Pazar, Mart 28, 2010

Kara kedi ve şans!

Poyraz kendine bir TV koltuğu yaptı. Çizgili pijamalarıyla oturduğu için protesto ettiğim ve resmini çekmediğim babası da arkada TV koltuğunda oturuyordu. Poyraz'ın kendisi için bulduğu metod da bu işte :))) Nasıl ama çok yaratıcı di mi?

Yakışıklı oğlumun bu takımını çok sevdiğim için Piroş'umuzun doğum gününde de giydirdim. Bahçede kediyle oynarken de birkaç pozunu çektim. İşte mini defile fotolarımız.


Zavallı şanssızlık etiketli kara kedimiz ve ne mutlu ki bunu bilmeyen ve kara kedileri bu sayede hep çok sevecek olan benim oğlum. Çoook sevdiğim bir aile dostumuz "ben hayatta en çok kara kedileri, domuzları ve kargaları seviyorum" derdi. Ben de oğluma onları sevmeyi öğreteceğim.
Kara kediyi sevdik, bunu başardım. Domuzlar için kimi fikirlerim var, fiziksel olmasa bile onları da seveceğine eminim. Ama balkondaki tüm soğanlı bitkileri yiyen komik kargalar ve bu yüzden onlara sürekli kızan babamız yüzünden kargalar konsunda biraz daha çaba harcamam gerekecek sanırım :)
Ve Piraye'nin doğum gününden kareler :)

"Kim koydu bu pastayı bu kadar yükseğe yaaa, zaten Piroş'un yanında boy kompleksine giriyorum. Bak mumları da üfleyemedik, rezil olduk yine kıza. Ama merak etmeyin ilerde onu öpeceğim boya da gelicem ben. Duydun mu Talat amca?"
***
"Kırmızılar da çok yakışmış ama Piroş'a. Mutlu yıllar Piraye!"
***
Bu da cimcimemiz İpek...
***
"Al işte abla kardeş olduk resmen, neyse bunun 10 yıl sonrası da var"
***
"İpek boyuma daha uygun sanki. Ama ben onun enerjisine yetişemem yahu"
***
Bu da istedikleri çadır açılmadığı için tavır alan Poyraz ve Tuna. Yakalayamadığım ilk görüntü öyle komikti ki, gülmekten çekemedim.
İşte bir hafta sonumuz daha böyle geçti. Herkese şu değişken bahar havasında önce sağlık sonra da bolca neşe diliyorum....

Cuma, Mart 26, 2010

Gökyüzü sert mi? Yumuşak mı?

- Gökyüzü sert mi, yumuşak mı anneee?
- Sence?
- Sert, kesin sert....
- :)))

****************

- Anne beni kucaaana al
- Ama söz vermiştin, 2 katı sen çıkacaktın. Söz verince tutmak gerekir
- Tutamıyorum anne, sözüm kaçtı....

****************

- Anne dur kilodumu çekme, pipime bakıcam
- ?
- Hmmm, güzelmiş. Ama hala Ulaş'ınki kadar büyük değil
- ???? :))))))))))))

****************

Saat 04:00 ve uykumu en tatlı yerinde bölen daha tatlı bir ses
- Anneciiiim, lütfen bir dakika yanıma gelir misin?
- (haydaa bu ne kibar bir davet böyle, hayırdır inşallah) geldim oğlum
Dümdüz sırt üstü yatmış, yorganın dışında sadece kafası ve yorganı tutan minik parmaklar görünen çooook mülayim ve gülümseyen bir yüz
- Ne oldu oğlum?
- Farkında mısın, ben yalnız yatıyorum?
- Eeeee?
- Lütfen yanıma yatar mısın birazcık? Ben uyandım ve sen yanımda olmadan nasıl tekrar uyuyacağımı bilemedim.
- Oğlum gecenin bu saatinde benim azğım bile bu kadar laf yapmaz, hadi yatalım bakalım. Ama sus da uyu.

Aynı anda içerden diyaloğu duyan babası;
- Oha beee. Benim hiç şansım yok :))))

****************
Televizyonda minik bir bebek
- Anne televizyondaki minik bebeğe bak, ne kadar da tatlııııı
- Canım oğlum sen de benim bebeğimsin
Sarılıp öpüşüyoruz bu arada...
- Ama ben bebek değilim ki...
- Olsun sen benim her zaman bebeğim olacaksın.
- Sen de benim bebeğimsin annecim.
- Oğlum ben kocamanım ama
- Olsun ama aynı bebek gibisin
- :))))))))

Yine diyaloğu mutfaktan duyan babası;
- Ben bununla hayatta yarışamam...

İşte böyle sevgili arkadaşlarım...

Oğlumla son diyaloglarımız aynen bu şekilde.

Aşağıda da geçen hafta sonunda parkta çektiğimiz fotolar var. Cümbür cemaat, çoluk çocuk Yoğurtçu Parkı'nda idik. Tam 4 saat baharın gelişini kutladık. Kum havuzunda oynadılar, saklambaç oynadılar, köpeklerle oynadılar....
Çok eğlendiler çok. Tabi biz anneler de çok keyif aldık.
Acele bahar gelsin.

-SON-


:)



Cuma, Mart 05, 2010

Poyraz 3 yaşında...

Tırtıl Çocukevi'nde arkadaşlarımızla kutladığımız harika doğum günü partisi. Okuldaki herkese emeği için bir kez daha teşekkürler...

Doğum gününün en komşk yanı, torbalar dolusu harika oyuncak gelmesine rağmen Poyraz'ın en çok pastanın üzerindeki renkli plastik balon süsleri sevmesiydi. Tam karşılığı; "çocuk işte" :)))

Ateş ve Poyraz
***


Hande teyzesi ve Kurtuluş amcasının aldığı ve oğluma çoook yakışan gömlek ve süveterle bir resim.
***

Tüm arkadaşları...
***



Ali ve Poyraz, pasta başında...
***


Pastamız kesiliyoooor
***
Ateş hediye veriyor
***

Zeytin gözlü Rana...
***
Selin arkadaşımız
***
Prenses Defne :) (Adını sorunca aynen böyle cevap veriyor)
***


Doruk ve Poyraz
***

Efe hediyesini verirken
***
Metin Oktay ve Poyraz
***
Sanırım hayatı boyunca unutmayacağı yegane kişi Pamir :)
***
Küçük Kemal (grubun en küçüğü, adı da böyle kaldı)
***

Ve çağla gözlü oğlumun maviş öğretmeni, Filiz Öğretmen...
***
Bu da en sevdiğimiz öğretmenlerden Ezgi öğretmenimiz
***

Elbette ki Güler ablamız da bizi yalnız bırakmadı
***

3 senede nereden nereye...

Gerçekten sadece dakikalar geçmiş gibi, seni kucağıma ilk verdikleri an ile bugün arasında...
Ben burnumu yanağına değidirip kokunu içime çekmeye çalışırken, sen de o minnacık ağzınla meme arıyordun.

Ben seni emzirmeye çalışıyordum, acemi bir anne olarak. Sen de var gücünle emip hayatta kalmaya...

Eve gelmemizle beraber birbirimize anne ve oğul olmayı öğretmeye başladık. Güle oynaya, bazen ağlaya sızlaya bu günlere geldik işte.

Hangi ara yürümeye başladın, ne zaman benimle laf yarıştırır oldun hiç hatırlamıyorum...

O kadar hızla geçti ki zaman.

Herhalde bundan sonra 3'er 5'er çıkacağız yıl basamaklarını, bir de bakacağım o güzel gözlerinin içi gülen bir delikanlı var karşımda :)

Canım oğlum gerçekten iyi ki doğdun, gece seninle koyun koyuna uyumak bile herşeye değer. O minnacık kollarını boynuma dolayıp, kafanı omuzuma dayadığın anlar sonsuza kadar sürsün istiyorum.

Umarım çok sağlıklı ve dilediğince yaşadığın bir yaşamın olur. Bunun için ben elimden geleni yapacağım, söz....

Cuma, Şubat 19, 2010

Farkında mısınız?

Farkında mısınız, bahar geliyor? Bugün ilk cemre havaya düştü. Baharın müjdecisi, yenilenmenin, uyanışın, doğanın yeni bir şölene dönüşmesinin ilk işareti verildi.

O klimalı ofislerdeki, yüksek paravanlı kübiklerinizden bakınca bahar görünüyor mu? Bugün raporluydum, evin içine kadar vuran güneşte kitap okudum. Bugün daha bir mutluyum sanki. Sonra oğlumu okuldan, daha hava kararmadan alabildim. Giderken bir apartmanın bahçesinde dalları yere sarkan bir mimoza ağacı gördüm. Sapsarı mimozlar, nasıl coşkulu. Uzun uzun seyrettim. Biz yılda 2 hafta tatili bekleyerek çalışırken, doğa uyanıyor. Bizim apartmanın bahçesindeki ortancalara pıtrak pıtrak tomurcuk vermiş. Kuşlar bir başka ötüyor gibi geldi bana.

Sonra ağır bir hüzün çöktü. Yaşamımı belli bir standartta sürdüreyim, oğluma iyi bir gelecek hazırlayabileyim, ev alayım, araba alayım da rahat edelim derken hayat bensiz akıyor gibi geldi. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıp, onun için mücadele ediyorum. Ama şimdiden insanca yaşamayı çoktan unutmuş durumdayım. Çalışma saati 4-5 saat olsa, daha çok insan para kazansa, kalan vakitlerinde insanca yaşayabilseler bu çark dönmez mi? Üretim mi durur? Patronlar (ki benim dünyamda yerleri yok) daha az kazandıklarında hayat mı durur? Yoksa Amerika'ya verdiğimiz sözleri mi tutamayız? Yoksa IMF bize kredi mi vermez?

Yav şimdi insanlıktan çıkmış bir halde yaşamıyor muyuz? Güneş görünür hale gelmeden ofislere giriyor, güneş batınca da çıkıyoruz. Oğlumla arada vakit kalırsa oynuyorum, kocamla yorgunluktan mecalimiz kalırsa sohbet edebiliyorum, ailemi -ki çok yakınımda oturuyorlar- 2 haftada bir görüyorum.

Kendimi çoktan geçtim, utanmazlık etmeyeyim. Adamlar, kadınlar hatta çocuklar 60 küsür gündür Ankara'nın ayazında başka bir dünya mümkün diyerek mücadele ediyorlar. Analar okul eteği, babalar marketten süt çalıyor evlatlarına bu memlekette. Çok yakınımda birisi, bir ana, hasta oğulcuğu üşütmesin diye yaktıkları sobadan zehirlenip, koyun koyuna toprak altına girmediler mi?

Yav ne için? Kim için diye sormaz mı insan? Herkes mi uyuşturulmuş gibi bu çarkı döndürmeye çalışacak? Kimse "bir durun yahu" demeyecek mi?

Kaç bahar geçti bu şekilde farkında mısınız? Kaç bahar daha geçecek?
Özlem

hastalıklar, hastalıklar, hastalıklar...

Çok sıkıldım bu konuda konuşmaktan da, yazmaktan da. Ben Ekim sonundan beri, Poyraz 15 Aralık'tan beri neredeyse hiç iyileşemedik. Babası da ara sıra bize katıldı.
En son geçen perşembe akşamı başlayan yüksek ateş ve kriz haline gelen öksürük nöbetleriyle uğraştık. Ateş 4 gün sürdü, sonra sadece öksürük kaldı. Salı hala öksürük geçmeyince doktora götürdüm. Sonuç; bronşit. Şimdi maskelerle, spreylerle redavimiz sürüyor.
Çarşamba ben öksürük krizleriyle doktora gittim, nefes almam zorlaşmıştı. Ve süpriz sonuç; ben de bronşit olmuşum.

Poyraz 1 haftadır okula gitmiyordu, bugün artık çok sıkılınca yolladım, öksürüğü de oldukça azaldı. Ben de dün ve bugün için rapor aldım, evde dinleniyorum.

Her iki doktorun da söylediği ortak birşey var. Bir vürüs var, oldukça yaygın. Üst solunum yolları diye başlayan enfeksiyon, hemen ciğerlere yapışıyor. Öksürük 1 ay bile sürebilirmiş.

Bu arada boyu 95,5 cm olan oğlum, hastalıkla beraber 14,200 kg'a düşünce zayıf, kaburgaları sayılan bir çocuk oldu. Hala sınırın altında değil ama, yemek konusunda biraz daha dikkat edeceğiz :)

Bu arada bu sürecin yuva ile birlikte başlayan, kaçınılmaz bir süreç olduğunu net bir şekilde öğrendik. Yuvadaki arkadaşlarının annesi ile konuştum, onlarda da durum benzermiş. Öğretmeninin söylediğine göre ise her hafta en az 3 çocuk hastalık yüzünden okula gelemiyormuş.

Bağışıklığının gelişeceğini ve bu süreci baharda atlatacağımızı umarak, sağlık haberlerine bir son veriyorum.

Poyraz'dan son birkaç komik anektod aktarayım.

Poyraz artık herşeyi başka bir gözle izleyen bir çocuk oldu. Daha önce defalarca kez seyrettiği Bambi - 2'yi seyrediyordu dün. Seyredenler bilir, Bambi'nin 1942 yapımı ilk bölümünde Bambi'nin annesi avcılar tarafından vuruluyordu. 2007 yapımı 2. bölüm ise, Babmi'nin babasıyla yaşadıklarını konu ediyor. Poyraz her ikisini de çok kereler seyretmiş olmasına rağmen, Bambi'nin annesiyle ilgili hiç soru sormamıştı. 2. bölümün bir yerinde, Bambi'nin ormanda prens olan babasının bambi'yle yeterince ilgilenemiyor oluşu ve bambi'nin aslında daha küçük bir çocuk oluşu sebebiyle, ona bir tür bakıcı anne bulması anlatılıyor. Bambi de babasıyla kalmak istediği için bu duruma isyan ediyor ve "keşke senin yerinde burada annem olsaydı" diyerek ağlamaya başlıyor.
Bu sahneyi izleyen Poyraz (abartmıyorum) aynen şunu söyledi;
"Bir çocuğun sadece babasıyla kalmak zorunda olması ne büyük bir haksızlık"
Uzun süre gerçekten bunu mu söylüyor diye anlamaya çalıştım ve aynı şeyi birkaç kere söylettim. Gerçekten artık bambaşka bir gözle seyretmeye başlamış dünyayı.

Bu sabahki mesele ise gerçekten komik;
Sabah uyandı, yanımıza geldi. "Anne hani bir şarkı vardı, o nasıldı" dedi. "Hangi şarkı?" dedim.
"Hani ben arabadan fırlamıştım, bir amcayla konuşuyordum. Sen ve anneannem benim peşimden geldiniz ya, o zaman çalan şarkı" dedi. Ben de hatırlamaya çalışıyorum ama aklıma hiç böyle bir sahne gelmiyor. "Ne zaman oldu bu oğlum, nerede oldu" diye konuyu açıklayıcı srular sormaya çalıştım. "Rüyamda anne, az önce oldu ya" dedi. Gülerek; "annecim ben senin rüyanı nereden bileyim, o senin gördüğün bir rüya sadece" dedim. Şaşkın gözlerle bana baktı ve "nasıl bilmezsin anne, rüyamda sen de vardın ya" dedi. Bakalım ne zaman kavrayacak rüya olayını :))

Rüya demişken bu aralar sıklıkla yaşadığımız, adı bilimsel olarak "gece terörü" olan ama benim "gece kabusları" demeyi tercih ettiğim bir durum var. Bu yaşlarda başlayan, kimi zaman 1 yılda atlatılan, kimi zaman da 8-9 yaşına kadar süren bir süreç bu. Alsında hepimiz bir şekilde çocukken yaşamışız, az veya çok. Günlük yaşamında yaşadıklarından, gördüklerinden artık daha fazla etkileniyor. Korkuyu, tehlikeyi daha kolay seziyor. Okuduğumuz bir kitapta, seyrettiği birşeyde bize son derece sıradan ve hatta masum gelen kimi şeyler, onları bambaşka etkileyip, kabusa dönüşebiliyor. Geçici bir süreç olduğunu ve gelişimin bir parçası ve aşaması olduğunu bilip ona göre davranıyorum.

Ama bu süreci tetikleyecek kimi şeylere daha fazla dikkat etmeye başladım. Kitaplardaki yaş sınırlarını çok genellenmiş sanırdım ve Poyraz'a ilgisini çektiği sürece birçok kitabı okurdum. Mesela dün akşam üzerinde 4+ yazan bir kitap okudum, hayvanların savunmaları isminde. Gece "alın şu yılanıııı" diye bağırarak uyandı. Ya da uyanmadı bilmiyorum, hemen yanına gittim. Gözleri kapalı bağırıyordu. Kucağıma aldım sakinleşti, uykusunu da açmamaya çalışarak biraz kucağımda tuttum. Sonra yatırdım, gözlerini açtı ve "lütfen yanımda yat" dedi. "Tabi annecim" dedim ve o yeniden uykuya dalana kadar yanında yattım.

Sanırım bir süre daha geceleri ben evde odalar arası mekik dokuyacağım. Seyrettiklerine ve okuduklarına daha fazla dikkat edeceğim. İhtiyacı olduğunda yanında olacağım, herhalde atlatırız diye düşünüyorum.

Tabi bu süreç genetikse vay halime, zira ben ilkokul çağlarımda bile korkup annemlerin yanına gittiğimi bilirdim :)

Bu seferlik bu kadar, herkese sağlıklı günler diliyorum...

Perşembe, Ocak 28, 2010

Non-ideal anne

Mail grubumuzda "dayatılmış ideal annelik" kavramını tartışıyorduk da. Ben de kar tatilinden dolayı evde iken birkaç şey yazdım, ancak şimdi bloga koyabiliyorum.

Çocuğa yeterince zaman ayıramayan meşgul ebeveynler olduğumuza inanınca, ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Bu boşluğu bir takım "aktivite" veya "oyuncak"larla doldurmaya çalışıyoruz, üstelik kendimizi de mutsuz hissediyoruz.

Ben Poyraz bana her, "anne benimle oynar mısın" dediğinde, eğer onunla oynayamayacak durumda isem, neredeyse kahroluyor ve çocukta kimbilir ne travmalar yaratıyorum diye içim içimi yiyordum. Sonra bu gündem açılınca, annem ne yapardı diye düşündüm. Zira ben pek öyle mutsuz bir çocuk değildim ve şu andaki ortalama halimden de oldukça memnunum.

Annem almanyada işçi olarak çalıştığı için ben 40 günlükken çalışmaya başladı. Hayatımın ikinci 40 gününde bana babam baktı. Sonra 8 ayı doldurana kadar, teyze, anneanne, babaanne ve dedeler dönüşümlü olarak geldiler. 8 ayı onlar tamamlayamadı tabi. İnanmayacaksınız ama annem sabah 6 vardiyasını almadan önce saat 4'te beni uyandırır ve kapı kapı dolaşıp kim uygunsa beni ona bırakırmış. Umarım yaşıyordur, bu sayede bir tane Yunanlı cici annem de olmuştu. Neyse yasal olarak yuvaya başlama zamanı olan 8 ayım dolduğunda beni neredeyse maaşının tamamını verdiği bir özel yuvaya bırakmış. Ama ne yuva, "bazen sabah bıraktığım gibi buluyordum" der annem. Altımı bile değiştirmezlermiş. Annem akşam dönüşte beni alır, eve gelir. Bir yandan benimle ilgilenirken, bir yandan da akşam yemeğini hazırlarmış. Ben annemin benimle öyle uzun uzun oynadığını bilmem, kimbilir belki de bundandır benim her işimi kendi başıma yapmaya çalışmam. Annem beni uyuturken uyuyakalırmış, babam da tüm gün fabrikada çalışmış olmanın yorgunluğu ile salonda sızarmış. "Çok bilirim" diyor annem, "akşamki kıyafetlerimle sabah uyandığımı".

Ama beni sevdiklerini ben hep hissettim, sanırım önemli olan da bu. Ben o yuvalarda kendimi hiç terkedilmiş hissetmedim. Hafta sonu olduğunda beni de alarak (hatta sonra küçük kardeşimi de) gezerdik hep. Hava soğuksa ev gezmelerinde, değilse dışarda. Kendilerini hayattan yalıtmadılar, bizim yüzümüzden. Ha ne zaman ki kardeşim doğdu, annem işi bıraktı ve kendini bize "adadı", işte o zaman mutsuz bir kadın oldu. Hayattaki tem amacı biz olduğumuz için de, bizimle yaşadığı en ufak bir sıkıntı onun için 10'a katlandı.

Babam ise her zaman çok sevdiğini gösterdi. Bana hep güvendi. Bana hiç kız çocuğu muamelesi yapmadı, hep bir insan olarak karşısına aldı. Dertleştiği de oldu, bolca şakalaştığı da. Priz tamir etmeyi de öğretti, boya yapmayı da. İlk dünya kalsiklerini de o aldı bana, dünya görüşümü oluşturan ilk Aziz Nesin'lerimi, Yaşar Kemal'lerimi de...

Neyse işte "Kaliteli zaman geçirmek" o kadar da zor ve gizli formüllerle tanımlanmış birşey değil sanırım. Rahat olalım :)

Salı, Ocak 26, 2010

3 yaşında kar gördü :)

Evet oğlum 3 yaşını doldurmasına az bir zaman kala lapa lapa yağan karla tanıştı ve çok sevdi. Geçen sene puslu bir havada Kartepe'de yarım saat kızakla kaymıştı ama kar öyle kötüydü ki, çocukta kar kavramı bile oluşmadı. Neyse bu seferki kar en azından oğlumu mutlu etti, özellikle de dün yağan kar.

Önce dışarda pek oynanası kar olmadığı için balkona çıkıp karlarla oynayarak idare ettik.



Ama sonra sahile inip bir kardan adam bile yaptık. Gülmeyin, sıradan bir kardan adam yapmanın nesi var ki? Bu post modern bir kardan adam :)))
Yoksa babamız harika kardan adam yapar...

Sıkı sıkı sarmaladım küçük sümüklü böceği, neyse ki hava güneşli ve rüzgarsız idi.

Çok fena gıcıklı bir öksürüğü var Poyraz'ın. Uykusundan uyandırıyor resmen. Kekik, adaçayı ve ıhlamur şimdiye kadar denediklerim. Bakalım ne kadar sürecek.
Ama enerjisi yerinde, hatta enerji fazlası var. Dün akşam yüksekten atlamayı keşfetti. Beline kadar gelen bir sehpaya çıkıp çıkıp atladı.
ÇIKIYORUM!
ZIPLIYORUM!
VE UÇUYORUM!

Perşembe, Ocak 21, 2010

Hastalıklar hedef saptırdı

Bir önceki yazımda belirttiğim hedeflerden, bloguma daha sık yazma maddesini daha şimdiden beceremedim. O kadar özeniyorum ki sık sık yazanlara, günlük tutar gibi çocuklarıyla yaptıklarını koyanlara... Neyse dediğim gibi bu yıl daha verimli olsun diye elimden geleni yapacağım.

Eski yılı uğurlayıp, yeni yılı karşıladığımız günlerde Ankara'da olduğumuzu yazmıştım. Yazının sonuna resimleri ekleyeceğim.

Poyraz artık neredeyse 3 yaşında 14,5 kilo, 95 cm bir çocuk oldu. Sabah 8.30 - akşam 18.30 arası yuvada. Akşamları eve gelmemizle yatması arasında geçen 1,5 saatlik süreye dünyayı sığdırmaya çalışan, yorgun bir adamcık :)

Şimdilerde hevesle kar bekliyor oğlum. Avrupa'yı esir eden kara kışın, en azından lapa lapa kar kısmı bize de uğrasa da oğlum arabanın üzerinde buz tutmuş incecik tabakayla kar niyetine oynamaktan vazgeçse.

Ve söz verdiğim gibi resimler...

Ankara'nın Kuğulu Parkı'nda 2 küçük afacan kuş besliyorlar.

***


Abileri de onlara abilik ediyor

***

Gençlik Parkı'ndaki tarihi lunapark. Hava o kadar soğuk ve rüzgarlı idi ki, ancak kuzuları bir oyuncağa bindirip kaçtık. Şaka değil resmen koşarak uzaklaştık.

***
Bu da küçük kara balık Deniz...

***
O kadar güzel oynadılar, o kadar güzel eğlendiler ki, yemekten sonra birer dondurmayı hakettiler.

***
Dondurma yeme acemisi oğlumun suratı görülmeye değerdi :))

***

Yakışıklı abisi, o abi olduğu için 2 top haketti :)

***

Bu da dondurma yeme üstadı Deniz. Sütü pek tercih etmediği için, neredeyse 9 aylıktan beri dondurma yediğini bu resim ile ispatlayabilir değil mi? Yav 3 yaşında bir çocuk tek bir damla bile dondurma dökmez mi üzerine?

***
4 günün yorgunluğu sonrasında kalkılan bir sabah ve çizgi film izleyen 2 uykulu kuzucuk.

***
Yolda sadece bolunun en yüksek yerlerinde kenarlarda kar vardı. Belki bu sene de İstanbul'da kar olmaz diye Anı abimiz Ogo'suyla biraz kartopu oynadı.

***

Yılbaşı gecesi yaşanan heyecanlı hediye paketi açma merasimini atlamayalım. Özlem teyzemiz o kadar çok şey alıp paketlemiş ki, bir ara hangi hediye kimin karıştı :)
Zaten işin eğlenceli kısmı da bir gizemi çözer gibi o paketleri açmak değil mi?

Salı, Ocak 12, 2010

2010 hedefleri

İlk defa dışa açık bir hedef deklarasyonu yapıyorum. Bunun getireceği herşeye de hazırım :)
Yapabilirsem ne ala, yapamazsam da canım sağolsın...

1- Bloguma daha sık yazı yazacağım
2- Haziran sonuna kadar 55 kiloya düşeceğim
3- Daha çok kitap okuyacağım, fırsatım yok demeyeceğim
4- En az 1 çeşit kurabiyeyi harika yapıyor olacağım
5- Poyraz'ı da alarak bir yurtdışı seyahati yapacağım
6- Evren'le Derya'yı Antalya'da ziyaret edeceğim
7- Anı'ya piyano dersi aldırmaya başlayacağım
8- Daha çok hayır diyeceğim
9- Daha az keşke diyeceğim
10- Süpriz hedef...

Hastayız hasta...

Cumartesi hafif bir burun akıntısı, pazar hafif burun akıntısına eşlik eden bir öksürük ve pazar gece hepsinin şiddetlenmiş haliyle 39,5 derece ateş.
Dün doktor amcamıza gittik, viral enfeksiyon dedi. Akşam 7 gibi anneannede tekrar ateşlendi, ilaç verdim yarım saat sonra düştü ateşi. Ama ateş titremeyle geliyor, insanın içi acıyor. Akşam 23 gibi tekrar ateşlendi ama bu seferki ateş nasıl inatçı. Aradan 6 saat geçmediği için ilaç da veremedim. Saat 1'de verdim ilacı ama ateşi ancak 2'de düştü ve uyuyabildi. Şimdi iyi, ateşi yok. Ama öksürüyor ve hapşırıyor. E doğal olarak da yorgun biraz. Çizgi film izliyor. Bakalım bir sonraki ateş atağı ne zaman?

Bu arada ben de 2 aydır sinüzit ile uğraşıyordum. Tam 5 kutu antibiyotik aldım, bana mısın demedi. Sürekli bir halsizlik, burun akıntısı ve baş ağrısı. Artık dün sinüs tomografisi istedi doktor ve tombalaya 1 kaldığını farkettik :) 4 çeşit sinüsten sadece 1 tanesi açık, diğerleri olduğu gibi iltihaplı ve kanallar da kapalı. Sonuç; ameliyat olmam gerekiyormuş. Yav ameliyattan çekinmiyorum da, sonrasında o buruna taktıkları tamponlar var ya, onlar beni bitiriyor.

Neyse işte, bizim cepheden notlar bunlar. Niye mi yazdım? Evdeyim, yorgunum ve de canım sıkkın haliyle. Sadece paylaşmak istedim :)

Hepinize ama özellikle kuzularınıza çooook sağlıklı günler diliyorum...
Özlem

Cumartesi, Ocak 09, 2010

İki arada, bir derede...

Yılbaşı yazısı yazmak ve yılbaşı tatilimizden fotolar koymaktı niyetim. Ama gerçekten fırsat bulamadım.
Şu kadarını söyliiim, abimizi de alarak Kahraman'lara konuk olduk. Çok da iyi yaptık, kuzular nefis eğlendi. Abi onları harika coşturdu. Biz de hasret giderdik. Detaylar resimli postta gelecek.

En son komedimiz mevsimler. Poyraz mevsimleri say bakiiim. "İlkbahar, sonbahar, kışbahar, yazbahar"
Benim oğlum küresel ısınmaya uyum sağladı bile. 9 Ocak'ta hava 19 derece olursa, kış da kışbahar olur tabi...

Bu arada bir erkek çocuk annesi olmanın bir faydasını daha gördüm. Ankara dönüşü, tam TEM gişelerden çıktık, İstanbul girişindeyiz. Poyraz Bey'in çişi geldi. Ama duracak yer yok ve bilen bilir bu durum maksimum 30 saniye içinde çözülmesi gereken bir krizdir. Boşalan bir pet şişe, kazasız ve eğlenceli bir çözüm oldu. Umarım bu eğlenceyi alışkanlığa dönüştürmez :)

Yeni yıl için kendi kendime verdiğim sözlere bir tane de buradan ekliyorum.
"Yeni yılda bloga daha sık yazı yazılacak"
:)

Aslında ben yazı yazıyorum. Hem de bolca. Bir mail grubumuz var, adı annelerkooperatifi. Sen, ben, bizim kız toplam 70 kadar anne ve anne adayı olarak bu grupta bol bol yazışıyoruz zaten. Sanırım bundandır bloga daha seyrek yazışım.
Affola...

Cumartesi, Aralık 19, 2009

Ben bu çocuğu ne yapayım?

Dün ben işteyken yuvadan öğretmeni aradı. İşte yeni yıl kutlaması yapılacakmış, hediye verilecekmiş filan. Onu haber vermek için. Ben de hazır aramışken birkaç şey sorayım dedim. İşte uyuyor mu? Bir problem var mı? Yemeklerini yiyor mu?

Ben yemek diyince Filiz Hanım hemen, “şey Özlem Hanım, acaba sabahları Poyraz’a kahvaltı ettirseniz nasıl olur?” dedi. Birden enseme bir ağrı saplandı. Bilenler bilir, benim Poyraz yuvaya başladığından beri en çok sıkıntı yaşadığım şey sabah kahvaltıları. Çünkü o kadar ağır yiyor ki, hemen hergün işe geç kalıyorum. İşe geç kalmanın stresi bir yandan, otoparkta yer kalmadığı için arabayı park etmek için mahalle aralarında yer aramanın sıkıntısı bir yandan... Üstelik bu stresle evden çıkarken mutlaka bir bağırışıyoruz. Bazen Poyraz ağlıyor, bazen ben. Tabi bütün günüm sıkıntılı geçiyor ondan sonra.
Aç bırakmaya da kıyamıyorum, zira tam hastalık mevsimi ve bağışıklık sistemini güçlü tutmaya çalışıyorum elimden geldiğince.
Neyse işte ben Filiz Hanım’ın bu sorusundan sonra saniyeler içinde bunları düşündüm ve “neden öyle dediniz” diyebildim sadece.
Sabah okula gittiğinde bir arkadaşının elinde poğaça görmüş ve acıklı bir ifadeyle “birazcık yiyebilir miyim?”demiş. Filiz öğretmeni bunu görünce “Poyraz’cım senin karnın mı aç, kahvaltı etmedin mi?” diye sorunca bizimkisi ne cevap verse beğenirdiniz?
“Hayır annem işe geç kalmamak için bana hiç kahvaltı ettirmiyor?”

Şimdi sizce ben bu çocuğu ne yapayım?

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Mutfak şeysi...


Geçen akşam babasıyla oyun oynuyorlardı. Poyraz babasına "hadi baba sen eşek ol" dedi. Dizlerinin üstüne çöken babasını beğenmedi, ayaklarının üstüne bastırdı filan. Bu arada ben de gülerek onları izliyordum. Poyraz beni de çağırdı.

"Hadi anne gel sen de eşek ol, gel bakalım seni mutfak eşeği"

Eşekken bile yerim mutfak, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim.

Tabi ben bunu bir tesadüf, anlık söylenmiş bir söz zannettim. Ve iki gün sonra da unuttum. Ama oğlum dün akşam tekrar hatırlattı.

Uzaktan kumandalı bir iş makinesi var, bir kepçe. Onunla oynuyordu. Sonra bana dedi ki; "anne sen kepçe ol, ben uzaktan kumanda ile seni hareket ettireyim" Tamam dedim ve bızzzt, bııızt sesler çıkarark sağa sola dönmeye, kepçe gibi kolumu hareket ettirmeye başladım. Çok eğlendi tabi. En son sözü de şu oldu; "aferin sana mutfak kepçesi"

Sanırım birşeyleri acil gözden geçirmem gerekiyor :)

Cumartesi günkü müzik dersinde komik birşey olmuş. Bu arada müzik dersi derken anlatayım. 3-5 yaş grubu 4 tane küçük afacan ile bir müzik sınıfları var Poyraz'ın. Burçak öğretmenleri onlara temel müzik eğitimi veriyor. Ritimler, müzik aletleri ...vs. Gerçekten çok eğlenceli ve faydalı bir ders. Poyraz ayrılmak istemiyor.

Neyse dersin bir yerinde Burçak bunlara kulaktan kulağa oynatmış. Poyraz'ı da özellikle en sona koymuş ki, oyunun mantığını sıra kendisine gelene kadar kavrasın. 2 tur sorunsuz oynanmış oyun. Poyraz da sıra kendisine geldiğinde duyduğu kelimeyi aynen tekrar etmiş. 3. turda cümle"resim yapalım mı?". Herkes birbirine söylemiş, en son Ülke'de Poyraz'ın kulağına eğilip fısıldamış; "resim yapalım mı?"
Poyraz'ın cevabı; "evet evet yapalıııım"

Burçak'ı erken doğurtacak diye korkuyorum. Benim komik oğlum...

Yuvadan enteresan huylar edindi. Muhtemelen bir arkadaşından gördü çünkü öncesinde böyle bir davranışı yoktu. Bir konuda ısrar ettiği zaman, tek ayağını yere vurarak 3 kere söylüyor.

"istemiyom, istemiyom, istemiyom"
ya da
"çizgi film, çizgi film, çizgi film"
Olmaz oğlum, yatma saati...
"olur, olur, olur, yatma saati değil, yatma saati değil, yatma saati değil"

Artık işi makaraya vurduk, o söylemeden biz aynı şekilde söylüyoruz. Sinir oluyor :)

Baştaki resim de bu akşama ait. Evdeki tüm topları toplayıp, çamaşır sepetine doldurmuş. Bu ne oğlum deyince, kendi top havuzumu kendim yaptım dedi. Çok yaratıcı değil mi?