorap.... bilumum şey de lazım (uzun bir nutuk çekilir, örnekler verilir, kafa karıştırılır)
- Yok şimdi almicam
- Siz bilirsiniz, sezon bitmek üzere valla
- Ya hamileliğin de sezonu mu oluyor...

Bir başka dükkan daha
- Sizde hamile külodu var mı? (bu da ne demeyin, önceki dükkanda kadın kafamızda soru işaretleri oluşturdu herhalde... Ama tek don 15 ytl idi alamadık, ucuz dükkana gittik)
- Yok hanfendi ama babaanne donu var, onların beli yüksek.
(sen giy o babaanne donunu, gıcık tezgahtar)

Son dükkan
- Bu hamile bluzlarının penye olmayanı yok mu, bunların penyesi çok kötü ama fiyatları çok yüksek...
- Kötü ama zaten en fazla 2 ay giyebiliyorsunuz (ukalaya bak)
- Nerden biliyorsunuz belki ben seri halde doğurucam. Hem başka bir hamile arkadaşıma vermek isteyemez miyim doğumdan sonra?
- Ay mantar olur öyle elden ele
-Höynkkk????

Tüm hamilelere sabır ve selamet diliyorum :)))

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Söz ver bakiiim...


Bak annecim, bugün artık tam 12 haftalık kocaman bir fetüs oldun. Kocaman dediğime bakma, tam boyunu posunu bilmiyorum ama boyundan büyük işler yaptığın için kocaman denmeyi hakediyorsun. Senin yarattığın hormonal değişimler sebebiyle 3 gündür başım ağrıyor. Sırf sana zarar gelmesin diye ilaç almadım. Ama sen de söz ver bakiiim, doğduktan sonra beni uykusuz bırakmayacaksın :))

Hayat böyle bişey, şimdiden öğrensin değil mi?

Yukarda da dediğim gibi bugün tam 12 haftalık olduk. Perşembe doktorumuzu ziyaret edince yeni boyumuzu, posumuzu öğreneceğiz. Bu seferki kontrolümüzün bir amacı daha var; "İkili test". Ultrasonla ense pilisi kalınlığı ölçülecek ve benim kanımla yapılacak bazı analiz sonuçlarıyla karşılaştırılıp Down Sendromu riski belirlenecek. Herşeyin iyi sonuçlanmasını diliyorum elbette, bize şans dileyin...

Artık inat etmeyi bırakıp Özü'nün de desteği ile kendime bir hamile pantolonu ve 2 tane de hamile bluzu aldım. Oh be ne rahatmış. Göbeklere özgürlük!

Salı, Ağustos 22, 2006

BANA FETUS DEYİN!


Artık 11. haftamı doldurdum ve embriyo değilim, bir fetus oldum. Tüm organlarım yerli yerinde ve çalışıyor, tırnaklarım bile çıktı. Böbreklerim çalıştığı için çişimi yapıyorum ve içinde yüzdüğüm sıvı arttığı için annem giysilerine sığamıyor. Kemiklerim yavaş yavaş sertleşmeye başladığı için artık daha rahat hareket ediyorum. Hatta bazen takla bile atıyorum. Ama annem henüz benim hareketlerimi hissedemiyor. Bu arada kız mı, oğlan mı olacağım belli ama bir süre daha göstermicem. Azıcık merak edin :))

Annem sürekli "hava çok sıcak" diyor, 40 derece miymiş neymiş... Ben sıcağı seviyorum, burası da 36 derece. Nem oranı da %100 üstelik :)

Şimdi de hepinize öpücük yolluyorum ama tabi siz göremiyorsunuz...
Çıkınca hepinizi ıslak ıslak öperim artık...
Fetus Koç

Cuma, Ağustos 18, 2006

silindirik insan formu :(


Kalan son 2 pantolonum da beni terketmek üzere. Giderek bir silindire dönüştüğümü hissediyorum. Hızla silindirden amuda evrileceğimi de biliyorum.
Bu akşam yazlığa gidiyorum. Hava çok sıcak olduğundan annem elbise giy dedi. Ben de az büyük beden, şöyle göbeği bol bir elbise aradım öğlen. 42 beden bir elbise buldum, ama içine sığamadım :((( Yani biçim normal insan vücudu olmadığı için, 44 beden bile olsa olmayacaktı. Silindirlere elbise üretmiyorlar demek ki... Hani saçın kısayken uzatmaya karar verdiğinde saçma bir ara aşama olur ya, ben de şu anda benzer durumdayım. Hamile olduğum anlaşılmıyor ama bel ve karın bölgesinde yağ, gaz ve bebek karışımı oluşumlar kendini göstermeye başladı tabi... Yani şöyle adam gibi göbeğim çıksa gidip hamile kıyafetleri alıcam ama şimdi almaya kalksam "daha erken" diyecekler.
Of, puf demeyin arkadaşlar, tam da bu aşamada giyinmek çok can sıkıcı. Hala eski tişörtlerimi giymeye çalışıyorum ve silindir vücuda daracık oturan tişörtlerle ne kadar sevimli (!) göründüğümü tahmin edersiniz sanırım.
Neyse dün akşam kız anne-babasıyla buluştuk. Özü'yü görünce gözlerimize inanamadık. Tam 3 hafta önce görüştüğümüzde benim şimdiki halim gibi olan ve kot pantolonunu giyen güzel annem, koca göbekli bir hamile olmuş resmen. Hatta dik durunca ayakların göremiyormuş artık.
Yani ben de en geç 1 ay içinde öyle olacağımı farkedince panik ve heyecan karışımı şeyler hissettim. Özlem'le konuşurken bile gözlerimi karnından ayıramıyordum. Hayranlık duydum valla, çok şeker olmuş.
Bu arada "kız bebek annenin güzelliğini alır" lafı resmen uydurma. Nasıl yakışmış hamilelik, nasıl sevimli olmuş o hamile kıyafetleriyle bilemezsiniz.
Güldükçe güller açan çoook güzel bir hamile olmuşsun arkadaşım, valla bak. Dilimi ısırıyorum merak etme, nazar değmesin diye :))

Ben 2 gün sanal alemde olamayacağım, oğluşumla denize girip oynayacağım. Dönüşte yeni incilerini yazarım artık.
Herkes kendine çok iyi baksın tamam mı?
Öpüyoruuum...

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Post-modern beşik



Bebek nasıl olsa ilk 3 ay benim yanımda yatacak değil mi? E o zaman, bir grup tasarımcı tarafından tasarlanan yandaki beşiklerden birini yatak odasının tavanına ya da duvardan duvara assak nasıl olur. Hem gece mızırdandığında yataktan bile kalkmadan, hafif bir tepikle sallayabiliriz de :))

Tamam yazıyorum. Panik yok :)



Oooo, bakıyorum da bir hayli okuyucum varmış. Bir kısmı yorumlarıyla, bir kısmı doğrudan sözlü tacizleriyle verdiğim arayı protesto etti. Tamam yahu, yazıyorum işte. İlham gelmemişti napiiim.
Dün bütün öğleden sonra bebek ve çocuk mobilyalarını internetten araştırıp, Özü ile fikir alışverişinde bulunarak geçirdim. Asıl amacım, Anı'ya güzel bir oda almak, nasıl olsa bebek 3 sene kadar sadece bir döşeğe ihtiyaç duyacak. Kelebek mobilya'da çok kullanışlı oda takımları gördüm. Onlardan almayı planlıyorum. (Bakınız yanda) Bu resimdeki Anı için planladığım oda tabi ki, sıpaya bu konsepte uygun bir yatak alırız artık :)) (bakınız 2. resim)
Şimdilik hayalim, odayı lila rengine boyayıp, mobilyayı güneş sarısı ve limonata karışımı almak. Belki ilerleyen aylarda fikrim değişir, bilemiyorum.
İşin en zevkli kısmına Eylül gibi başlarız.
"Modoko ve Masko gezilecek, İKEA'ya bakılacak.... Beyler duydunuz mu?"
Bu arada bebekli her arkadaşımla karşılaşmamda, bu bebek arabasından memnun musun, hangi bezi kullanıyorsun...vs gibi sorular soruyorum. İlk ortak eğilim çıktı. "Çift yönlü kullanılabilen bebek arabası alın".
Bu arada İstanbul'da hava feci sıcak. Ya da buna sıcak denmez ise, boğucu, nemli filan da diyebiliriz. Sabah evden çıktım, taze hava beklentisi ve ihtiyacı ile. Ama nefes bile alamayacağım kadar yoğun bir hava çarptı yüreğime.
Hey hava tanrıları, yağmura ihtiyacımız var bizim....

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

Komplo teorisi

Biraz ara verdim değil mi? Hevesim kaçtı ya da sıkıldım sanmayın. Sadece yazınca herşeyin daha yavaş geçtiğini hissettiğim için biraz biriktirmeye karar vermiştim ama hiçbir şey birikmedi. Hala çoğu zaman hamile olduğumu unutuyorum:)

Son bir haftadır siyatik ağrılarım beni üzmeye başladı o kadar. Hamilelikle ilgisi var mı bilemiyorum. Bende daha önceden de vardı ama bu kadar sık olmazdı. Şimdi ise yeri, zamanı ve konumu belli olmaksızın, sol bacağımın üstünden belime elektrik çarpması gibi bir ağrı giriyor ve bacağıma saplanıyor. İşyeri için bel yastığı aldım, onun dışında da çok ayakta durmamaya ve yorulmamaya çalışıyorum.

Havaların sıcağından mıdır nedir, iştahım da hemen hiç yok. Sırf yemek zorunda olduğum için ve acıkmadan yiyorum resmen. Zaten ne yesem gaz yapıyor. Yani bana verdiği sıkıntı önemli değil de, ben bebeği sıkıştırmasından endişe ediyorum. Aramızda kalsın, kamuya açık yerlerde gaz çıkarmak (sessiz tabi) zorunda kalınca "bebek ittirdi" diye kendimi avutuyorum :))

Bugün itibariyle 10 hafta + 2 günlük olduk. Tahmini boyumuz 3-3,5 cm civarında, yani yaklaşık bir çilek kadar. Bir sonraki doktor kontrolümüze kadar kocamaaan olmayı hedefliyoruz :)

Hafta sonu, Anı abimizi görmeye gideceğiz ve bizi yine güldürecek.
-Teyzeee, bebeğimi ne zaman çıkartacaksın?
- Oğlum ona çıkartmak değil, doğurmak denir
- Peki. Yatarak mı çıkartacaksın?
- Yok oğlum ayakta çıkarcam..
.....

Komşumuzun 3 aylık bebeğini görünce verdiği tepkiler, doğum sonrası için bize sağlam bir fikir sunuyor :)))
- Bu çok salak yaaa, bana hiç bakmıyo
- Eline verdiğim oyuncağı niye tutmuyoo, ne güzel oyuncak (eline koca bir yeşil adam veriyor bu arada)
- Oturtsana şunu hep yatacak mı?
- Benim kardeşim böyle gelmesin, büyüsün de gelsin

Laf aramızda gerçekten de bebeklerin ilk 6 ayı pek bi şaşkın oluyo. Ogo'su bile ilk 6 ay pek ilgilenmeyeceğini söyledi şimdiden. Aksiyon yok, ses yok, hareket yok...
Ama biz anneler, daha doğrusu zorunlu inekler olarak, bebeklerimizi 6 ay sonra istedikleri kıvamda Ogo'larının ve abilerinin kucağına verebilmek için varmememizle emzireceğiz. Zaten biz kızlar küçükken de, tepki vermeyen, ses çıkarmayan ve hareketsiz bebeklerle saatlerce oynamaz mıydık?
???!!!!
Aman allahım, yoksa, yoksa bunların hepsi bir komplo mu? Yoksa büyükler kız çocuklarının eline bebek verip, doğumdan sonraki ilk 6 aylık döneme mi hazırlıyorlar onları? "Bak kızım, bu senin en önemli görevin, rolünü iyi ezberle"
Ama bu bir dayatma, kadınlara yüklenen zorunlu ve paylaşımsız bir misyon. Ben kızım olursa oyuncak bebek vermicem ya, kedi köpek beslesin. Bak sinirlendim şimdi.

Hamilelik insanı sinirli ve paranoyak da yapıyor muydu?
:))

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

Cici annesinin güzel kızı geliyoooo...


Yaşasııın, Özü ile Kıvanç'ın tam da istedikleri gibi bir kız bebişleri olacakmış. 17 haftalık, 15 santim boyunda, 150 gr ağırılığında olan bebişimiz, kız mı, oğlan mı olduğunu gösterirken yüzünü kapatmış. Utangaç kızım beniiim.
Gerçi kız - erkek benim için hiç farketmez, ama onlar adına çok sevindim. Herşeyden önce sağlıklı ve bahtı güzel bir insan olsun.
Bebeğim bak en yakın arkadaşın bir kız olacakmış, ona göre artık!!!:)))
Neyse şimdi sıra bizimkinde, sanırım 1,5 ay sonra biz de cinsiyetini öğrenebiliriz. Erkek olursa gelinimiz hazır, içim rahat :))
Pazartesi kalp atışlarını duyduğumuzdan beri babası arada bir karnıma kulağını yapıştırıp kalp atışlarını duymaya çalışıyor. Çok komik oluyor bu anne baba adayları yahu...
Sıcaklar bastırdığından beri bloga pek bişey yazamıyorum. Akşamları resmen baygın durumda oluyorum. Bir de siyatik tutunca iyice fena oluyorum. Akşam salondan tuvalete gidemeyince bayaa korktum ama şimdi daha iyiyim. Saatlerdir yatıyorum.
Bebek de, ben de yata yata büyüyoruz :)
Herkese ama özellikle Özü ve Kıvanç'a kocaman sevgileeerrr..

Salı, Ağustos 08, 2006

İnanılmaz birşey...



İçimde dakikada 178 kere atan ikinci bir kalp var. Gözümle gördüm, sesini duydum. Dehşet birşeydi, kalbim dışarı fırlayacak sandım. Ama babamızın komik surat ifadesini ve "aaa orada bişey yanıp sönüyor" sorusunu duyunca heyecan yerini gülme krizine bıraktı.
Başından poposuna boyu 2,2 cm olan bir fasulyem var. Nasıl tarif edilir bilemiyorum ama kalp atışlarını duyduğum andan beri sanki karnımda pıt pıt hareketini hissediyorum. Tam 9 haftalık olmuşuz. Herşey yolunda dedi doktorumuz, umarım bundan sonra da herşey yolunda gider. Yalnızca aldığım kiloyu çok buldu, 25 günde 1,5 kilo almışım. Yaktın beni Saffet Teyze :)
Bir sonraki kontrolümüz 31 Ağustos'ta, şimdi de arada bazı kan ve idrar testlerimiz var. Bana ve fasulyeme bol şans dileyin bakiiim...
Yandaki resimler bu haftanın temsili ultrason resimleri, dünkü ultrason görüntüleri hala çok anlaşılır olmadığı için buraya koymuyorum.
Herkese kucak dolusu sevgiler....

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Ve İstanbul... Ve bu akşam...

Artık İstanbul'dayım, işin doğrusu bırakıp dönmekte zorlanmadığım bir tatil geçirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum :p
Adapte olmak pek zor olmadı, zaten haftalardır bu akşamı beklediğim için şimdilik sevinçliyim bile denebilir.
Bu akşam bebişimizin kalp atışlarını duymayı ümit ederek doktora gideceğimiz akşam. Kendimi hamile gibi hissetmem için neredeyse hiçbir sebep yok :)) Bulantı yok, kusma yok, yorgunluk yok... Sadece göğüslerimde acı vardı artık o da yok... E ben nasıl hamileyim yahu???
Neyse akşam doktorumuza soracağız herşeyi... Umarım herşey yolundadır.
Bana şans dileyin.
Not: Yazıma yorum yazan Corto, bu kalp sesini dinlenebilir hale getirip getiremeyeceğimi sormuş. Valla Corto'cum, hareketli ultrason görüntülerini CD'ye çekip veriyorlar ilerleyen aylarda ama, kalp atışını kaydediyorlar mı bilemiyorum. Doktoruma talebini özel olarak ileteceğim.

İzmir ve Kuşadası'nda bir nefes


Tatilin 3. ve son kısmında ise kayın aile ziyareti sebebiyle İzmir'de idik. İzmir dediysem içi değil, Ürkmez adında, sessiz ve yapılacak hiçbir aktvitesi olmayan bir sahil kasabası. Burada aile içi iletişimin gergin tellerine dokunmamaya çalışarak geçirdiğim birkaç günde bol bol yiyip yattım. Ve pek tabi ki, bir miktar semirdim. Doktorum bana çok kızacak.
İzmir'deki 2. günümüzde Seçkin ve Tuluğ'un Kuşadası'na geldiklerini öğrendim ve hemen kendimizi davet ettirdim :) Şaka bir yana uzun bir süredir bizi hep çağıran Saffet Teyze'nin hiç de yarımağızla davet etmediğini gidince anladım. O kadar muhteşem şeyler pişirmişti ki, sadece 2 kiloyu orada geçirdiğim 24 saatten az sürede aldığımı düşünüyorum.
Saffet Teyze, eline koluna sağlık ama sakın bir daha o tahinli yufkadan pişirme olur mu? Kendimi kaybediyorum ben onu görünce.
Neyse orada yaşıtlarımızla keyifli vakitler geçirdik doğrusu. Çağırana da, vesile olana da teşekkürler.
Kuşadası dönüşü 1 gece daha Ürkmez'de kalıp, pazar sabahtan uçakla gürültülü, tozlu, sıcak şehrimize geri döndük.
Bu kısma dair foto yok maalesef, çünkü Ogo fotoğraf makinesi çantasının fermuarını çekmeyi unutup makineyi taşa düşürdüğünden beri fotoğraf çekemiyoruz. Bu nedenle ben de konuya uygun olarak Kuşadası'nda yediğimiz muhteşem çipuranın temsili bir resmini koyuyorum.

Adatepe'deyken...


Avşa sonrası başbaşa birkaç gün geçirelim diye Adatepe'ye gittik. Ama doğrusu bu kadar da başbaşa olacağımızı düşünmemiştik. İlk bir saat insana müthiş bir huzur veren dinginlik, sessizlik, ilerleyen saatlerde benim gibi şehir insanları için bir eziyete dönüşebiliyor.
Adatepe, Çanakkale Küçükkuyu'ya bağlı eski bir Rum köyü. Büyük bir kısmı restore edilmiş taş evleri, daracık sokakları, zeytin ve zeytinyağı satılan tezgahları, köy kahvesi ile gerçekten çok hoş bir atmosferi olan bu köy, gece olunca ıssız ve karanlık sokakları, boş evleri (meğerse köyde yaşayan yokmuş, herkes sahile iniyor), böcek ve köpek sesleri ile bir korku filmi platosuna dönüşüyor. Kaldığımız yerin yeşil ve çiçekli bahçesinde birbirimize bakarak, hiç konuşmadan saatlerce dergi okuyarak ve genelde yatarak geçirdik 2 günü. 3 gecelik rezervasyon yapmış olmamıza rağmen dayanamayıp kaçtık erkenden. Son gün şelale dedikleri ama kalabalıktan şelaleyi göremediğim, gürültüden su sesini duyamadığım ve sırf üzerine plastik kilim desenli bir örtü attıkları için 10 YTL istedikleri bir kayanın üzerinde birkaç saat geçirdik. Buz gibi suya girmemin sakıncalı olacağını düşündüğümden, yanımızda soğuk birasını içen ve sıcakladıkça kendini suya atan babamızı iç çekerek izlemekle yetindim. Açıkçası Adatepe tüm fotografik güzelliğine rağmen, gitmek ve hatta hatırlamak bile istemeyeceğim bir yer oldu benim için.

Avşa'dayken...


Herkese merhabaaa...
tatil bitti ve ben gerçek hayatımın başına döndüm. Tatilimin ilk 3 günü canım oğluşumla geçti ve çok keyifliydi. Keşke onunla daha fazla kalsaydım, zira tatilin geri kalanından hemen hiç keyif almadım.
Ogo'su sarsıntılar içinde araba kullanırken kardeşine zarar gelmesin diye o minicik elleriyle karnımı tutması yok muydu... Arada bize çektiği yoklamalar; belki kardeşim benden daha tatlı olur, onu benden daha çok seversiniz diye sorması... Doğum günümde hediye edilen karikatür kitabının içindeki 2 tane muzır karikatürü bulup anlatmamı istemesi...
Teyzesinin aşkı o yaaa, sen olmasan ben ne yapardım balböceğim. İlk fırsatta tekrar Avşa'ya oğlumun yanına gideceğim. Resimde Ogo'su onu denizde havaya atarken görülüyor. Mümkün olsa tüm hayatını denizde geçirebilir benim balık oğlum.

Cuma, Temmuz 28, 2006

9 gün ara :)


Müsadenizle yıllık iznimi kullanmak üzere bu akşam yola çıkıyorum. 9 gün kadar buraya yeni birşey yazamayacağım sanırım. Gelince doktorumuzu da ziyaret edip, kalp atışlarımızı dinlicez zaten. Bu nedenle bu tatil hepimize iyi gelecektir, anneanne ve babaannemizin yemekleriyle büyüyüp kocaman olmayı planlıyoruz.
Herkes kendine çok iyi baksın, hepinizi öpüyorum....
Not: Kıvanç tatile gitcez, paramız yok. Uvaaaaaa.....

Salı, Temmuz 25, 2006

Bir varmış, bir yokmuş...


diye başlayıp size masal anlatacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. En azından şimdilik ;)
Dün akşam bir arkadaşım, bana deneysel bir yöntemden bahsetti. Mevzu şu, 28. haftadan itibaren bebek annesinin sesiyle ve dış dünyadan gelen seslerle daha yakın iletişime geçiyor. Bu nedenle bu haftadan itibaren hergün düzenli olarak okunacak keyifli bir masal ve dinlenecek neşeli bir müzik, doğduktan sonra kendini mutsuz ve korunmasız hisseden bebeklerin rahatlamasına yardımcı oluyormuş. Son 3 ay boyunca annesinin karnında duyduğu masalı ve müziği duyan bebekler, kendilerini anne karnında sanıp rahatlıyorlarmış. Denemeye değer, en azından hiçbir sakıncası yok. Hatta benzer bir süreci babaları ile de geliştirmek lazım.
Ben bunu düşünürken, bir diğer babamız Kıvanç'ın motivasyonu ile bu hikayeleri kendim yazabilirim diye de düşündüm. Boyumdan büyük bir işe kalkışmış olabilirim ama neresinden dönsem geç olmaz. Hemen en yakın kitapçıya koşar bir masal kitabı alırım nasıl olsa :)

Hepinize sevgiler...

Pazartesi, Temmuz 24, 2006

6. haftamızı doldurduk, 7. haftadayız

Hafta sonu bayaaa bi dinlendim. Öğlen uykularına yattım. Akşamlar zaten dolu geçti. Dün neredeyse bütün gün evdeydim. Tüm gün babamız uçmaya gittiğ için yalnızdık. Ben banliyo tost'a aşerdiğim için gidip muhabbet eşliğinde tostumu yedim. Gazete alıp eve döndüm. Bütün gün yayıp gazete okudum, uyudum filan. Özü'yle Kıvanç'a kardeş sevmeye gidecektik ama Ogo gene plan yapamadığı için herşey iptal oldu.
Hiç midem bulanmıyor, uykum da gelmiyor diye sabırsızlanıyordum ya, acaba yoksa ben gerçekten hamile değil miyim diye... Annemi aradım, "anne senin hamileliklerin nasıl geçti" diye sordum. "Kızım sende de, kardeşinde de 3. ayda başladı benim bulantılarım, 4,5 aya kadar sürdü" demesin mi... Ben hamileliğime ikna olmak için en iyisi 7 Ağustos'taki doktor kontrolümü bekliim. Kalp atışlarını duycaz ya miniğimin...
Tatile 4 gün kaldı, cuma akşamı önce oğluşumun yanına Avşa'ya, sonra Edremit'e, sonra da babaanne ve dedemize kendimizi göstermek üzere İzmir'e gideceğiz. Döner dönmez de doktor kontrolümüz var. Artık sabırlıyım, merak var ama panik yok.
Bu arada Özü annemiz aradı, ikili testimizin sonuçları süper çıkmış. Ben zaten canavar olacağını biliyordum :)) Ama doktoru canavar bir kız olması ihtimalinden bahsetmiş. 14. haftada çok belli olmaz ama gene de Kıvanç'a bir süre kız babası diye takılabilirim. Benim için erkek ya da kız farketmez, her şekilde ben onu yerim.
Durum budur anlayacağınız, sevgiler...

Cuma, Temmuz 21, 2006

Çok halsiziiiimmm...


Dün akşam hava çok güzeldi. Babamızla 3 saate yakın dolaştık. Bir kısmında oturup dinlendiysek de, çoğunda sahil boyunca yürüdük. Sonra eve gidip banyo yaptım, birkaç parça şey ütüledim. Zaten ayakta duracak halim kalmamıştı. Devrildim resmen, hemen uyumuşum.
Sabah çok zor kalktım. O kadar halsizim ki, ellerimi klavyede gezdirmek bile çok zor geliyor. Başım ağrıyor, nefesim daralıyor, kalp çarpıntılarım var... Sanırım vücudumdaki bütün demir depolarım boşaldı. Mümkün olduğunca et ve yumurta yiyorum ama insülin direnci yüzünden pekmez filan yiyemiyorum. İşin kötüsü et ve yumurta yemekten kolestrol problemim nüksedecek diye de korkuyorum. Sanırım mercimek ve kabak çekirdeğine ağırlık versem daha iyi olacak. Bir de balığa... Yine de demir depomu dış destek olmaksızın bebeğime yetecek hale getirebilir miyim bilmiyorum. Doktorumla görüşsem iyi olacak...
Bu akşam bizim kızlar bana süpriz bir doğumgünü ve hamilelik partisi düzenleyecekler. "E biliyorsun işte, nesi süpriz" diyebilirsiniz ama öyle değil. Konsepti bilmiyorum mesela, Selocan dün ne katılımcılar, ne yer, ne de içerik konusunda ipucu vermedi valla. Pastadan striptizci çıksın talebim "oha, yuh artık çoluk çocuğa karıştın kızım, uslan biraz" nidalarıyla reddedildi. Neyse bekleyip görelim bakalım...

Perşembe, Temmuz 20, 2006

Rüyalar

Diyorlar ki, hamilelikte çokça rüya görürmüş insan. Hatta bol bol da kabus.
Dün 17 haftalık hamile Önder ile o kadar çok konuştuk ki, rüyama girmiş herhalde.

Hamileliğimin kaçıncı haftası bilemiyorum, ama doktora gitmişim. Ultrasona gireceğim. Doktor da Hande'ymiş. Neyse ultrasonla bakıyoruz, eli ayağı, kafası yerinde bir bebek. Sonra birden bebeği turuncu havlu kumaştan, şapkası da olan bir tulumun içinde yüzükoyun yatarken görüyorum. Meğerse erken doğmuş, ama o kadar erken ki, sanırım boyu 25-30 santim. İçinde yattığı büyükçe kuvöz gibi şeye ben bile sığabiliyorum. Bebeğin saçı, kaşı filan yok. Birden hastaneden çıkarken görüyorum kendimi, kara gür saçlı, zeytin gözlü bir kız çocuğunu babasının kucağına veriyorum. Sonra saatim çaldı, uyandım.

Hayırdır...

umarım geçici bir durumdur

Yav bir tostun içine kızarmış biber konur mu, konursa da bir kızarmış biber bu kadar kokar mı?
Bir insan evladı bu kadar koku hassası olur mu yav...
Oy oy oy....

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

İyi ki doğdum di mi?


Bugün benim doğum günüm. Turkcell, İdeefixe, Bonus, Estore...vs cümle alem doğum günümü kutladı :))
Neyse artık tam 31 yaşında olan ben de, 5 hafta 4 günlük miniğimle evde dinleniyorum. Dün biraz boğazım kızarınca doktorumuz bizi eve gönderdi. Çok ciddi bişey yok sanırım ama ateşlenmemem gerekiyormuş.
Biraz da halsizdim, sanırım o da demir eksikliği imiş.
Onun dışında da bir numara yok zaten. Dört gözle tatili, sonra da doktor kontrolümüzü bekliyorum. O zamana kadar 7 haftasını dolduracak miniğimin kalp atışlarını duymayı ümit ediyoruz.

Bu arada kardeşimizi de anne babası kontrole götürmüş, herbişeyi yerli yerinde minik bir canavar olduğu ortaya çıkmış.

Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum...

Salı, Temmuz 18, 2006

Tek kişilik serüven


Bu serüvene başlarken, büyük ölçüde kendimle başbaşa kalacağımı biliyordum. Ama doğrusu bu kadar yalnız kalacağımı tahmin etmemiştim. Hayır benimki hamilelik duygusallığı değil. Son derece gerçek şeyler.
Ben bu çocuğu kendi başıma yapmadım ki... Bütün hormonal değişimlere, bütün fiziksel değişimlere, kaşıntıya, çatlağa, omurga problemlerine, dolaşım bozukluklarına, diş çürüklerine, uykusuz gecelere katlanmayı sevinçle kabul ederken, hayatımın tek kişilik kısmından, mesleğimde bulunduğum noktadan, kimi sosyalliklerimden vazgeçmeyi büyük bir cesaretle karşılarken hiçbir özveri, hiçbir ekstra çaba görmeyince üzülüyor insan. Sabahları kahvaltı hazırlamasan da olur, portakal suyu sıkmasan da... Ama içmen lazım deyip 1 bardak süt getir akşamları, ne olur. Ben hepsini düşünüyorum zaten merak etme. Sütümü, yoğurdumu, yiyeceğimi ayarlıyorum. Ama elimden tutup yürüyüşe çıkar bari bu güzel yaz akşamlarında. Beni üzme, hele ki üzüleceğimi bile bile inad edip üzme lütfen. Zaten riskli olan bu haftalarda bütün bir geceyi sinirle uykusuz geçirmenin ne sonuçlar doğurabileceğini öğren bakalım.
Gerçekten çok şey istemiyorum, ama değişecekse ikimizin de hayatı değişmeli. Birazcık özen istiyorum. Hepsi bu....

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

Kaşınıyorum....


Son derece ulvi bir amaçla gayet gizli kalabilecek şeyleri buraya yazıyorum ki, benden sonra bu siteyi okuyanlar hamile kaldıklarında başlarına neler geleceğini bilsinler. Bu nedenle yaklaşık 1 haftadır süren kaşıntılarımı da gebeliğin bir parçası olarak buraya yazmak zorundayım.
Evet kaşınıyorum... Hayır pislikten değil, hergün yıkanıyorum :))

Ama özellikle sabah kalktığımda tüm göğsümde, kollarımın iç tarafında ve sağ dizimin alt tarafında kaşıntılar oluyor. Hani güneş yanığı olunca soyulmadan önce tatlı tatlı kaşınır ya, öyle. Bir kez elleyince de daha çok kaşınıyor. Başka da hiçbir şey yok.

Tıbbi bilgi: Hamilelikte karaciğer fonksiyonlarında yavaşlamalar olurmuş. Ama 6. hafta bunun olması için erken dedi doktorum. Bir cilt doktoruna görün istersen dedi.

İstersem mi? Ben bu doktorları anlamıyorum. Tamam bu durum sizin için, bizimki kadar önemli olmayabilir. Ama istersen doktora git denmez ki. Ya "bunlar normal şeyler, doktora gitmene gerek yok" de, ya da "bir cilt doktoruna git" de. İnsanı böyle ikilemde bırakma di mi?

Neyse, doktorlarla ilgili ilerleyen zamanlarda başka bir değerlendirme yazacağım. Ama şimdi şu kaşıntı sorunumu çözmeliyim. Acaba biraz beklesem mi? Belki geçer...

Öte yandan, ben ultrasonda görmesem hamile olduğumu anlamayacağım resmen. Hiçbir belirtisi yok. Daha erken diyorlar ama ne mide bulantım var, ne de halsizliğim. Umarım bu iş böyle devam eder.

Perşembe, Temmuz 13, 2006

Bu nedir?



Herkese merhaba,
bugün işe gitmedim. Evde pimapenciler ve temizlikçi var. Bir yandan da ortalığı topluyorum.
Bir süre hamilelik ile ilgili yazılarımı seyrelteceğim. Benim kafamda bu düşünceleri seyreltmem gerekiyor çünkü. Zaten hafta sonu da yokum. Oğluşumun yanına Avşa'ya gideceğim.

Bugün ilginç bir resim koyacağım bu siteye. Ve tahminde bulunmanızı isteyeceğim. Bilene kocaman bir dondurma ısmarlamayı vadediyorum...

Hepinizi öpüyorum...

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

ve nihayet...

Doktorumuz bize baktı. Görmeyi umduğumuz şey (doktorumuz öyle söyledi) bir gebelik kesesi idi ve biz onu gördük. Karıncalı bozuk tv ekranı gibi bir alanın ortasında beyz bir halka. 6,7 mm çapında.
Doktorumla konuştuktan sonra içim biraz rahatladı. "Şu andan itibaren en çok duyacağın 2 kelime "yapma" ve "ye" olacaktır. Sakın dinleme" dedi. Izgara et, tavuk, balık, haftada 3 yumurta, yağsız süt, yağsız yoğurt, yağsız peynir, bolca yeşillik ve meyva. Mümkün olduğu kadar az ekmek, makarna, pilav. Sevgili arkadaşlarıma duyurulur:)) Hedef toplam 12 kilo.
Kanamam olmadığı sürece enerjin yettiği kadarıyla istediğim herşeyi yapabilirmişim. Motora bile binebileceğimizi söyledi ve ben de doktor dönüşü motora bile bindim. Sonra durduğumuz yerde düştük, yani devrildik. Bişey olmadı tabi ama sanırım tekrar motora binmem. Ekstra risk almaya gerek yok, hayat yeterince riskli.
Doktorumu bize taşınması için ikna etmeye çalıştım. Akşam tv seyredebileceği bir oda ve mangal karşılığında kabul etti :)

Herşey bir yana, psikopatlığımı büyük ölçüde aştım. Sırtüstü bile yatsan düşük olacağı varsa düşermiş. Keseyi gördük, şimdi sıra kalp atışlarında. Onu da 7 Ağustos'taki randevumuzda duymayı planlıyoruz.

Öte yandan Evren'in de teşviki ile artık hamile olduğumu dilediğime söyleyeceğim (sanki söylemedin demeyin). 10 hafta dolana kadar söylenmemesi adeti, vakti zamanında düşük yapan kadınların utanç verici bir şey yapmış olarak görülmelerinden dolayı ortaya çıkmış. Oysa bu bir sağlık problemi, herkesin başına gelebilir ve son derece de doğal. Elimden düşürmüyorum ki çocuğu, niye utanayım.
Ultrason resmimizi tarayabilirsem eklerim. Ama işin açıkçası idrar testindeki çizgi bile daha net görünüyor. Acaba tüm test ve görüntüleme sonuçlarının bu kadar silik çıkması bir işaret mi? Kız olursa adını Gizem, erkek olursa da Saadettin koyayım bari. (Tüm gizemli işlerle Saadettin Teksoy ilgilenmiyor muydu?)
Of çok kötü espri, ben artık gideyim.
Herkese iyi geceler diliyorum...

2 saat kaldı


Kendime inanamıyorum. Bu kadar çok heyecanlanacağımı söyleseler inanmazdım. Aklımı ikna etsem de, kalbimi edemiyorum. Bugün 16.30'da doktora gideceğim. Umarım Kıvanç'ın dediği gibi bir boncuk görürüm. Bana şans dileyin...