Pazartesi, Nisan 06, 2009

Terrible Two* veya "olmaz adam"

*Korkunç İki: Pedagogların "ilk ergenlik" de dediği 2 yaş civarında çocuklarda gelişen huysuzluk, sınırları test etme, ağlama krizleri, herşeye olmaz deme, herşeyin kendisinin olmasını isteme ve benzeri şekillerde kendisini belli eden gelişme dönemi.

Aslında o kadar da korkunç değil. Belki Poyraz şimdilik tam o döneme girmedi, ya da ben hazırlıklı idim. Yani bir farklılık, bir komedi ve laf ebeliği kesinlikle var. Ama kriz yaratacak bir durum yok (tahtaya vurun :)), bilmişlik had safhada ama bundan şikayetçi değilim :)

Bu sabah aramızda geçen bir diyalogu aktarayım, varın gerisini siz düşünün...

Sabah saat 07:30. Beyefendi cebren ve hile ile yanımıza gelmiş, aramıza girmiş.
Ben uyuyorum. Poyraz efendi uyanmış.
- (acıklı bir sesle) anne ben ağladım
-(duymamazlıktan geliyorum)
- (daha acıklı bir sesle) annecim ben ağladım ama
- annecim sen hep ağlıyorsun ama artık seni ciddiye alamıyorum ki...
- Bebekler ağlar ama....
- (kısa bir şaşkınlıktan sonra gülmemek için kendimi zor tutarak) oğlum sen bebek değilsin ki, kocaman çocuk oldun artık.
- ... (kafası karıştı)
- dur bekle ben sana süt getireyim
- sütü bebekler içer, ben kocaman çocuk oldum
- (ya sabır...) Sütü herkes içer, ben de içiyorum, baban da...
- Hmmm, pamam (tamam) o zaman....



"İşte benim beyaz atlı prensim..."

Bu dönemim bizdeki yansıması sonucu ben oğluma "olmaz adam" adını taktım. Ne söylersem söyliiim, önce "olmaz" diyor. "Gel kucağıma da gidelim" diyorum mesela, olmaz diyor ama kollarını kaldırıp bana geliyor. "Hadi annecim banyoya" diyorum, "gelmicem" diyor ama banyoya koşuyor. Bardakla su istiyor ama her seferinde 1-2 yudum içtikten sonra gözüme baka baka kalanı yere döküyor. Arabaya binice koltuğuna oturmak istemeyip, beni kucağına al diye tutturuyor.

Gecelerimiz komik bir savaşa dönüştü. Uykusu gelince "anne hadi yatalım" diyip yatağına gidiyor ve iyi uykular diyip kendi kendine güzelce uyuyor. Yaklaşık saat 1 itibariyle naz dönemi başlıyor.
- Anne altımı değiştir
- Altın temiz oğlum
- Lütfen anne son bir kere daha değiştir
- Az önce değiştirdim oğlum
- Heeeee, hüüüüüüü (değiştirmezsem gittikçe şiddetlenen bir şekilde ağlamaya başlıyor. İnat ettim ama yarım saat ağladı. Sonra da uykusu kaçtı, hiç uyumadı)
- Tamam değiştiriyorum (genelde sadece pijamasını açar gibi yapıp bezini şöyle bir çekiştiriyorum ve pijamayı tekrar giydiriyorum)
- ....
- Değiştirdim hadi uyu artık
- Beni çucaaa al
- Kucak yok benim belim ağrıyor, hadi uyu bakiim
- Bari dandini söyle
- Dandini dandini dastanaaaa...
- Ben büyük yatağa gelcem...
- (ya sabır) gel eşek sıpası gel... (yanlış olduğunu biliyorum ama benim de uyumaya ihtiyacım var)

Sonuç olarak aşağıdaki gibi, baba bir kenarda, anne bir kenarda, paşam yayılmış uyuyoruz (!)



Havaların ısınmasıyla sokak çocuğu olduk. Dışarı çıkamasak bile, en azından balkona çıkıp saksılardaki toprakları ortalığa saçıyoruz-


"Bu tornavida ile topraklar ne güzel etrafa saçılıyor"

"Ben birşey buldum..."

"Anneee bu yere yapıştı..."

"Elime neden yapışmıyor?"

"Zavallı şehir çocuğu"
Cumartesi günü kahvaltıdan sonra havayı güneşli görünce "hadi oğlum parka gidelim" dedim. İki elini havaya kaldırarak "yaşasııın, parkaaa" diye zıpladı evin içinde. En yakınımızdaki gidilebilir park Yoğurtçu Parkı olduğundan oraya yönlendik. Ama parkın kepçelerle kazıldığını, tüm girişlerinin kapatıldığını görünce oğlumun hayalleri yıkıldı. 2 yaşında bir çocuğu parka gidemeyeceğimize ikna etmek oldukça zor oldu tahmin edersiniz ki. Projesineden anladığım kadarıyla parkın yeni hali gerçekten çok güzel olacak. Ama bunu yapmak için tam da insanların, çocukların parklara çıktıkları bahar aylarını beklemek biraz tuhaf değil mi? En azından Nisan ayını Yoğurtçu Parkına gidemeden geçireceğimiz kesin. Artık Moda Parkı'na gideceğiz bir süre.
Eve girmeden otoparkta biraz top oynadık. Güneş de çok güzeldi. Parksızlığın acısını biraz unutturdu oğluma.
Ertesi sabah, kahvaltıdan sonra, "hadi babası, Poyraz'la otoparkta biraz top oynayıp, bisiklete binin siz" dediğimde aldığım tepkiye gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.
Eller havada, evin içinde zıp zıp zıplayarak "yaşasın otoparkaaa" diye bağırıyordu. Sanırım bu şehir çocuklarının kaderi. "En azından sokakta oynamak zorunda kalmıyorlar, oynayabilecekleri bir otoparkları var" diyerek teselli mi bulmalıyım?


"Televizyon böyle izlenir, bilmiyorsanız deneyin"


"Ben bir şehir çocuğuyum...
Montla balkona çıkar,
Topla evde oynarım.
Bisiklete otoparkta biner,
Güneşe pencereden el sallarım.
Ne yazık ki ben,
Dünyayı bu kadarcık sanırım..."

Salı, Mart 17, 2009

Söz verdiğim gibi


Oğlumun doğum gününü anneannesinde kutladık. Pastanede tesadüfen bulduğum uğurböcekli pasta, obeci düşkünü oğlumun pek hoşuna gitti. Mum üflemeye bayıldı ve bütün akşam "ii ki doduun poyaaas" diye şarkı söyledi. Gerçekten iyi ki doğdunuz oğluşlarım.

Anneanne, dede ve torunlar. 2 kız çocuktan sonra 2 erkek torun onlara hem çok zor, hem de baldan tatlı geliyor. Neyse ki ben de çok yaramaz bir çocukmuşum da, oğlanların yaramazlıklarını anlamak daha kolay oluyor onlar için. Gerçi annem için 2 yaş sendromu ve 8 yaş ilk ergenlik gibi kavramlar kesinlikle uydurma. Bunun tek bir adı var; "şımarıklık". Annecim bunlar başka bir zamanın çocukları. Bizde sendrom filan yoktu ama artık çocuklar da sendrom yaşıyor, depresyona giriyor hatta psikiyatriste gidiyorlar maalesef.
Farkımız şu, biz kır çiçekleriydik, sokaklarda oynadık, çimenlerde koştuk. Manavın hortumuna ağzımızı dayayıp su içtik, hem de terli terli. Evde sobanın üzerinde her daim kaynayan çaydanlık nedeniyle nem sorunumuz olmadı hiç. Çamurlu ellerimizi pantolonumuza silip, annemizin veya komşu teyzenin balkondan sepetle sarkıttığı ekmek arası patlıcan kızartması veya biber dolmasını yedik.
Oysa bu çocuklar steril koşullarda yaşıyor, oda nemlendiricisi ile nemleniyor, evde ya da en iyi ihtimalle yeşil plastik döşeli parklarda oynuyorlar. Elleri pislenince ıslak mendillerle siliniyor, plastik şişelerdeki sulardan içiyorlar. Hamburger, kutu mama, bağışıklık güçlendirici içecek filan tüketiyorlar.
Güzel oğullarım benim.....
Geçen hafta sonu Sibel teyzemiz ve Umut abimizle birlikte kışın son karını kaçırmadan Kartepe'ye gittik. Çok sisli olmasına rağmen yarım saat kadar kızakla kaydı oğlum. Bayıldı tabi. Şimdi sürekli babasına "baba hadi kaymaya gidelim" diyor. Korkarım babasına benzeyecek bu çocuk :)))

Babasına benzeyeceğinin bir başka kanıtı da aşağıdaki fotoğraf. Daha fazla söze gerek var mı?

Bunun dışında Şubat'ın son hafta sonu oğlumu ilk kez bir oyuna götürdüm. Aslında tiyatro değil, Heidi çocuk operasına. Süreyya Operasının görkemli ortamından çok etkilendi oğlum. Ve ummadığım kadar çok keyif alarak ilk yarıyı seyretti. Özellikle danslı kısıma bayıldı. İkinci yarının başında anne eve gidelim diye tutturdu. 2 yaşını doldurmamış bir çocuk için beklediğimden fazla bile kaldığımız için çıktık. Artık gönül rahatlığı ile oğlumu tiyatrolara götürebilirim.
Çöpçü meselesine gelince...
Oğlum çöpçü amcaları seyretmeye bayılıyor. Sokağa çöp arabası girdiğinde heyecanla yanıma gelip "anne hadi, çöpçü amcalar geldi" diyor. Beraber camın kenarına gidip çöpçü amcalara bakıyoruz.. Turuncu araba, turuncu kıyafetler, yanıp sönen ışıklar, çöp konteynerini kaldırması, dökmesi... Dakikalarca izliyor. Gözden kaybolurken de bay bay diyip el sallıyor.
En eğlencelisi de, büyünce ne olacaksın dediğimizde verdiği cevap "çöpçü amca olucam"...
Ve söz verdiğim son konu; diyet.
Bunu buradan yazmam çok riskli, biliyorum. Ama kendime güveniyorum. Diyete başladım. Ama öyle zırt, diyeti, pırt diyeti değil. Adamakıllı bir diyetisyene gidip diyet listesi aldım.
Aynı zamanda spora da başladım, iş yerinin salonunda fırsat buldukça egzersiz yapıyorum.
Kendime bile şaşacak kadar düzgün diyet yapıyorum. Bugün tam 1 ay oldu. İnanılmaz ama 1 aydır hiç tatlı yemedim, tek bir yudum şarap içmedim. Sanırım 1,5 -2 kilo verdim. Az gibi görünüyor ama yağdan verdiğim için mutluyum ben. Hedef toplamda 11 kilo ama bu doktorumun hedefi. Ben 58'e düşsem razıyım. Amacım önlenemez kilo artışımın önüne geçmek.
Yaş ilerliyor, metabolizma yavaşlıyor. Bu gidişe dur demezsem, ipin ucu kaçacak gibi geldi bana.
Neyse işte durum bu. Sonuçları paylaşıyor olurum artık :)
Not: Bugün bizim 8. evlilik yıldönümümüz... Koskoca 8 sene bitti valla...

Cumartesi, Mart 14, 2009

çok yakında...

Diyet, çöpçü adam, doğum günü, opera ve kızak....

Perşembe, Mart 05, 2009

Mimocan* 2 yaşında, nice senelere...

Bana kendimi dünyanın en muhteşem kadınıymışım gibi hissettiren bu küçük adama "iyi ki doğmuşsun" diyorum...


Seni çok seviyorum anneciğim...





Oğlumun 2. yaşgünü...



Tam 2 senedir;



aklım evde kalmadan tek başıma sokağa çıkamadım...



yemek masasında 10 dakikadan fazla oturamadım...



4 saaten fazla deliksiz uyuyamadım...



4 katı her sabah ve her akşam şimdi 14 kilo olan bu küçük keçiyle indim ve çıktım...



akşam 9'dan sonra dışarda kalamadım...



sabahları dünyanın en güzel gülücüğü ve sesiyle uyandım..



akşamları dünyanın en tatlı öpücüğü ile uyudum...



mutfak tezgahında oturan bir ahtapot ile yemek yapmayı öğrendim...



2 yaşında bir çocuk tarafından rahatlıkla kandırılabildiğimi gördüm...



2 yaşında bir adamın annesine nasıl da yardımcı olabileceğini öğrendim...


Yazacak daha o kadar çok şey var ki...

Bir çocuk insanın ufkunu bu kadar mı değiştitir.?İnsanın hayatının değişmesi insanı bu kadar mı mutlu eder? 1 saniye bile pişman olmadım. Herkese tavsiye ederim :)

Poyraz şu sıralar "olmaz" modunda. Ne sorarsam sorayım, "olmaz anne olmaz" diye cevap veriyor. Hatta "Bu fiyata bu eşyalar olur mu, olur olur bal gibi olur" diyen reklam spotuna "olmaz, olmaz, olmaz diye cevap veriyor. Sınırlarımı test ediyor :) Yere su dökerse kızar mıyım, yatağından kafa üstü aşağıya inmeye çalışırsa ne yaparım? Hangi eşyalar atılabilir? Televizyonun üstüne çıkabilir miyim? Yemek masası ne kadar yüksek? Marketten hangi eşyaları alıp sepete atabilirim? Ne kadar ağlarsam annem istediğimi yapar?....

Ama aynı zamanda da o kadar duyarlı ve yardımsever oldu. Bana çamaşır toplarken yardım ediyor ve kendi çoraplarını götürüp çekmecesine koyuyor. Sofra hazırlarken yardım ediyor ve ne verirsem götürüp yemek masasına koyuyor. Yerleri silmeyi, süpürmeyi çok seviyor. Eve getirdiğim poşetleri alıp mutfağa götürüyor. Hatta geçen gün dizimi incittiğimde apartmanın merdivenlerinden çıkarken elimden tutup bana destek bile oldu.

Olmaz moduna ek olarak bir de "tendi tendi" modu var tabi. Kendi kendine su içecek, kendi kendine merdivenden çıkacak, kendi kendine yataktan inecek...vs.

Çok değişken ve eğlenceli bir dönem olduğunu söyleyebilirim. Hemen her akşam yeni bir şebeklikle beni gülme krizine sokuyor diyebilirim. Hatta bir gece uykusunda bile bana kahkaha attırmayı başardı. Bir gece uykumun arasında imdaaat diye bir ses duydum. Sesin Poyraz'dan geldiğini anlayınca yataktan fırladım ve odasına gittim. Manzara şöyleydi, Poyraz yatağın içinde dört ayak üstünde, kafa düşmüş, gözler kapalı uyuyor. Burnu tıkalı ve nefes alamadığı için bir yandan fork fork yapıp, bir yandan da imdat diye bağırıyor. Gülmekten çocuğu yataktan alamadım.

Bu aralar babasını fena halde kıskanıyor. Yanıma yaklaşmasına tahammülü yok. Bunu da şu şekilde anladık. Marketin otoparkından çıkarken babası arabayı kullanıyordu, arabayı geri vitese takınca her şöför gibi sağ kolunu benim oturduğum koltuğun arkasına attı ve geri gitmeye başladı. Koltuğu arkada ortada olan benim küçük erkeğim hemen babasının kolunu tekmelemeye başladı; "bırak o benim annem" diye. Şok olduk tabi, ben gülerken babası da bayağı bozuldu bu işe. Canım oğlum benim...

Her duyduğunu söyleme çalışıyor, her cümleyi tekrar ediyor ve ezberliyor. Tabi araya argo cümleler de giriyor ister istemez. Kendisinden olmayacak birşey istendiğinde "hadi lennn" diyor. Birisine birşey söyleyip de duymadığında, "alooo kime diyorum" diyerek tepkisini belirtiyor filan... Teyzemin kızı ona "Moda Çingenesi" adını taktı...

Şimdilik bu kadar, işe dönmem lazım. Çok ara verdim ama evde internetim yoktu valla.

Hepinize sevgiler,

Özlem

* Bu sabah "hadi Poyraz çıkıyoruz" dediğimde, "ben artık poyraz diilim" dedi. Nesin annecim dediğimde verdiği cevap şu "ben artık mimocan'ım". Küçük çocuğu olanlar bilir, Mimocan TRT Çocuk'ta Haberlik Programını Su Aygırı Hopisu ile birlikte sunan bir kuzu :)

Perşembe, Ocak 29, 2009

Kara kuzum 2 yaşında


Denizcim, ciciannesinin kara kuzusu.

Seni unutur muyum hiç?

2. yaşın kutlu olsun güzel kızım, ömrün boyunca yüzünden gülücük hiç eksik olmasın...


Ortaya karışık

Oğlum artık neredeyse 23 aylık koca bir delikanlı. Onunla birlikte vakit geçirmek gerçekten çok keyifli olmaya başladı. Geçen hafta sonu babamız İzmir'deydi ve tüm hafta sonu onunla gezdik, tozduk. Alışveriş merkezinde bağımsızlığını ilan etti ve "tendi tendi" moduna geçti artık. Kendi kendine yürüyecekmiş :) Elimi tutunca kolu ağrıyormuş ve eli terliyormuş.
-Anne ben tendi tendi yürücem. Tolum aarıdı, elim tededi.

Ha bu arada tendi tendi ama arkamdan gelecek. Ben onun peşinden dolanmayacağım. Sıpa büyüdü mü ne?

Tendi tendi meselesi sadece yürümeyle kalmadı tabi, tendi tendi yataktan çıkmak -ki bu kafa üstü düşme riski taşıdığı için ödüm kopuyor-, tendi tendi merdiven çıkmak, tendi tendi su içmek...

Düşmek deyince aklıma geldi, babası yokken gece uyandığında yanıma aldım. Ama her zaman çok özen gösterdiğim birşeyi nasıl olduysa, uyku haliyle unuttum ve yanına yastık koymadım. Sabaha karşı saat 5.20'de pat diye bir ses ve çığlıkla fırladım. Yatakla duvarın arasına düşmüş, gözleri kapalı, elleri havada ağlıyordu. Nasıl içim gitti anlatamam. Bizim yatak yüksek, nerden baksan 1 metre vardır. Kucağımda 30 saniye kadar şiddetli ağladıktan sonra uyuya kaldı.
O anda ne yapacağımı bilemedim. Yatağına bıraktım ama başından ayrılamadım. Uyandırsam mı, onuştursam mı diye çok ikilemde kaldım. Neyse sonuçta hiçbir şeyi yok tabi ama benim sinirim bozuldu bir kere. Sonradan araştırdım. Düşen çocuklarda bayılma veya kendinden geçme hali, ya da ağlamadan donuk donuk bakma gibi bir durum varsa o zaman endişelenmeliymiş. Siz yine de bu konuda en sağlıklı tavsiyeyi doktorunuzdan alın tabi.

Poyraz artık herşeyi soran, her derdini anlatabilen bir çocuk. Anne bu ne, bununla ne yapıyorsun, neden...? Onunla birlikte çevremde daha önce dikkatimi hiç çekmemiş ne çok detay olduğunu farkettim. Apartmanda her katta en az 6 tane elektrik kapağı olduğunu, karşı apartmanın giriş katında camda 2 tane arı şeklinde süs olduğunu, her gün önünden geçtiğim oto yıkamacının sembolünün kaplumbağa olduğunu ve hatta daire kapımızın önünde parmak girecek kadar bir delik olduğunu hep oğlum gösterdi bana.

Bir yerde okudum, şimdi hatırlamıyorum nerede okuduğumu. Çocuklar 5 yaşına kadar acayip yaratıcı, acayip hayal güçleri geniş oluyormuş. Düşünüş şekilleri, algılayışları bambaşka oluyormuş. 5 yaşından itibaren büyük oranda okul öncesi eğitime dahil olan, "eğitici" kitaplar okuyan, "eğitici" oyunlar oynamaya başlayan çocuklarda bu yetiler gittikçe azalıyormuş. Yani işin türkçesi, biz yetişkinler o olağanüstü yaratıkları olağan insanlara çeviriyoruz.
"Kırmızı güneş olur mu oğlum, hayır annecim inekler uçamaz..." vs şekillerde "eğittiğimiz" ve "doğruları" öğrettiğimiz çocuklar artık sadece bizim gibi düşünen, bizim farkettiğimiz detayları farkeden küçük insanlar oluyorlar.
Bunu biliyorum ama nasıl engel olacağımı henüz bilmiyorum. Bulursam yazarım, ya da bilen varsa paylaşırsa sevinirim.

Bu arada ben akşam yatıp, sabah kalkan oğlumu sabaha karşı mıkırdandığında yanıma almaya başlayarak -itiraf ediyorum bu daha çok bizim ihtiyacımızdı-, artık gece 2'den sonra hep yanımızda yatan bir çocuk haline getiridim. Bu durumun farkına varıp da değiştirmeye çalıştığımda gece aramızda geçen diyaloglar şu hali almaya başladı;

gece 02.30
- anneeeee
- efendim oğlum
- buvaya del
- (yanına gidiyorum) neden kalktın oğlum
- bez değiştir
bez değiştiriyorum, bu arada derin derin uyuyor. Ben de hiç ışık açmıyorum, hiç konuşmuyorum. Nasıl olsa uyuyor diye yatağına koyuyorum. Ama yatağına geri koyar koymaz, gözlerini bile açmadan;
-buvaya diil, ovaya (parmakla yatak odasını işaret ediyor)
-olmaz oğlum bak ne güzel yatağın var, aslan da bu yatakta seni istiyor zaten...
Aslana sarılıyor, ben yanında oturuyorum. Yoksa hemen dikiliyor. Kıpır kıpır 15 - 20 dakika yatağın içinde dönüyor. Sonra birden dikiliyor.
- anne buvası bitti, ovaya didelim...
Gözünden uyku akan, yorgun anne daha fazla direnmeden oğlunu da alıp yatak odasına yöneliyor :)
Tabi sabah onun sıcak öpücüğü ile uyanmak muhteşem. Ama bu durum ne kadar sürer, nasıl değişir hiç bilmiyorum.

Poyraz artık kurgu yapmaya, senaryo yazıp oynamaya başladı. Hergün yeni birşeyler oluyor, bu kadar ara verince yazmaya birçoğunu unuttum tabi.

Ama en son komedi şöyle oldu.

Babamızın doğumgünü akşamı evde şarap içiyoruz. Poyraz ben de içicem dedi. Olmaz oğlum, çocuklar şarap içmez dedim. Sonra da anlattım "bak tatlım, şarabı anneler içeeer, babalar içeeer, dedeler içeeer, ananeler içeer, ama çocuklar içmez" dedim. Etrafına baktı ve sallanan atını gördü. At? dedi. Ben de kısa kesicem ya, at da içer annecim dedim. Hadi içir dedi. Numaradan ata da şarap içirdik, güldük filan. 1 dakika kadar sonra baktım bizimki evde dörtnala koşup ihaha diye kişniyor. Ne oldu oğlum dedim. "Ben atım, bana şarap ver" demesin mi? Ne diyeceğimi şaşırdım. Bu kurgu bir lokma şarabı da haketti tabi :)

Doktorumuzun tüm ısrarlarına rağmen aylardır her resim yapma çabamız başarısızlıkla sonuçlandı. Kendini ifade eder, hayal gücü gelişir diyorlar ama ne yapayım? Benim oğlum resim yapmayı sevmiyor. Kesinlikle eline kalem kağıt almıyor. Çok ısrar edersem yanımda duruyor ama kalemleri elime verip, balon çiz, kedi çiz diyip duruyor.

Bunun yanında dans etmeye, şarkı söylemeye ve şarkı dinlemeye, konuşmaya, her nesneden farklı sesler çıkarmaya, tüm müzik aletlerine bayılıyor. Malzeme bu, bunu yoğuracağız artık :)
Son yazdığımdan beri yaptıklarımızı bir de resimlerle özetleyelim.

"Bana Bono diyin, ben rock star olucam..."

"Ali'yle oynamayı seviyorum. Bana kendi elleriyle balık yediriyor"
"Ama kaplumbağayı vermeyince, hem de ağzına alıp ısırınca çok sinirlendim"

"Tamam ya Poyraz, şaka yaptım. Hemen kızma, çıkar şapkanı da oynamaya devam edelim"


"Ne çıkarcam yaaa, gidiyorum ben"

"Anne sıkıldım artık fotoğraf çekmenden, poz moz vermicem yaaa"

"Ben baykuş oldum"

(Bu maske Tübitak'ın yayınladığı Meraklı Minik dergisinden çıktı. Tam anlamıyla verim alamasak da, Poyraz bu dergiyi çok seviyor. Tavsiye ederiz.)

Ve işte Hande'nin deyimiyle "İpek ve Dadaşlar", İpek önde, Güneş, Poyraz ve Ali de arkada. Tam bir çocuk kulübüne çevirdiğimiz Heybeliada Kafe'de...

Not: Bir resim hariç tüm resimlerde oğlumun üzerinde aynı kıyafetin olması tamamen bir tesadüftür. Elbette ki 1 aydır aynı şeyleri giydirmiyorum :)

Cumartesi, Ocak 10, 2009

Saat 03:30, çalışıyorum, oğlumu özledim...

Çok yorgunum. O kadar yorgunum ki, yorgunluktan bayılmak üzereyken hastaneye gidip serum takılacak kadar. Yorgunlukmuş, kan tahlillerim temiz çıktı. Yorgunluktur tabi, hem de en fenasından. Zihin yorgunluğu...
Gerçi bedenen de çok dinlenmiş sayılmam ya. Gecenin ayazında sırtımda ve dizlerimde battaniye çalışyorum. Bana şans dileyin de şu işi sorunsuz halledeyim.
Oğlumu almadım dün gece anneanneden... Ben gece çalışırken uyanmasın diye. Hasta da üstelik. Nezle ama yine de uyanır ve beni ister gece, biliyorum...
Umarım şu iş bir an önce biter de, sabah gider kuzumu alırım...

Perşembe, Aralık 18, 2008

Bayram, seyran karması

1 ay olmadan yazmayı başardım bu sefer :) Bütün gün bilgisayar başında çalışınca, akşamları bilgisayar görmek bile istemiyorum. Zaten bilgisayar da pek bana kalmıyor ya, benden daha meşgul insanların, benimkinden çoook daha mühim işleri var evde :P
Laptopu da her zaman taşımayınca, sonuç ortada.
Neyse efendim, sadede geleyim. Poyraz artık 21 ayını geçmiş bir danacık. Hergün yenilenen kelime dağarcığı ve düzelen dilbilgisiyle konuşmaya çalışıyor. Sürekli konuşmalarını videoya kaydedeceğim diyorum ama bir türlü yakalayamıyorum.
Ama unutmamak adına son konuşma çabalarımızı sizinle paylaşayım;
- uc uc bebebek, yas deeedi (uç uç kelebek, yaz geldi)
- Murtata (yumurta)
- 1 kelimenin 1 hafta içindeki evrimleşmesi; patapata, hoppapa, höppapa, höppaper (helikopter)
- ee doooot (kafa iki yana sallanıyor, yok demekmiş)
- omaşşş (olmaz)
- munu mana veeer (tahmin ettiğiniz gibi herşeyi istiyor artık)
- doydum bendeeee (sofraya oturur oturmaz :))
- anane mana paten al (abisine doğum günü hediyesi alınınca benim zirzop da istedi)
- dedemin ababası uf ooodu (arızalı arabalara hiç dayanamıyoruz)
- annem deeldii, abba sen dit (akşam ben eve gelince, ablasını hemen postalıyor)
Benzer kombinasyonlarda birçok kelime kullanıyor. Aklıma geldikçe yeni bir post yaparım.
Hiç durmadan birşeyler anlatmaya çalışıyor, kurgu yapıyor. Rol yapıyor, kandırmaya çalışıyor.
Resim yapmayı sevmiyor, kalemle hiç işimiz yok. Ama ses çıkaran herşeye bayılıyor ve müzik yapıyor, şarkı söylüyor.
Sevdiği her şeye ilk gördüğünde "bebaba (merhaba)" diyor, "bebaba düneeeeş, bebaba tediiii..." Oççada (hoşçakal) ve dülüdülü (güle güle) kelimelerini yerinde kullanıyor.
O anneannesinin aatın bopu (altın top), annesinin de baaabi (kalbi) :)
Aşağıda eskiden kalan birkaç resim var, koymayı atladığım.

Göztepe Özgürlük Parkı'nda abisiyle trene binerken.... Abimize bayılıyoruz, hastayız ona :)

Kemal Abi'mizin Ritm Atölyesi'nde çocuklarla ders yaptıktan sonra diğer müzik aletlerini de denerken. Ordan almak çok zor oldu onu.
Yoğurtçu Parkı'nda ördek ve kaz kovalarken. Ördekle kazın Yoğurtçu parkında ne iş vardı derseniz, ben de bilmiyorum.

Hiçbir fırsatı kaçırmıyor laptopumla oynamak için :)
Bayramda Ankara'ya iade-i ziyaret yaptık. Kahraman ailesi bizi süper ağırladı. Hem çocuklar beraber vakit geçirdi, hem de biz. Kesinlikle iyi oldu valla. Şimdi ilk hedefimiz baharda Bolu gölleri :)
İşte Ankara gezimizden notlar ve resimler...
- Ankara'da ilk kez araba kullandık, öğrendik ki bütün yollar Dikmen'e çıkıyormuş.
- Öğrendiğimiz bir başka önemli şey yolda şerit çizgilerine ihtiyaç olmadığı. 3 şerit genişliğinde yolda herkes beğendiği rotada gidebiliyordu valla
- Ankara'lıların sezgileri çok güçlü olsa gerek. Zira yollarda tabela pek yok, nereye sapacağınızı hissetmek zorundasınız.
- Dikmen'de hava 7 derece ve pırıl pırıl güneşli iken, Gölbaşı'nda -3 derecede dondurucu bir soğuk ve puslu bir hava olabiliyormuş.
- Kukla Kebap diye bir yer var, çocukla gidilebilecek en güzel restoran diyebilirim. Bizimkiler kukla aşkına hem yemek yediler, hem de çıtları çıkmadı.
Balonlardan kulak yaptık onlara, valla 3 gün oynadılar. Tabi arada patlayan, senin-benim kavgasında sönenler de oldu ama bolca balon çok işe yarıyor söyliiim...
Resim yapmayı çok seven yetenekli kızım Deniz'in hoşlanacağını düşünerek ona bir tahta aldık ama keçeli kalemlerle koltukları boyayınca çok üzüldüm valla. İşin tek komik tarafı, Deniz'in kalemle koltuğu boyadıktan sonra hata yaptığını anlayıp, peçeteyle koltuğu örtmesi oldu :)

Cicoşlar.... Kudurdular bu park yatağın içinde ...
Kuzular mutfak tezgahında, Özlem'in ayıklamaya çalıştığı hamsilerle oynuyorlar. Ama ne sevgi, sarıldılar, öptüler, bırakmak istemediler...






Tahmin edebileceğiniz gibi cicoşlar Kıvanç'a bayılıyorlar. E bayılırlar tabi, başka kimse onlarla iki büklüm çadıra girip çok sesli koro oluşturmadı tabi.

Poz verin dedik, poz verdiler. İşte dünya şekerleri...

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Anne - Çocuk buluşmaları

Yine bir dünya vakit geçmiş yazamayalı. Belki de yazmayalı. Anladım ki benim bu bloga yazabilmem için moralimin düzgün olması lazım. Değil mi ya? Kuzumun blogu, hiç de karamsar şeyleri haketmiyor. Üstelik o benim hayatımın da neşesiyken.
Bu yüzden bazen, bu aralar sıkça bu bloga yazamıyorum. Affola...
Yaz(a)madığım zamandan beri 2 hafta arayla 2 tane anne-cocuk buluşması yaptık. Birincisi bizim evde, ikincisi Gamze'lerde. Bu sebeple kendiliğinden geleneksel bir hale de dönüştü. Asıl amaç "kış geldi, çocuklar evde oynasın" iken, biz anneler olarak da birlikte vakit geçirmeyi özlediğimizi farkettik.
İlkinde Poyraz, Lara, Ali ve İpek (o bu oyunda fasulye daha ama olsun...:)) varken, ikincisine Piraye de dahil oldu.

Bir dahakine ısrarla Güneş'i de istiyoruz. Ayarla annesi :)

İlki daha ziyade bizim acemiliğimiz ve telaşımızla geçti doğrusu. İkincide herkes ve tabi ki çocuklar da daha rahattı. Olacak sanki, devam etmeliyiz...

"Ali ve Lara mandalina savaşında"
***
"İpek böceği babasının kucağında"

***
"Poyraz ve Ekim abisi (Piraye'nin yakışıklı abisi)"

***

"Ali, Lara ve Lara'nın annesi Sade"

***


"Poyraz ve Piraye"

***

"Lara ve Ali mandalinaları paylaştılar ama atı paylaşamıyorlar"

***

"Huysuz ve tatlı kadının kızı şekerpare Lara"

***

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Poyraz köyde...

29 Ekim'i haftasonuyla birleştirip babaanne ve dede ziyareti için İzmir'e kaçtık. Bundandır blogger yasağı kalkmasına rağmen blogumu güncelleyemeyişim. İzmir'den de 1 geceliğine Denizli'ye şimdilerde büyücek bir kasaba olan babamızın köyü Uzunpınar'a gittik.
İşte resimlerle küçük kaçamağımız...

İstanbul'da 3 gün aralıksız yağan yağmurdan sonra İzmir'de resmen bir bahar havası vardı. Bütün doğa da bu havaya uymuş gibiydi. Her yerde sarı sarı mandalinalar dallardan sarkıyordu. Kuşlar cıvıldıyor, güneş tatlı tatlı ısıtıyordu. Elbette ki oğlumun ilgisini en çok uğurböcekleri çekti. Onları aldı, elinde, kolunda dolaştırdı. Uçup gitmelerini izledi. Ve sonra bu hikayeyi her seferinde aynı heyecanla önüne çıkan herkese anlattı.

"ooböceci deeedi (uğurböceği geldi), pıtı pıtı pıtı (kolunda yürüdüğünü gösteriyor), pırrrrr ditti, aaaca (pırr diye uçmuş, ağaca konmuş)"


Köyde en çok ilgisini çeken şey traktör oldu. Hiç görmediği bu ilginç ve gürültü araca pencereden seyretmekle yetinmedi ve bindi. En az 15 - 20 dakika indiremedik. Bindi, inceledi, parmağını her deliğe soktu. Kornaya basıp ağzıyla beeep beeep sesi çıkardı. Çok da güzel traktör diyor ama şimdi tam olarak yazamayacağım. Akşama öğrenip, sonra yazarım :P

Hayatında ilk defa gerçek bir inek gören oğlum dehşete kapıldı. Görür görmez "büüüüt (büyük)" dedi. Herhalde resimlerden gördüğü kadarıyla kafasında daha ufak tefek birşey canlandırmıştı.
Resimde arka planda görünen yalaka dikkattinizi çekerim. Eski bir buzdolabı :) Gerçek bir köylü zekası örneği....


Mandalina bahçesinde mandalina toplayan Poyraz. Topladığı mandalinaları yemekten ziyade sıkıp suyunu fışkırtmayı veya soyduktan sonra ortasına parmağını geçirip sallamayı daha çok sevdi. Tüm giysilerimiz mandalina lekesi içinde. Canı sağolsın oğlumun, lekesiz çocuk giysisi mi olurmuş :)
Poyraz "o o oooo ve gıdıgıdak" beslerken. Büyük amcamızın kırdığı cevizleri yemek yerine tavuklara verince, tavuklar coştu tabi. Arada oğlumun tatlı parmağı da kaynadı tabi bu arada :) Kümesin önünden onu zorla koparabildiğimde başparmağınının kanadığını farkettim. Küçücük bir yara idi, muhtemelen canı da pek acımadı. Köye gidip de tavuk tarafından gagalanmadan dönmek olur mu?
Şimdi önüne çıkan herkese parmağını gösterip "gıgı gıdaaak ham, anane ımmmahhh (tavuk parmağımı ısırdı, anneannem öptü)" diye anlatıyor.
Burası da 1 gece kaldığımız büyük halanın evinin önü. Bu tatile kadar sadece 1 tane halası olan oğlum, 3 tane daha hala ile karşılaşınca kafası karıştı. Bir ara 10 m2 bir odada 16 kişi yerde oturuyor ve herkes Poyraz'ı kendine çekip "ben senin halanım, hala de bakiiim" veya "ben senin amcanım, amca de bakiiim" diyordu. Oğlum da şaşkın şaşkın "ala ve amca" deyip durdu.
Gün içinde o kadar az uyudu ve o kadar çok yoruldu ki, belki de temiz ve serin havanın (aynı zamanda 10 kiloluk yün yorganın da tabi) etkisiyle sabaha kadar deliksiz uyudu.
Ailenin 3 kuşak erkeğinin önünde resim çektirdiği ev, dedemizin doğduğu, yıllarca yaşadığı, büyüdüğü ev. Ne yazık ki dededen sonra büyük babaanne de ölünce ev kaderine terk edilmiş. Köyde kalanlar da yoksunluktan eve bakamamışlar. Şu anda harap ve kullanılamaz halde.
Neticede yorucu ama kesinlikle keyifli bir seyahat oldu. Poyraz bu sefer net olarak uçağa bindiğini anladı. Havalanırken ve inerken pencereden dışarı bakıp evleri, gemileri, arabaları seyretti.
Acayip hareketlendi, kaydıraktan kendi kendine çıkıp kaymayı öğrendi. Hatta artık düz kaymak sıkıcı olmaya başlayınca, yüzüstü kaymaya başladı.
Dili hergün katlanarak çözülüyor. Resmen derdini anlatıyor. Sayamadığım kadar çok kelime kullanıyor. Hepsi herkes için anlaşılır olmamakla birlikte konuşuyor denebilir. Kelimelerle anlatamadığı şeyleri seslerle ve hareketlerle kesinlikle tarif edebiliyor. 2-3 kelimeli cümleler kuruyor.
Son olarak dün geceki olayı anlatıp bitireyim...
Saat sabaha karşı 04:00 civarı...
Poyraz – Anneeeee del...
Anne – Geldim oğlum, noooldu (poyraz’ın başı okşanır)
Poyraz – (Derin bir iç çekerek) Anne deeeedii, hovhov dittiiii.... (anne geldi, köpek gitti)

Sanırım benim oğlum artık korkulu rüyalar görüyor. Sanırım benim oğlum artık bebeklikten çıkıp, çocuk olma yolunda hızla ilerliyor. Bugün tam 20. ayını doldurdu. 4 ay sonra 2 yaşında koca bir adam olacak. Ve ben de 2 yaş daha yaşamış ama asla yaşlanmamış çooook mutlu bir anne olacağım.
Darısı hepinizin başına....