Perşembe, Mart 05, 2009

Mimocan* 2 yaşında, nice senelere...

Bana kendimi dünyanın en muhteşem kadınıymışım gibi hissettiren bu küçük adama "iyi ki doğmuşsun" diyorum...


Seni çok seviyorum anneciğim...





Oğlumun 2. yaşgünü...



Tam 2 senedir;



aklım evde kalmadan tek başıma sokağa çıkamadım...



yemek masasında 10 dakikadan fazla oturamadım...



4 saaten fazla deliksiz uyuyamadım...



4 katı her sabah ve her akşam şimdi 14 kilo olan bu küçük keçiyle indim ve çıktım...



akşam 9'dan sonra dışarda kalamadım...



sabahları dünyanın en güzel gülücüğü ve sesiyle uyandım..



akşamları dünyanın en tatlı öpücüğü ile uyudum...



mutfak tezgahında oturan bir ahtapot ile yemek yapmayı öğrendim...



2 yaşında bir çocuk tarafından rahatlıkla kandırılabildiğimi gördüm...



2 yaşında bir adamın annesine nasıl da yardımcı olabileceğini öğrendim...


Yazacak daha o kadar çok şey var ki...

Bir çocuk insanın ufkunu bu kadar mı değiştitir.?İnsanın hayatının değişmesi insanı bu kadar mı mutlu eder? 1 saniye bile pişman olmadım. Herkese tavsiye ederim :)

Poyraz şu sıralar "olmaz" modunda. Ne sorarsam sorayım, "olmaz anne olmaz" diye cevap veriyor. Hatta "Bu fiyata bu eşyalar olur mu, olur olur bal gibi olur" diyen reklam spotuna "olmaz, olmaz, olmaz diye cevap veriyor. Sınırlarımı test ediyor :) Yere su dökerse kızar mıyım, yatağından kafa üstü aşağıya inmeye çalışırsa ne yaparım? Hangi eşyalar atılabilir? Televizyonun üstüne çıkabilir miyim? Yemek masası ne kadar yüksek? Marketten hangi eşyaları alıp sepete atabilirim? Ne kadar ağlarsam annem istediğimi yapar?....

Ama aynı zamanda da o kadar duyarlı ve yardımsever oldu. Bana çamaşır toplarken yardım ediyor ve kendi çoraplarını götürüp çekmecesine koyuyor. Sofra hazırlarken yardım ediyor ve ne verirsem götürüp yemek masasına koyuyor. Yerleri silmeyi, süpürmeyi çok seviyor. Eve getirdiğim poşetleri alıp mutfağa götürüyor. Hatta geçen gün dizimi incittiğimde apartmanın merdivenlerinden çıkarken elimden tutup bana destek bile oldu.

Olmaz moduna ek olarak bir de "tendi tendi" modu var tabi. Kendi kendine su içecek, kendi kendine merdivenden çıkacak, kendi kendine yataktan inecek...vs.

Çok değişken ve eğlenceli bir dönem olduğunu söyleyebilirim. Hemen her akşam yeni bir şebeklikle beni gülme krizine sokuyor diyebilirim. Hatta bir gece uykusunda bile bana kahkaha attırmayı başardı. Bir gece uykumun arasında imdaaat diye bir ses duydum. Sesin Poyraz'dan geldiğini anlayınca yataktan fırladım ve odasına gittim. Manzara şöyleydi, Poyraz yatağın içinde dört ayak üstünde, kafa düşmüş, gözler kapalı uyuyor. Burnu tıkalı ve nefes alamadığı için bir yandan fork fork yapıp, bir yandan da imdat diye bağırıyor. Gülmekten çocuğu yataktan alamadım.

Bu aralar babasını fena halde kıskanıyor. Yanıma yaklaşmasına tahammülü yok. Bunu da şu şekilde anladık. Marketin otoparkından çıkarken babası arabayı kullanıyordu, arabayı geri vitese takınca her şöför gibi sağ kolunu benim oturduğum koltuğun arkasına attı ve geri gitmeye başladı. Koltuğu arkada ortada olan benim küçük erkeğim hemen babasının kolunu tekmelemeye başladı; "bırak o benim annem" diye. Şok olduk tabi, ben gülerken babası da bayağı bozuldu bu işe. Canım oğlum benim...

Her duyduğunu söyleme çalışıyor, her cümleyi tekrar ediyor ve ezberliyor. Tabi araya argo cümleler de giriyor ister istemez. Kendisinden olmayacak birşey istendiğinde "hadi lennn" diyor. Birisine birşey söyleyip de duymadığında, "alooo kime diyorum" diyerek tepkisini belirtiyor filan... Teyzemin kızı ona "Moda Çingenesi" adını taktı...

Şimdilik bu kadar, işe dönmem lazım. Çok ara verdim ama evde internetim yoktu valla.

Hepinize sevgiler,

Özlem

* Bu sabah "hadi Poyraz çıkıyoruz" dediğimde, "ben artık poyraz diilim" dedi. Nesin annecim dediğimde verdiği cevap şu "ben artık mimocan'ım". Küçük çocuğu olanlar bilir, Mimocan TRT Çocuk'ta Haberlik Programını Su Aygırı Hopisu ile birlikte sunan bir kuzu :)

Perşembe, Ocak 29, 2009

Kara kuzum 2 yaşında


Denizcim, ciciannesinin kara kuzusu.

Seni unutur muyum hiç?

2. yaşın kutlu olsun güzel kızım, ömrün boyunca yüzünden gülücük hiç eksik olmasın...


Ortaya karışık

Oğlum artık neredeyse 23 aylık koca bir delikanlı. Onunla birlikte vakit geçirmek gerçekten çok keyifli olmaya başladı. Geçen hafta sonu babamız İzmir'deydi ve tüm hafta sonu onunla gezdik, tozduk. Alışveriş merkezinde bağımsızlığını ilan etti ve "tendi tendi" moduna geçti artık. Kendi kendine yürüyecekmiş :) Elimi tutunca kolu ağrıyormuş ve eli terliyormuş.
-Anne ben tendi tendi yürücem. Tolum aarıdı, elim tededi.

Ha bu arada tendi tendi ama arkamdan gelecek. Ben onun peşinden dolanmayacağım. Sıpa büyüdü mü ne?

Tendi tendi meselesi sadece yürümeyle kalmadı tabi, tendi tendi yataktan çıkmak -ki bu kafa üstü düşme riski taşıdığı için ödüm kopuyor-, tendi tendi merdiven çıkmak, tendi tendi su içmek...

Düşmek deyince aklıma geldi, babası yokken gece uyandığında yanıma aldım. Ama her zaman çok özen gösterdiğim birşeyi nasıl olduysa, uyku haliyle unuttum ve yanına yastık koymadım. Sabaha karşı saat 5.20'de pat diye bir ses ve çığlıkla fırladım. Yatakla duvarın arasına düşmüş, gözleri kapalı, elleri havada ağlıyordu. Nasıl içim gitti anlatamam. Bizim yatak yüksek, nerden baksan 1 metre vardır. Kucağımda 30 saniye kadar şiddetli ağladıktan sonra uyuya kaldı.
O anda ne yapacağımı bilemedim. Yatağına bıraktım ama başından ayrılamadım. Uyandırsam mı, onuştursam mı diye çok ikilemde kaldım. Neyse sonuçta hiçbir şeyi yok tabi ama benim sinirim bozuldu bir kere. Sonradan araştırdım. Düşen çocuklarda bayılma veya kendinden geçme hali, ya da ağlamadan donuk donuk bakma gibi bir durum varsa o zaman endişelenmeliymiş. Siz yine de bu konuda en sağlıklı tavsiyeyi doktorunuzdan alın tabi.

Poyraz artık herşeyi soran, her derdini anlatabilen bir çocuk. Anne bu ne, bununla ne yapıyorsun, neden...? Onunla birlikte çevremde daha önce dikkatimi hiç çekmemiş ne çok detay olduğunu farkettim. Apartmanda her katta en az 6 tane elektrik kapağı olduğunu, karşı apartmanın giriş katında camda 2 tane arı şeklinde süs olduğunu, her gün önünden geçtiğim oto yıkamacının sembolünün kaplumbağa olduğunu ve hatta daire kapımızın önünde parmak girecek kadar bir delik olduğunu hep oğlum gösterdi bana.

Bir yerde okudum, şimdi hatırlamıyorum nerede okuduğumu. Çocuklar 5 yaşına kadar acayip yaratıcı, acayip hayal güçleri geniş oluyormuş. Düşünüş şekilleri, algılayışları bambaşka oluyormuş. 5 yaşından itibaren büyük oranda okul öncesi eğitime dahil olan, "eğitici" kitaplar okuyan, "eğitici" oyunlar oynamaya başlayan çocuklarda bu yetiler gittikçe azalıyormuş. Yani işin türkçesi, biz yetişkinler o olağanüstü yaratıkları olağan insanlara çeviriyoruz.
"Kırmızı güneş olur mu oğlum, hayır annecim inekler uçamaz..." vs şekillerde "eğittiğimiz" ve "doğruları" öğrettiğimiz çocuklar artık sadece bizim gibi düşünen, bizim farkettiğimiz detayları farkeden küçük insanlar oluyorlar.
Bunu biliyorum ama nasıl engel olacağımı henüz bilmiyorum. Bulursam yazarım, ya da bilen varsa paylaşırsa sevinirim.

Bu arada ben akşam yatıp, sabah kalkan oğlumu sabaha karşı mıkırdandığında yanıma almaya başlayarak -itiraf ediyorum bu daha çok bizim ihtiyacımızdı-, artık gece 2'den sonra hep yanımızda yatan bir çocuk haline getiridim. Bu durumun farkına varıp da değiştirmeye çalıştığımda gece aramızda geçen diyaloglar şu hali almaya başladı;

gece 02.30
- anneeeee
- efendim oğlum
- buvaya del
- (yanına gidiyorum) neden kalktın oğlum
- bez değiştir
bez değiştiriyorum, bu arada derin derin uyuyor. Ben de hiç ışık açmıyorum, hiç konuşmuyorum. Nasıl olsa uyuyor diye yatağına koyuyorum. Ama yatağına geri koyar koymaz, gözlerini bile açmadan;
-buvaya diil, ovaya (parmakla yatak odasını işaret ediyor)
-olmaz oğlum bak ne güzel yatağın var, aslan da bu yatakta seni istiyor zaten...
Aslana sarılıyor, ben yanında oturuyorum. Yoksa hemen dikiliyor. Kıpır kıpır 15 - 20 dakika yatağın içinde dönüyor. Sonra birden dikiliyor.
- anne buvası bitti, ovaya didelim...
Gözünden uyku akan, yorgun anne daha fazla direnmeden oğlunu da alıp yatak odasına yöneliyor :)
Tabi sabah onun sıcak öpücüğü ile uyanmak muhteşem. Ama bu durum ne kadar sürer, nasıl değişir hiç bilmiyorum.

Poyraz artık kurgu yapmaya, senaryo yazıp oynamaya başladı. Hergün yeni birşeyler oluyor, bu kadar ara verince yazmaya birçoğunu unuttum tabi.

Ama en son komedi şöyle oldu.

Babamızın doğumgünü akşamı evde şarap içiyoruz. Poyraz ben de içicem dedi. Olmaz oğlum, çocuklar şarap içmez dedim. Sonra da anlattım "bak tatlım, şarabı anneler içeeer, babalar içeeer, dedeler içeeer, ananeler içeer, ama çocuklar içmez" dedim. Etrafına baktı ve sallanan atını gördü. At? dedi. Ben de kısa kesicem ya, at da içer annecim dedim. Hadi içir dedi. Numaradan ata da şarap içirdik, güldük filan. 1 dakika kadar sonra baktım bizimki evde dörtnala koşup ihaha diye kişniyor. Ne oldu oğlum dedim. "Ben atım, bana şarap ver" demesin mi? Ne diyeceğimi şaşırdım. Bu kurgu bir lokma şarabı da haketti tabi :)

Doktorumuzun tüm ısrarlarına rağmen aylardır her resim yapma çabamız başarısızlıkla sonuçlandı. Kendini ifade eder, hayal gücü gelişir diyorlar ama ne yapayım? Benim oğlum resim yapmayı sevmiyor. Kesinlikle eline kalem kağıt almıyor. Çok ısrar edersem yanımda duruyor ama kalemleri elime verip, balon çiz, kedi çiz diyip duruyor.

Bunun yanında dans etmeye, şarkı söylemeye ve şarkı dinlemeye, konuşmaya, her nesneden farklı sesler çıkarmaya, tüm müzik aletlerine bayılıyor. Malzeme bu, bunu yoğuracağız artık :)
Son yazdığımdan beri yaptıklarımızı bir de resimlerle özetleyelim.

"Bana Bono diyin, ben rock star olucam..."

"Ali'yle oynamayı seviyorum. Bana kendi elleriyle balık yediriyor"
"Ama kaplumbağayı vermeyince, hem de ağzına alıp ısırınca çok sinirlendim"

"Tamam ya Poyraz, şaka yaptım. Hemen kızma, çıkar şapkanı da oynamaya devam edelim"


"Ne çıkarcam yaaa, gidiyorum ben"

"Anne sıkıldım artık fotoğraf çekmenden, poz moz vermicem yaaa"

"Ben baykuş oldum"

(Bu maske Tübitak'ın yayınladığı Meraklı Minik dergisinden çıktı. Tam anlamıyla verim alamasak da, Poyraz bu dergiyi çok seviyor. Tavsiye ederiz.)

Ve işte Hande'nin deyimiyle "İpek ve Dadaşlar", İpek önde, Güneş, Poyraz ve Ali de arkada. Tam bir çocuk kulübüne çevirdiğimiz Heybeliada Kafe'de...

Not: Bir resim hariç tüm resimlerde oğlumun üzerinde aynı kıyafetin olması tamamen bir tesadüftür. Elbette ki 1 aydır aynı şeyleri giydirmiyorum :)

Cumartesi, Ocak 10, 2009

Saat 03:30, çalışıyorum, oğlumu özledim...

Çok yorgunum. O kadar yorgunum ki, yorgunluktan bayılmak üzereyken hastaneye gidip serum takılacak kadar. Yorgunlukmuş, kan tahlillerim temiz çıktı. Yorgunluktur tabi, hem de en fenasından. Zihin yorgunluğu...
Gerçi bedenen de çok dinlenmiş sayılmam ya. Gecenin ayazında sırtımda ve dizlerimde battaniye çalışyorum. Bana şans dileyin de şu işi sorunsuz halledeyim.
Oğlumu almadım dün gece anneanneden... Ben gece çalışırken uyanmasın diye. Hasta da üstelik. Nezle ama yine de uyanır ve beni ister gece, biliyorum...
Umarım şu iş bir an önce biter de, sabah gider kuzumu alırım...

Perşembe, Aralık 18, 2008

Bayram, seyran karması

1 ay olmadan yazmayı başardım bu sefer :) Bütün gün bilgisayar başında çalışınca, akşamları bilgisayar görmek bile istemiyorum. Zaten bilgisayar da pek bana kalmıyor ya, benden daha meşgul insanların, benimkinden çoook daha mühim işleri var evde :P
Laptopu da her zaman taşımayınca, sonuç ortada.
Neyse efendim, sadede geleyim. Poyraz artık 21 ayını geçmiş bir danacık. Hergün yenilenen kelime dağarcığı ve düzelen dilbilgisiyle konuşmaya çalışıyor. Sürekli konuşmalarını videoya kaydedeceğim diyorum ama bir türlü yakalayamıyorum.
Ama unutmamak adına son konuşma çabalarımızı sizinle paylaşayım;
- uc uc bebebek, yas deeedi (uç uç kelebek, yaz geldi)
- Murtata (yumurta)
- 1 kelimenin 1 hafta içindeki evrimleşmesi; patapata, hoppapa, höppapa, höppaper (helikopter)
- ee doooot (kafa iki yana sallanıyor, yok demekmiş)
- omaşşş (olmaz)
- munu mana veeer (tahmin ettiğiniz gibi herşeyi istiyor artık)
- doydum bendeeee (sofraya oturur oturmaz :))
- anane mana paten al (abisine doğum günü hediyesi alınınca benim zirzop da istedi)
- dedemin ababası uf ooodu (arızalı arabalara hiç dayanamıyoruz)
- annem deeldii, abba sen dit (akşam ben eve gelince, ablasını hemen postalıyor)
Benzer kombinasyonlarda birçok kelime kullanıyor. Aklıma geldikçe yeni bir post yaparım.
Hiç durmadan birşeyler anlatmaya çalışıyor, kurgu yapıyor. Rol yapıyor, kandırmaya çalışıyor.
Resim yapmayı sevmiyor, kalemle hiç işimiz yok. Ama ses çıkaran herşeye bayılıyor ve müzik yapıyor, şarkı söylüyor.
Sevdiği her şeye ilk gördüğünde "bebaba (merhaba)" diyor, "bebaba düneeeeş, bebaba tediiii..." Oççada (hoşçakal) ve dülüdülü (güle güle) kelimelerini yerinde kullanıyor.
O anneannesinin aatın bopu (altın top), annesinin de baaabi (kalbi) :)
Aşağıda eskiden kalan birkaç resim var, koymayı atladığım.

Göztepe Özgürlük Parkı'nda abisiyle trene binerken.... Abimize bayılıyoruz, hastayız ona :)

Kemal Abi'mizin Ritm Atölyesi'nde çocuklarla ders yaptıktan sonra diğer müzik aletlerini de denerken. Ordan almak çok zor oldu onu.
Yoğurtçu Parkı'nda ördek ve kaz kovalarken. Ördekle kazın Yoğurtçu parkında ne iş vardı derseniz, ben de bilmiyorum.

Hiçbir fırsatı kaçırmıyor laptopumla oynamak için :)
Bayramda Ankara'ya iade-i ziyaret yaptık. Kahraman ailesi bizi süper ağırladı. Hem çocuklar beraber vakit geçirdi, hem de biz. Kesinlikle iyi oldu valla. Şimdi ilk hedefimiz baharda Bolu gölleri :)
İşte Ankara gezimizden notlar ve resimler...
- Ankara'da ilk kez araba kullandık, öğrendik ki bütün yollar Dikmen'e çıkıyormuş.
- Öğrendiğimiz bir başka önemli şey yolda şerit çizgilerine ihtiyaç olmadığı. 3 şerit genişliğinde yolda herkes beğendiği rotada gidebiliyordu valla
- Ankara'lıların sezgileri çok güçlü olsa gerek. Zira yollarda tabela pek yok, nereye sapacağınızı hissetmek zorundasınız.
- Dikmen'de hava 7 derece ve pırıl pırıl güneşli iken, Gölbaşı'nda -3 derecede dondurucu bir soğuk ve puslu bir hava olabiliyormuş.
- Kukla Kebap diye bir yer var, çocukla gidilebilecek en güzel restoran diyebilirim. Bizimkiler kukla aşkına hem yemek yediler, hem de çıtları çıkmadı.
Balonlardan kulak yaptık onlara, valla 3 gün oynadılar. Tabi arada patlayan, senin-benim kavgasında sönenler de oldu ama bolca balon çok işe yarıyor söyliiim...
Resim yapmayı çok seven yetenekli kızım Deniz'in hoşlanacağını düşünerek ona bir tahta aldık ama keçeli kalemlerle koltukları boyayınca çok üzüldüm valla. İşin tek komik tarafı, Deniz'in kalemle koltuğu boyadıktan sonra hata yaptığını anlayıp, peçeteyle koltuğu örtmesi oldu :)

Cicoşlar.... Kudurdular bu park yatağın içinde ...
Kuzular mutfak tezgahında, Özlem'in ayıklamaya çalıştığı hamsilerle oynuyorlar. Ama ne sevgi, sarıldılar, öptüler, bırakmak istemediler...






Tahmin edebileceğiniz gibi cicoşlar Kıvanç'a bayılıyorlar. E bayılırlar tabi, başka kimse onlarla iki büklüm çadıra girip çok sesli koro oluşturmadı tabi.

Poz verin dedik, poz verdiler. İşte dünya şekerleri...

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Anne - Çocuk buluşmaları

Yine bir dünya vakit geçmiş yazamayalı. Belki de yazmayalı. Anladım ki benim bu bloga yazabilmem için moralimin düzgün olması lazım. Değil mi ya? Kuzumun blogu, hiç de karamsar şeyleri haketmiyor. Üstelik o benim hayatımın da neşesiyken.
Bu yüzden bazen, bu aralar sıkça bu bloga yazamıyorum. Affola...
Yaz(a)madığım zamandan beri 2 hafta arayla 2 tane anne-cocuk buluşması yaptık. Birincisi bizim evde, ikincisi Gamze'lerde. Bu sebeple kendiliğinden geleneksel bir hale de dönüştü. Asıl amaç "kış geldi, çocuklar evde oynasın" iken, biz anneler olarak da birlikte vakit geçirmeyi özlediğimizi farkettik.
İlkinde Poyraz, Lara, Ali ve İpek (o bu oyunda fasulye daha ama olsun...:)) varken, ikincisine Piraye de dahil oldu.

Bir dahakine ısrarla Güneş'i de istiyoruz. Ayarla annesi :)

İlki daha ziyade bizim acemiliğimiz ve telaşımızla geçti doğrusu. İkincide herkes ve tabi ki çocuklar da daha rahattı. Olacak sanki, devam etmeliyiz...

"Ali ve Lara mandalina savaşında"
***
"İpek böceği babasının kucağında"

***
"Poyraz ve Ekim abisi (Piraye'nin yakışıklı abisi)"

***

"Ali, Lara ve Lara'nın annesi Sade"

***


"Poyraz ve Piraye"

***

"Lara ve Ali mandalinaları paylaştılar ama atı paylaşamıyorlar"

***

"Huysuz ve tatlı kadının kızı şekerpare Lara"

***

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Poyraz köyde...

29 Ekim'i haftasonuyla birleştirip babaanne ve dede ziyareti için İzmir'e kaçtık. Bundandır blogger yasağı kalkmasına rağmen blogumu güncelleyemeyişim. İzmir'den de 1 geceliğine Denizli'ye şimdilerde büyücek bir kasaba olan babamızın köyü Uzunpınar'a gittik.
İşte resimlerle küçük kaçamağımız...

İstanbul'da 3 gün aralıksız yağan yağmurdan sonra İzmir'de resmen bir bahar havası vardı. Bütün doğa da bu havaya uymuş gibiydi. Her yerde sarı sarı mandalinalar dallardan sarkıyordu. Kuşlar cıvıldıyor, güneş tatlı tatlı ısıtıyordu. Elbette ki oğlumun ilgisini en çok uğurböcekleri çekti. Onları aldı, elinde, kolunda dolaştırdı. Uçup gitmelerini izledi. Ve sonra bu hikayeyi her seferinde aynı heyecanla önüne çıkan herkese anlattı.

"ooböceci deeedi (uğurböceği geldi), pıtı pıtı pıtı (kolunda yürüdüğünü gösteriyor), pırrrrr ditti, aaaca (pırr diye uçmuş, ağaca konmuş)"


Köyde en çok ilgisini çeken şey traktör oldu. Hiç görmediği bu ilginç ve gürültü araca pencereden seyretmekle yetinmedi ve bindi. En az 15 - 20 dakika indiremedik. Bindi, inceledi, parmağını her deliğe soktu. Kornaya basıp ağzıyla beeep beeep sesi çıkardı. Çok da güzel traktör diyor ama şimdi tam olarak yazamayacağım. Akşama öğrenip, sonra yazarım :P

Hayatında ilk defa gerçek bir inek gören oğlum dehşete kapıldı. Görür görmez "büüüüt (büyük)" dedi. Herhalde resimlerden gördüğü kadarıyla kafasında daha ufak tefek birşey canlandırmıştı.
Resimde arka planda görünen yalaka dikkattinizi çekerim. Eski bir buzdolabı :) Gerçek bir köylü zekası örneği....


Mandalina bahçesinde mandalina toplayan Poyraz. Topladığı mandalinaları yemekten ziyade sıkıp suyunu fışkırtmayı veya soyduktan sonra ortasına parmağını geçirip sallamayı daha çok sevdi. Tüm giysilerimiz mandalina lekesi içinde. Canı sağolsın oğlumun, lekesiz çocuk giysisi mi olurmuş :)
Poyraz "o o oooo ve gıdıgıdak" beslerken. Büyük amcamızın kırdığı cevizleri yemek yerine tavuklara verince, tavuklar coştu tabi. Arada oğlumun tatlı parmağı da kaynadı tabi bu arada :) Kümesin önünden onu zorla koparabildiğimde başparmağınının kanadığını farkettim. Küçücük bir yara idi, muhtemelen canı da pek acımadı. Köye gidip de tavuk tarafından gagalanmadan dönmek olur mu?
Şimdi önüne çıkan herkese parmağını gösterip "gıgı gıdaaak ham, anane ımmmahhh (tavuk parmağımı ısırdı, anneannem öptü)" diye anlatıyor.
Burası da 1 gece kaldığımız büyük halanın evinin önü. Bu tatile kadar sadece 1 tane halası olan oğlum, 3 tane daha hala ile karşılaşınca kafası karıştı. Bir ara 10 m2 bir odada 16 kişi yerde oturuyor ve herkes Poyraz'ı kendine çekip "ben senin halanım, hala de bakiiim" veya "ben senin amcanım, amca de bakiiim" diyordu. Oğlum da şaşkın şaşkın "ala ve amca" deyip durdu.
Gün içinde o kadar az uyudu ve o kadar çok yoruldu ki, belki de temiz ve serin havanın (aynı zamanda 10 kiloluk yün yorganın da tabi) etkisiyle sabaha kadar deliksiz uyudu.
Ailenin 3 kuşak erkeğinin önünde resim çektirdiği ev, dedemizin doğduğu, yıllarca yaşadığı, büyüdüğü ev. Ne yazık ki dededen sonra büyük babaanne de ölünce ev kaderine terk edilmiş. Köyde kalanlar da yoksunluktan eve bakamamışlar. Şu anda harap ve kullanılamaz halde.
Neticede yorucu ama kesinlikle keyifli bir seyahat oldu. Poyraz bu sefer net olarak uçağa bindiğini anladı. Havalanırken ve inerken pencereden dışarı bakıp evleri, gemileri, arabaları seyretti.
Acayip hareketlendi, kaydıraktan kendi kendine çıkıp kaymayı öğrendi. Hatta artık düz kaymak sıkıcı olmaya başlayınca, yüzüstü kaymaya başladı.
Dili hergün katlanarak çözülüyor. Resmen derdini anlatıyor. Sayamadığım kadar çok kelime kullanıyor. Hepsi herkes için anlaşılır olmamakla birlikte konuşuyor denebilir. Kelimelerle anlatamadığı şeyleri seslerle ve hareketlerle kesinlikle tarif edebiliyor. 2-3 kelimeli cümleler kuruyor.
Son olarak dün geceki olayı anlatıp bitireyim...
Saat sabaha karşı 04:00 civarı...
Poyraz – Anneeeee del...
Anne – Geldim oğlum, noooldu (poyraz’ın başı okşanır)
Poyraz – (Derin bir iç çekerek) Anne deeeedii, hovhov dittiiii.... (anne geldi, köpek gitti)

Sanırım benim oğlum artık korkulu rüyalar görüyor. Sanırım benim oğlum artık bebeklikten çıkıp, çocuk olma yolunda hızla ilerliyor. Bugün tam 20. ayını doldurdu. 4 ay sonra 2 yaşında koca bir adam olacak. Ve ben de 2 yaş daha yaşamış ama asla yaşlanmamış çooook mutlu bir anne olacağım.
Darısı hepinizin başına....

Salı, Kasım 04, 2008

Şeker Bayramı - Bölüm 2

Bu sefer benim kabahatim yok valla....
Tam yazacaktım ki.... Blogger kapatıldı. Tamam açılalı çok oldu ama, o zaman da benim vaktim olmadı. Neden vaktim olmadığı bir dahaki postta :)

Şeker Bayramı Kahramanlarla Koçların buluşmasına sahne olmuştu hatırlarsanız. Resimlerin Kahramanlarda kalan kısmı da gelince fotoromanımız tamamlandı.

Aşağıdaki ilk fotoda oğlum midilliye biniyor. Hiç korkmadığı gibi, gayet de hoşuna gitti. Aktivite ailesi not defterine eklenecek; "6 yaşından sonra binicilik dersleri alınacak"


Bu iki resim araya karışmış, hayvanat bahçesi değil. Fenerbahçe Parkı. Kuzuların beslenme saati... Resimlerden de anlaşılacağı gibi akılları yemekten çooook uzakta :)



Benim minnoşum, balıklara hasta oldu. Badı, badı diyerek akvaryumların önünden ayrılmadı.

Yanıma salatalık ve havuç almıştım, sanırım bunları keçilere vermekte bir sakınca yoktur. Oğullarım kendi elleriyle beslediler keçileri.
Şanslı anneler ve tatlı çocuklar...

Poyraz ve Deniz aşkı... Tek engelleri aşamadıkları park yatak :))))))

Ve işte benim küçük kara balığım...
Şeker prenses....


Hasibecim, canım arkadaşım... Bu iş yoğunluğunda ziyaretimize geldi ve kuzular bir televizyona, bir ona bakakaldılar....

Çarşamba, Ekim 15, 2008

Bayram bahane, dostlar şahane...

Şeker bayramında canlarımız Kahraman ailesini ağırlamak şerefine nail olduk :P
Küçük kara balık Deniz hayranı olduğu IgglePiggel'lı pijamaların aynısını Poyraz'a da alınca ortaya böyle bir şirinlik çıktı.


Bu arada Poyraz'ın kitaplara olan ilgisinin artmaya başladığını söylemeliyim. Salondaki alçak raflardan birini boşaltıp ona kitap rafı yaptım. Canı istedikçe bir tane kitap seçip bize getiriyor ve okutuyor. Hatta artık bazı kitaplarını kendi anlatmaya başladı. Nasıl mı? Aynen şöyle;
Birinci sayfada mutfaktaki bisküvilere ulaşmaya çalışan aç bir ayıcık var, ama yetişemediği için aç kalıyor.
Poyraz: Ayi aaaah kaaarnııım (ayının karnı acıkmış) mama yeeeede? (mama nerde) Eh eh... (eliyle yüksek bir yere yetişmeye çalışıp yetişemeyen ayı sesi ve taklidi)
İkinci sayfada ayı mutsuz ve aç bir şekilde dışarda yürümeye başlıyor.
Poyraz: Ayii hüü hüüüüü (ayı ağlıyormuş)
Üçüncü sayfada ayıcık bir bal kokusu duyuyor ve bir arı kovanı olduğunu farkediyor
Poyraz: Bzzzz bal.... (arı ve bal:))
Dördüncü sayfada arı afiyetle balı yemektedir.
Poyraz: Ayi ham hammmmm, doodu (ham ham yemiş, doymuş ayıcık. Eliyle de karnını sıvazlayıp doyduğunu belirtiyor)
Beşinci sayfada ayıcık teşekkür etmek için arılara bir buket çiçek getiriyor
Poyraz: Çiçek, ımmaaah... (Ayıcık çiçek getirmiş ve arılara öpücük yollamış)

Çok şeker çok...

Aşağıdaki resimde sevgili arkadaşımız Lucky ile oynaşan Poyraz var. Resmen birbirlerine bayılıyorlar, eskiden çok tedirgin oluyordum ama artık yalaşmalarına bile engel olmuyorum.

Umarım birgün, oğlum büyümeden bahçeli bir evimiz olur da, böyle bir köpek alabiliriz.
Bu arada apartman çocukluğuna dair trajikomik bir anektod aktarayım. Apartmanımızın bahçesinde mandalina, limon ve greyfurt ağaçları var. Biz diktik. Ve şimdi mandalia ağaçlarında dalları sarkıtacak kadar mandalina var. Ama apartmanımızda yaşları 4-12 arasında değişen 6 çocuk olmasına ve bu çocuklar çoğunlukla arka bahçede oyun oynamalarına rağmen, mandalilara yerinde duruyor. Oysa biz bu ağaçları çocuklar koparsın da yesin diye dikmiştik. Çocuk dediğin ağaçtan meyva çalar yahu.
Ne yazık ki bu Apartıman Çocukları (Rıfat Ilgaz'ı sevgiyle anıyorum) ağaçtan meyva koparmayı bile bilmiyorlar.

Aşağıda Kahraman ailesinin babası kuzulara hikaye okurken.
Kıvanç çocuklarla iletişim kurmak konusunda öyle başarılı ki, Poyraz hala onu sayıklıyor :)
Bayramın ikinci günü hava çok güzeldi. Darıca hayvanat bahçesine gittik. Hayvanat bahçesinin ve hayvanların durumu içler acısı ama ne yazık ki çocuklarımıza bu hayvanları canlı olarak göstermenin tek yolu şimdilik bu.
Poyraz benim tahminimin aksine en çok balıklarla ilgilendi. Akvaryumların önünden saatlerce ayrılmadı. Eve bir akvaryum alsak bakabilir miyiz acaba?

Probably the coolest! Şüphe var mı? :)))

Küçük yaramaz uyuyakalınca abiyle ilgilenme şansım oldu. Canım oğlumla bu anı hemen ölümsüzleştirdim tabi.
Sevgili Kıvanç ailesinin yollayacağı resimlerle geri kalan anları da buraya yazabilirim. (Nasıl da psikolojik baskı uyguluyorum ama :) Mesela Poyraz midilliye bindi minnacık boyuna bakmadan.
Eminim çok güzel birçok resim vardır onların makinesinde. Hadi bakim, hemen yollayın da, bayram keyfinin ikinci bölümünü yazalım..
Poyraz 19.5 aylık oldu. Kilo almıyor ama boyu 86 cm oldu. Bütün pantolonları kısa geliyor. Neyse ki henüz kıyafet seçimini kendi yapmıyor da idare ediyoruz :)
Taklitçi bir maymun oldu. Anlamlı anlamsız herşeyi taklit ediyor. Söylediğim her kelimeyi, üstelik de benim vurgumla tekrar etmeye çalışıyor. Reklamlarda gördüklerini yapıyor.
Mesela geçen gün evden çıkmaya çalışırken bulduğu bir bozuk parayı bana gösterdi. Anne "pada pada" diye. Ben de geçiştirmek için, "oğlum ne yapacaksın o parayı?" dedim. Ne dese beğenirsiniz. Tıpkı Avivasa reklamındaki gibi iki elini birbirine sürterek saç saç saç dedi. Öldüm gülmekten.
Bir de zıplama merakı başgösterdi. Abisi öğretmiş sanırım, koltuk, yatak yumuşak nereyi bulursa zıplıyor. Bu yetmiyormuş gibi bıtlaaa, bıtlaaa diyerek bizi de zıplatmaya çalışıyor.
Neyse daha rahat biz zamanda maymunluklarımız hakkında daha çok yazarım. Aslında yaptığı anda not etmem lazım. Çünkü sürekli yeni birşey yaptığı için unutuyorum. Duydunuz mu taze anneler...
Not edin, yoksa unutuyorsunuz:)
Sevgiyle kalın....