Salı, Mart 01, 2011
Pazartesi, Şubat 28, 2011
37+1
Bugün SSK'dan işgörmez raporumu aldım. İçimden "asıl siz şimdi benim ne işler göreceğimi bilmiyorsunuz" demek geldi :)
Sonra da son doktor kontrolümüze gittik. 3,150 kg olmuş kızım. Suyu da iyiymiş, karın ve baş çevresi de.
Artık bekleme evresindeyiz.
Cumartesi sabahı görüşmek üzere güzel kızım...
Sonra da son doktor kontrolümüze gittik. 3,150 kg olmuş kızım. Suyu da iyiymiş, karın ve baş çevresi de.
Artık bekleme evresindeyiz.
Cumartesi sabahı görüşmek üzere güzel kızım...
Cuma, Şubat 25, 2011
Ofiste son gün ve doğuma 8 kala....
Bugün ofiste son günüm. Evet yani doğum iznine çıkıyorum. 1 hafta sonra da, eğer daha erken gelmeye karar vermezse, minik kızımla buluşacağım. Farkettim ki, abisi de, babası da sabırsızlandı artık. E tabi bu sabırsızlıkta benim sinirli hallerimin de etkisi büyük.
Bakalım bu maraton nasıl geçecek? Maratona hazırlık benim çok nefesimi kesti. Yoruldum, itiraf ediyorum bu hamilelik beni yordu. Evde bir minik daha varken zor oluyormuş. Kemiklerim ağrıdı, yatamaz oldum. Şekerim çıktı, yiyemez oldum. Oğlumu kucağıma alamaz, merdiven çıkamaz oldum. Yok yani özel bir problemim yok neyse ki, ama yine de artık yaştan mı bilemiyorum. Bu sefer yıprandım işte.
Şu şeker meselesi ekstra yıprattı beni. 35-36 haftaya kadar diyetle kontrol edebildiğim şeker sapıtınca, insülin enjeksiyonu yapmaya başladım. Yemek, içmek, uyumak bile hesapla. Umarım doğumdan sonra normale döner bu durum.
Bir de sinirli ve tahammülsüz oldum ki sormayın. Çok yazmayacağım bu konuda, çünkü düşündükçe ağlayasım geliyor. O kadar çok bağırıyorum ki oğluma. O da inadına ters bu aralar. Ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. Diyabet ve insülin kullanımı insanı sinirli ve tahammülsüz yapar mı acaba?
Canım oğlum, sana kızdığım için beni affet. Senin kontrol edemediğin ve aslında sebep de olmadığın bir yorgunluğun sonucu bu hallerim. Oysa sen de daha miniciksin, "hadi anne doğsun şu kardeşim, rahat rahat kucağında oturmak istiyorum" derken ne kadar içten olduğunun da farkındayım. Az daha sabret, geçecek. Seni çok seviyorum!
Canım kızım, sen de sebep değilsin tüm bunlara. Olamazsın, bunlar senin tercihin değildi ki. Beraberce yaşıyoruz bu yorgunluğu, bu gerginliği üstelik. Oysa sen yapman gerekeni fazlasıyla yaptın, çok iyi yoldaşlık ettin bana bu 37 hafta boyunca. Şimdi senden bir isteğim daha var. 1 hafta daha sabret ve büyü. 1 hafta sonra hepimiz seni kucaklamak için hazır bekliyor olacağız :)
1 hafta dinlenmek istiyorum. Apartmanın merdivenlerini çıkmak bile çok yorucu artık.
2 Mart çarşamba günü oğlumun doğum gününü kutlayacağız okulunda. Umarım bu kız en azından o güne kadar sabreder :)
Yazıyı Poyraz'ın sabah sabah beni neşelendiren diyaloğunu yazarak bitireyim.
- Anne ben artık büyümek istiyorum
- Neden oğlum?
- Büyüyüp polis olucam ve bütün prensesleri hapse atıcam.
- Neden?
- Çünkü onlar bizi kandırıyorlar
- Nasıl yani?
- Birgün prenses gibi giyinip okula geliyorlar, prenses gibi davranıyorlar. Ertesi gün normal normal giyiniyorlar, cadı kız oluyorlar.
- :))))))))))
Bakalım bu maraton nasıl geçecek? Maratona hazırlık benim çok nefesimi kesti. Yoruldum, itiraf ediyorum bu hamilelik beni yordu. Evde bir minik daha varken zor oluyormuş. Kemiklerim ağrıdı, yatamaz oldum. Şekerim çıktı, yiyemez oldum. Oğlumu kucağıma alamaz, merdiven çıkamaz oldum. Yok yani özel bir problemim yok neyse ki, ama yine de artık yaştan mı bilemiyorum. Bu sefer yıprandım işte.
Şu şeker meselesi ekstra yıprattı beni. 35-36 haftaya kadar diyetle kontrol edebildiğim şeker sapıtınca, insülin enjeksiyonu yapmaya başladım. Yemek, içmek, uyumak bile hesapla. Umarım doğumdan sonra normale döner bu durum.
Bir de sinirli ve tahammülsüz oldum ki sormayın. Çok yazmayacağım bu konuda, çünkü düşündükçe ağlayasım geliyor. O kadar çok bağırıyorum ki oğluma. O da inadına ters bu aralar. Ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. Diyabet ve insülin kullanımı insanı sinirli ve tahammülsüz yapar mı acaba?
Canım oğlum, sana kızdığım için beni affet. Senin kontrol edemediğin ve aslında sebep de olmadığın bir yorgunluğun sonucu bu hallerim. Oysa sen de daha miniciksin, "hadi anne doğsun şu kardeşim, rahat rahat kucağında oturmak istiyorum" derken ne kadar içten olduğunun da farkındayım. Az daha sabret, geçecek. Seni çok seviyorum!
Canım kızım, sen de sebep değilsin tüm bunlara. Olamazsın, bunlar senin tercihin değildi ki. Beraberce yaşıyoruz bu yorgunluğu, bu gerginliği üstelik. Oysa sen yapman gerekeni fazlasıyla yaptın, çok iyi yoldaşlık ettin bana bu 37 hafta boyunca. Şimdi senden bir isteğim daha var. 1 hafta daha sabret ve büyü. 1 hafta sonra hepimiz seni kucaklamak için hazır bekliyor olacağız :)
1 hafta dinlenmek istiyorum. Apartmanın merdivenlerini çıkmak bile çok yorucu artık.
2 Mart çarşamba günü oğlumun doğum gününü kutlayacağız okulunda. Umarım bu kız en azından o güne kadar sabreder :)
Yazıyı Poyraz'ın sabah sabah beni neşelendiren diyaloğunu yazarak bitireyim.
- Anne ben artık büyümek istiyorum
- Neden oğlum?
- Büyüyüp polis olucam ve bütün prensesleri hapse atıcam.
- Neden?
- Çünkü onlar bizi kandırıyorlar
- Nasıl yani?
- Birgün prenses gibi giyinip okula geliyorlar, prenses gibi davranıyorlar. Ertesi gün normal normal giyiniyorlar, cadı kız oluyorlar.
- :))))))))))
Cumartesi, Şubat 19, 2011
Üstüme gelmeyin patlayacağım...
Bir süredir gebelik şekeri ile savaşıyordum. Bu şeker genelde sadece gebelikte ortaya çıkan ve gebeliğin sonlanması ile sonlanan bir tür diyabet. Ama neticede metabolizamanızın diyabete eğilimli olduğu ve 50-60 yaşından sonra diyabet hastası olabileceğiniz anlamına da geliyor.
Sadece kendimden menkul olsam bu kadar çok gerilmeyeceğim, ama gebelik şekeri doğrudan bebeğin de hayatını riske attığı için insanı daha fazla strese sokuyor. Neyse Poyraz'da çok hafif bir diyet ile şeker yükselmesini kontrol altına almıştık ve buna gebelik şekeri bile dememişti doktorum.
Bu sefer tüm şeker değerlerim yüksek çıkınca sıkı takip başladı. Diyetle 35. haftaya kadar gayet güzel idare ettik. Kendime aldığım bir glukometre ile günde 6 kez kan şekerimi ölçüp not ediyorum. Herşey gayet normaldi, ta ki, geçen hafta başına kadar. Şekerim ne yersem yiyeyim, acayip yükselmeye 200'lere vurmaya başladı. Bu da bebeğin en iyi ihtimalle çok kilo almasına, kötü ihtimalle hayatının tehlikeye girmesine sebep olacak bir değer. Oysa ben 120-140 aralığında tutmalıydım bu değeri, olmadı. 1 hafta çeşitli denemeler yaptım kendime geçen pazartesi dahiliyecime tekrar gittim. Acıklı gözlerle; "Valla tatlı birşey yemiyorum Hatice Hanım, diyetime uyuyorum" diye kendimi anlattım. O ise gayet sakindi. "Herşey kitabına uygun, 35-36. haftalarda gestasyonel diyabet sapıtma eğilimi gösterir. Diyetle kontrol altına alamıyorsak, insüline başlayacağız" dedi. Ama nasıl olur, sadece 3 haftam kaldı filan dedim ama nafile. Sonuçta bebeğin sağlığı çok kritik. Düne kadar kimi ek önlemlerle diyeti zenginleştirerek, değiştirerek birşeyler yapabilir miyiz diye baktık ama maalesef başaramadık. Sonuçta dün akşam itibariyle insülin kullanmaya başladım. Dolmakalem gibi bir aparatla 8 mm'lik kıl gibi ve henüz vücuduma girdiğini bile anlamadığım bir iğne ile sabah - akşam insülin enjekte ediyorum. (Sen değil miydin doktor olmak isteyen, al sana doktorculuk fırsatı; tansiyon ölç, şeker tahlili yap derken şimdi de enjeksiyon)
Tabi bu durum hayatıma yepyeni bir boyut da kattı. Artık çok daha dakik yaşamak zorundayım. Tamam alman disiplini ile büyüdüm, dakik ve disiplinli olmayı severim ama bu kadarı da fazla.
Nedir fazla olan diyen varsa, kısaca aşağıdaki günlük planıma bir baksın lütfen.
Sabah uyanınca açlık kan şekeri ölçümü
7.45 İnsülin iğnesi
8.00 Kahvaltı (diyete uygun)
9.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
10.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et
Eyvah 9'da içmem gereken antibiyotiği unuttum, onu iç
10.30 ara öğün, 1 meyve
Oğlanın vitaminini vermiş miydim ben?
12.30 öğle yemeği
13.30 1. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz ye
14.30 2. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
16.30 ara öğün, 1 kepekli tost
Ben kendi vitaminimi ve demir hapımı da içmedim bugün, hadi onları da iç
18.45 İnsülin iğnesi
19.00 Akşam yemeği
20.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
21.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
Saat 21'de içmem gereken antibiyotiği de unutma...
Oğlanın uyku saati gelmiş, seremoni başlasın, süt, masal, çiş, diş
22.30 Bir bardak süt iç
Yani zaten hamileliğimin son 2 haftasına gelmişim, kasılmalar var. Evet dün NST'de kasılmalarım çıktı. Doktorum dinlen dedi ama hayırlısı diyerek temkinli yaklaşıyorum ben. Zaten sinüzitim var 1 haftadır ne nefes, ne koku, ne tat alamıyorum. Doğru düzgün uyku uyuyamıyorum. Hareket edemiyorum. Hala araba kullanıp işe gidiyorum. Evet maalesef 1 hafta daha işe gideceğim. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi, bir de şu dakik ve stresli beslenme programı beni iyice gerdi.
En fazla 2 hafta daha diye umud ederek kendimi teselli ediyorum. Sonuçta hayatı boyunca bu düzeni korumak zorunda olmak da var. Gerçi doğumdan sonra ne olacak peki diye sorduğumda Hatice Hanım; "Sen doğur 1 tabak baklava benden" dedi ama ardından da, "sürekli kontrol altında olacaksın" diye de ekledi.
Gel 5 Mart gel....!
Not: Bugün çok güzel, çok keyifli bir haber de aldım ama henüz daha çok erken diye şimdilik kendime saklıyorum, sadece çıtlatayım dedim :)))
Sadece kendimden menkul olsam bu kadar çok gerilmeyeceğim, ama gebelik şekeri doğrudan bebeğin de hayatını riske attığı için insanı daha fazla strese sokuyor. Neyse Poyraz'da çok hafif bir diyet ile şeker yükselmesini kontrol altına almıştık ve buna gebelik şekeri bile dememişti doktorum.
Bu sefer tüm şeker değerlerim yüksek çıkınca sıkı takip başladı. Diyetle 35. haftaya kadar gayet güzel idare ettik. Kendime aldığım bir glukometre ile günde 6 kez kan şekerimi ölçüp not ediyorum. Herşey gayet normaldi, ta ki, geçen hafta başına kadar. Şekerim ne yersem yiyeyim, acayip yükselmeye 200'lere vurmaya başladı. Bu da bebeğin en iyi ihtimalle çok kilo almasına, kötü ihtimalle hayatının tehlikeye girmesine sebep olacak bir değer. Oysa ben 120-140 aralığında tutmalıydım bu değeri, olmadı. 1 hafta çeşitli denemeler yaptım kendime geçen pazartesi dahiliyecime tekrar gittim. Acıklı gözlerle; "Valla tatlı birşey yemiyorum Hatice Hanım, diyetime uyuyorum" diye kendimi anlattım. O ise gayet sakindi. "Herşey kitabına uygun, 35-36. haftalarda gestasyonel diyabet sapıtma eğilimi gösterir. Diyetle kontrol altına alamıyorsak, insüline başlayacağız" dedi. Ama nasıl olur, sadece 3 haftam kaldı filan dedim ama nafile. Sonuçta bebeğin sağlığı çok kritik. Düne kadar kimi ek önlemlerle diyeti zenginleştirerek, değiştirerek birşeyler yapabilir miyiz diye baktık ama maalesef başaramadık. Sonuçta dün akşam itibariyle insülin kullanmaya başladım. Dolmakalem gibi bir aparatla 8 mm'lik kıl gibi ve henüz vücuduma girdiğini bile anlamadığım bir iğne ile sabah - akşam insülin enjekte ediyorum. (Sen değil miydin doktor olmak isteyen, al sana doktorculuk fırsatı; tansiyon ölç, şeker tahlili yap derken şimdi de enjeksiyon)
Tabi bu durum hayatıma yepyeni bir boyut da kattı. Artık çok daha dakik yaşamak zorundayım. Tamam alman disiplini ile büyüdüm, dakik ve disiplinli olmayı severim ama bu kadarı da fazla.
Nedir fazla olan diyen varsa, kısaca aşağıdaki günlük planıma bir baksın lütfen.
Sabah uyanınca açlık kan şekeri ölçümü
7.45 İnsülin iğnesi
8.00 Kahvaltı (diyete uygun)
9.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
10.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et
Eyvah 9'da içmem gereken antibiyotiği unuttum, onu iç
10.30 ara öğün, 1 meyve
Oğlanın vitaminini vermiş miydim ben?
12.30 öğle yemeği
13.30 1. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz ye
14.30 2. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
16.30 ara öğün, 1 kepekli tost
Ben kendi vitaminimi ve demir hapımı da içmedim bugün, hadi onları da iç
18.45 İnsülin iğnesi
19.00 Akşam yemeği
20.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
21.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
Saat 21'de içmem gereken antibiyotiği de unutma...
Oğlanın uyku saati gelmiş, seremoni başlasın, süt, masal, çiş, diş
22.30 Bir bardak süt iç
Yani zaten hamileliğimin son 2 haftasına gelmişim, kasılmalar var. Evet dün NST'de kasılmalarım çıktı. Doktorum dinlen dedi ama hayırlısı diyerek temkinli yaklaşıyorum ben. Zaten sinüzitim var 1 haftadır ne nefes, ne koku, ne tat alamıyorum. Doğru düzgün uyku uyuyamıyorum. Hareket edemiyorum. Hala araba kullanıp işe gidiyorum. Evet maalesef 1 hafta daha işe gideceğim. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi, bir de şu dakik ve stresli beslenme programı beni iyice gerdi.
En fazla 2 hafta daha diye umud ederek kendimi teselli ediyorum. Sonuçta hayatı boyunca bu düzeni korumak zorunda olmak da var. Gerçi doğumdan sonra ne olacak peki diye sorduğumda Hatice Hanım; "Sen doğur 1 tabak baklava benden" dedi ama ardından da, "sürekli kontrol altında olacaksın" diye de ekledi.
Gel 5 Mart gel....!
Not: Bugün çok güzel, çok keyifli bir haber de aldım ama henüz daha çok erken diye şimdilik kendime saklıyorum, sadece çıtlatayım dedim :)))
Perşembe, Şubat 17, 2011
Hatırla Özlem!
Birkaç sene sonra olmaz ya, olur da e hadi üçüncü filan diyen olursa, sosyo-ekonomik ölçekte Sultan Süleyman mertebesine erişmiş bile olsam;
35-36 yaşına gelmiş ve ilk çocuğunu daha doğurmamış biri, çocuk sahibi olmak istediğinden bahsederse;
Yaşı kaç olursa olsun, çocuğu olup da kardeş düşünen ve önceki hamileliği çok kolay ve keyifli geçen biri olursa;
Hatırla Özlem! Ve gerekirse de hatırlat!
- Ruhun ne kadar genç olursa olsun, ya da sen kendini ne kadar enerjik hissedersen hisset (ki bu da bir kandırmaca) metal yorgunluğu gibi bir vücut yorgunlu var. Kemikle ve kaslar 25-30 yaşındaki muameleyi kaldıramıyor
- Her bir hamilelik kar taneleri kadar birbirinden farklı olabiliyor. İlkinde kelebekler gibi uçan kadın, ikincide salyangoz gibi sürünüyor.
- Bu kadın bir tane doğurdu, bunu doğurması lüks. Sırf kendi egosunu tatmin ediyor diye düşünenler olduğu için ilk hamileliğinde gördüğü ilgiyi arayan avucunu yalıyor
- Bu kadın bir taneyi sağlıkla doğurdu, büyüttü. Artık bunu da yapar nasıl olsa diyenler olduğu için kimse yardım da etmiyor. Kocan ve ailen dahil...
- Ay belimde bir sızı var deyip devrilip Tv karşısına yayıldığın o ilk hamilelik anları, tatlı birer anıya dönüşüyor. Zira evde her daim, ilgi, yemek, banyo...vs bekleyen bir minik yaratık oluyor.
- İlkinde "ay diyabet reçelleri alayım bari" diyerek sosyetik yöntemlerle savuşturduğun gebelik şekeri vakası, ikincide bir travmaya, ne yersen ye ekranda görünen yüksek kan şekeri değerlerine ve nihayetinde hergün vurulan insülin iğnelerine dönüşüyor.
- İlkinde "ay yatakta dönmek çok zor" derken resmen kapris yapıyormuşum. Bu sefer yatakta dönmeye acılı inlemeler, pelvis kemiklerinde çatırdamalar ve kalça kemiklerindeki can yakıcı ağrılar eşlik ediyor.
- "Ay eğilemiyorum, ayakkabımın fermuarını çeker misin hayatım?" cümleleri acıklı birer gülümseme eşliğinde anımsanıyor. Yerini "oğlum bir sabit dur, zaten zor eğiliyorum ayakkabını giydirirmek için" cümleleri alıyor.
- 4 sene önceki hamilelik fotoğraflarına bakınca, geçen 4 senede ve 2. hamilelikte ne kadar yaşlandığını/çöktüğünü/yıprandığını daha net görebiliyorsun.
Daha yazayım mı? Yok yok yazmiiim...
Hiçbiri de gerçek değil zaten, korkmayın. Doğurun siz, doğurun.
Haydi hep beraber süper anneler tımarhanesine...
35-36 yaşına gelmiş ve ilk çocuğunu daha doğurmamış biri, çocuk sahibi olmak istediğinden bahsederse;
Yaşı kaç olursa olsun, çocuğu olup da kardeş düşünen ve önceki hamileliği çok kolay ve keyifli geçen biri olursa;
Hatırla Özlem! Ve gerekirse de hatırlat!
- Ruhun ne kadar genç olursa olsun, ya da sen kendini ne kadar enerjik hissedersen hisset (ki bu da bir kandırmaca) metal yorgunluğu gibi bir vücut yorgunlu var. Kemikle ve kaslar 25-30 yaşındaki muameleyi kaldıramıyor
- Her bir hamilelik kar taneleri kadar birbirinden farklı olabiliyor. İlkinde kelebekler gibi uçan kadın, ikincide salyangoz gibi sürünüyor.
- Bu kadın bir tane doğurdu, bunu doğurması lüks. Sırf kendi egosunu tatmin ediyor diye düşünenler olduğu için ilk hamileliğinde gördüğü ilgiyi arayan avucunu yalıyor
- Bu kadın bir taneyi sağlıkla doğurdu, büyüttü. Artık bunu da yapar nasıl olsa diyenler olduğu için kimse yardım da etmiyor. Kocan ve ailen dahil...
- Ay belimde bir sızı var deyip devrilip Tv karşısına yayıldığın o ilk hamilelik anları, tatlı birer anıya dönüşüyor. Zira evde her daim, ilgi, yemek, banyo...vs bekleyen bir minik yaratık oluyor.
- İlkinde "ay diyabet reçelleri alayım bari" diyerek sosyetik yöntemlerle savuşturduğun gebelik şekeri vakası, ikincide bir travmaya, ne yersen ye ekranda görünen yüksek kan şekeri değerlerine ve nihayetinde hergün vurulan insülin iğnelerine dönüşüyor.
- İlkinde "ay yatakta dönmek çok zor" derken resmen kapris yapıyormuşum. Bu sefer yatakta dönmeye acılı inlemeler, pelvis kemiklerinde çatırdamalar ve kalça kemiklerindeki can yakıcı ağrılar eşlik ediyor.
- "Ay eğilemiyorum, ayakkabımın fermuarını çeker misin hayatım?" cümleleri acıklı birer gülümseme eşliğinde anımsanıyor. Yerini "oğlum bir sabit dur, zaten zor eğiliyorum ayakkabını giydirirmek için" cümleleri alıyor.
- 4 sene önceki hamilelik fotoğraflarına bakınca, geçen 4 senede ve 2. hamilelikte ne kadar yaşlandığını/çöktüğünü/yıprandığını daha net görebiliyorsun.
Daha yazayım mı? Yok yok yazmiiim...
Hiçbiri de gerçek değil zaten, korkmayın. Doğurun siz, doğurun.
Haydi hep beraber süper anneler tımarhanesine...
Son inci :)
Bir Poyraz klasiği oldu artık, okuldan alırken hemen her akşam "anne bana yeni bir oyuncak aldın mı" diye soruyor. Kitap veya puzzle oyuncaktan sayılmıyor, ama Toy Box veya süpriz yumurta bile olsa seviniyor. "Hayır annecim almadım, sürekli oyuncak almam çok saçma değil mi?" deyince de doğal mızmızlanma zemini yaratılmış oluyor. Doğal diyorum zira, anneye naz yapmak oğlum için olmazsa olmaz birşey artık :)
Neyse geçen akşam yine doğal mızmızlanma zemini yaratıldı ve arabaya bindiği andan itibaren diyaloglar şöyle gelişti;
- Anne bugün eve misafir gelecek mi peki? (Oyuncak yok, bari arkadaş gelsin demek istiyor)
- Hayır oğlum, kış akşamı, ertesi gün okul var. Herkes evinde, yemeğini yiyip uyuyacak.
- Of çok sıkıcı, ben böyle olmasını istemiyorum
- ....
- Anneeee, anne, anneeeeeee
- (Ya sabır çekerek) Efendim oğlum
- Ben yarın okula gelmicem, okul da çok sıkıcı
- Okulun sıkıcı olduğunu düşünmüyorum, ayrıca ben işe gittiğim için sen de okula gitmelisin
- Anneanneme gitsem
- Olmaz anneannenin işi var
- Teyzeme gitsem
- Teyzen de çalışıyor
- Of hayat ne kadar da sıkıcı
- ....
- Mızır mızır........
Apartmanın otoparkına geldik, arabayı parkettik. Arabadan inmek istemedi, omuz silkti. Ben bu arada bininci ya sabırı çekiyorum. Yorgunum, hava buz gibi, karnım yerçekimine karşı koyamıyor, yağa kalktığım için yine tuvaletim gelmiş ve beyefendi yapabileceği her mızmızlığı yapıyor. Otoparktaki bir köşesi kalkmış kare taşın üstüne basıp zıplayınca pantolonum çamur oldu. Tabi o bununla çok eğlendi. Tekrar yapmaya çalıştı. Sonra kedimiz Zeytin'i aramaya başladı. Oysa ben bir an önce eve varmak için can atıyorum, önümdeki 4 kat gözümde büyüyor...
- Hadi annecim, bak eve gidelim çizgi film açalım, yemek yiyelim faaliyet yapalım, istersen banyo yapalım.... türünden akıl çelmelerle Poyraz'ı apartman kapısına kadar sürükledim. Kapıyı açtım ve kapıyı tutarak içeri girmesini sağladım.
Orda son mızmız bombası patladı.
- Heeee (ağlama ve mızmızlanma arası sahte bir ses tonu).... Kapıyı ben sana açık tutacaktıııım....
Ve Özlem'in de sabır bombası patladı o noktada
- Yeter artık Poyraz, sürekli birşey istiyorsun. Bence sen ne sitediğini de bilmiyorsun. Tek amacın mızmızlanmak. Ama ben çok yorgunum ve bu beni çok üzüyor. Anla artık dünya senin etrafında dönmüyor.
5 saniye duraklama...
- Peki kimin etrafında dönüyor?
- Hı? Gak guk..... Hadi eve çıkalım artık.
- Anne dünya kimin etrafında dönüyor.
- (Bezmişim) Kimsenin
- Ama sen bana daha önce dünyanın döndüğünü söylemiştin.
- (Offf nerden geldik bu noktaya, ağzım kurudu zaten) Yani oğlum hayatta herşey sadece senin istediğin gibi olamaz, onu demek istedim ben...
- Nedaaaaeeeen?
Ve Poyraz mızmızlanmaya kaldığı yerden devam eder :)))
Neyse geçen akşam yine doğal mızmızlanma zemini yaratıldı ve arabaya bindiği andan itibaren diyaloglar şöyle gelişti;
- Anne bugün eve misafir gelecek mi peki? (Oyuncak yok, bari arkadaş gelsin demek istiyor)
- Hayır oğlum, kış akşamı, ertesi gün okul var. Herkes evinde, yemeğini yiyip uyuyacak.
- Of çok sıkıcı, ben böyle olmasını istemiyorum
- ....
- Anneeee, anne, anneeeeeee
- (Ya sabır çekerek) Efendim oğlum
- Ben yarın okula gelmicem, okul da çok sıkıcı
- Okulun sıkıcı olduğunu düşünmüyorum, ayrıca ben işe gittiğim için sen de okula gitmelisin
- Anneanneme gitsem
- Olmaz anneannenin işi var
- Teyzeme gitsem
- Teyzen de çalışıyor
- Of hayat ne kadar da sıkıcı
- ....
- Mızır mızır........
Apartmanın otoparkına geldik, arabayı parkettik. Arabadan inmek istemedi, omuz silkti. Ben bu arada bininci ya sabırı çekiyorum. Yorgunum, hava buz gibi, karnım yerçekimine karşı koyamıyor, yağa kalktığım için yine tuvaletim gelmiş ve beyefendi yapabileceği her mızmızlığı yapıyor. Otoparktaki bir köşesi kalkmış kare taşın üstüne basıp zıplayınca pantolonum çamur oldu. Tabi o bununla çok eğlendi. Tekrar yapmaya çalıştı. Sonra kedimiz Zeytin'i aramaya başladı. Oysa ben bir an önce eve varmak için can atıyorum, önümdeki 4 kat gözümde büyüyor...
- Hadi annecim, bak eve gidelim çizgi film açalım, yemek yiyelim faaliyet yapalım, istersen banyo yapalım.... türünden akıl çelmelerle Poyraz'ı apartman kapısına kadar sürükledim. Kapıyı açtım ve kapıyı tutarak içeri girmesini sağladım.
Orda son mızmız bombası patladı.
- Heeee (ağlama ve mızmızlanma arası sahte bir ses tonu).... Kapıyı ben sana açık tutacaktıııım....
Ve Özlem'in de sabır bombası patladı o noktada
- Yeter artık Poyraz, sürekli birşey istiyorsun. Bence sen ne sitediğini de bilmiyorsun. Tek amacın mızmızlanmak. Ama ben çok yorgunum ve bu beni çok üzüyor. Anla artık dünya senin etrafında dönmüyor.
5 saniye duraklama...
- Peki kimin etrafında dönüyor?
- Hı? Gak guk..... Hadi eve çıkalım artık.
- Anne dünya kimin etrafında dönüyor.
- (Bezmişim) Kimsenin
- Ama sen bana daha önce dünyanın döndüğünü söylemiştin.
- (Offf nerden geldik bu noktaya, ağzım kurudu zaten) Yani oğlum hayatta herşey sadece senin istediğin gibi olamaz, onu demek istedim ben...
- Nedaaaaeeeen?
Ve Poyraz mızmızlanmaya kaldığı yerden devam eder :)))
Pazar, Şubat 13, 2011
Vicdan azabı çekiyorum, günah çıkarmak istiyorum sayın okuyucular!
3 gündür hasta yatıyorum. Evet resmen yatıyorum. Yattıkça yatasım geliyor. Cuma sabahı boğazım ağrıyordu, önce boğaz enfeksiyonu sandım ama sonra burnumdan nefes alamadığım için ve geniz akıntım olduğu için boğazımın tahriş olduğunu anladım. Üstelik o geniz akıntısı nedeniyle oluşan öksürük de cabası. Öksürdükçe pört diye doğuracakmışım gibi geliyor. Dün gece asıl sebep ortaya çıktı. Her kış başıma bela olan sinüzit illeti bu sene de beni ziyaret etmekten geri durmadı. Üstelik de doğuma 3 hafta kala :(
Bugün kafamın içinde bir ağrı bombası var gibi. Özellikle de yüzümün sol tarafı dolu. Bir takım mekanik sinüs boışaltma yöntemleri ve papatya buharı solumak dışında pek de birşey yapamıyorum.
Bunun dışında şekerimi de kontrol altında tutamıyorum son 1 haftadır. Özellikle kahvaltıda ne yersem yiyeyim acayip yükseliyor. Kahvaltıda yediğimin aynısını akşam yersem sorun olmuyor ama, bu nasıl iş anlamadım gitti. Neyse yarın doktorumuzu ziyaret edeceğiz anlaşılan bu şekerle ilgili. Arada sinüzit için de ne yapacağımı sorarım. Zira ilaç alıp iltihabı kurutmak mı iyi, yoksa bu şekilde idare etmek mi emin değilim.
Haaa itiraf bunun neresinde diyorsunuz değil mi? İtiraf şu. Hasta ve de ağzımı bile açamaz halde olduğum şu iki hafta sonu gününde, Poyraz'ın abartarak çizgi film seyretmesine izin verdim. İtiraf ediyorum, işime geldi. Hele şu anda, Ponyo'dan sonra, bir de Küçük Dinazor İmpy'yi seyrediyor. Tamam bu akşam başka çizgi film yok ama dedim.
Bir çocuklu ve hamile iken hasta olunca böyle oluyorsam, iki çocuklu ve hasta olunca ne yapacağım kimbilir.
Ooof of...
Bugün kafamın içinde bir ağrı bombası var gibi. Özellikle de yüzümün sol tarafı dolu. Bir takım mekanik sinüs boışaltma yöntemleri ve papatya buharı solumak dışında pek de birşey yapamıyorum.
Bunun dışında şekerimi de kontrol altında tutamıyorum son 1 haftadır. Özellikle kahvaltıda ne yersem yiyeyim acayip yükseliyor. Kahvaltıda yediğimin aynısını akşam yersem sorun olmuyor ama, bu nasıl iş anlamadım gitti. Neyse yarın doktorumuzu ziyaret edeceğiz anlaşılan bu şekerle ilgili. Arada sinüzit için de ne yapacağımı sorarım. Zira ilaç alıp iltihabı kurutmak mı iyi, yoksa bu şekilde idare etmek mi emin değilim.
Haaa itiraf bunun neresinde diyorsunuz değil mi? İtiraf şu. Hasta ve de ağzımı bile açamaz halde olduğum şu iki hafta sonu gününde, Poyraz'ın abartarak çizgi film seyretmesine izin verdim. İtiraf ediyorum, işime geldi. Hele şu anda, Ponyo'dan sonra, bir de Küçük Dinazor İmpy'yi seyrediyor. Tamam bu akşam başka çizgi film yok ama dedim.
Bir çocuklu ve hamile iken hasta olunca böyle oluyorsam, iki çocuklu ve hasta olunca ne yapacağım kimbilir.
Ooof of...
Perşembe, Şubat 10, 2011
Kızımızın adı ne olacak?
Hemen söyleyeyim, Lidya Mira......
Mira, daha Poyraz zamanından beri benim kız ismi alternatifim idi. Lidya da babasının tercihi.
Mira isminin hangi anlamlara geldiğini de yazayım. Çünkü her duyan anlamı ne diye soruyor. Siz hangi anlamını sevdiyseniz onu hatırlayın artık :)
Mira;
* Astronomide dev bir kızıl yıldız.
Mitolojide de bu yıldızın geceleri yunuslara yol gösterdiğine inanılıyor. Bu yıldızın, her altı ayda bir parlaklığı 100 kattan daha fazla değişir. Güneşten 250 kat fazla ışıma yapar.
* Eski likya kentlerinden birinin adı. Batı Anadolu'da Arzawa Krallığı'nın Hitit İmparatorluğu tarafından yıkılması ile ortaya çıkan, yarı özerk, Apasa (muhtemelen Efes) başkentli krallık (yaklaşık M.Ö. 1315-1190).
* İspanyolca BAK anlamındadır
* Latince’de ’harika’ anlamına gelir
* Hintçe'de hem sevgili, hem okyanus
* Lazca sima anlamında
* Karaçay Türkçe'sinde prenses
* Rusça'da barış
* Arnavutça iyi demek
* Osmanlıca "Başkasının sözüne itiraz edip mücâdele etme"
* Kırgız Türkçesinde dünya
* Yunanca Kader, Talih
* İsveççe karınca...
Yok mu artıran?
Mira, daha Poyraz zamanından beri benim kız ismi alternatifim idi. Lidya da babasının tercihi.
Mira isminin hangi anlamlara geldiğini de yazayım. Çünkü her duyan anlamı ne diye soruyor. Siz hangi anlamını sevdiyseniz onu hatırlayın artık :)
Mira;
* Astronomide dev bir kızıl yıldız.
Mitolojide de bu yıldızın geceleri yunuslara yol gösterdiğine inanılıyor. Bu yıldızın, her altı ayda bir parlaklığı 100 kattan daha fazla değişir. Güneşten 250 kat fazla ışıma yapar.
* Eski likya kentlerinden birinin adı. Batı Anadolu'da Arzawa Krallığı'nın Hitit İmparatorluğu tarafından yıkılması ile ortaya çıkan, yarı özerk, Apasa (muhtemelen Efes) başkentli krallık (yaklaşık M.Ö. 1315-1190).
* İspanyolca BAK anlamındadır
* Latince’de ’harika’ anlamına gelir
* Hintçe'de hem sevgili, hem okyanus
* Lazca sima anlamında
* Karaçay Türkçe'sinde prenses
* Rusça'da barış
* Arnavutça iyi demek
* Osmanlıca "Başkasının sözüne itiraz edip mücâdele etme"
* Kırgız Türkçesinde dünya
* Yunanca Kader, Talih
* İsveççe karınca...
Yok mu artıran?
Son 1 haftadan derleme

Bir ara iyi gidiyordum di mi? Sık sık yazdım, hatta aynı gün içinde 2 yazı yazdığım bile oldu. Sonra yoğunluk ve yorgunluk bir arada yine alakoydu beni yazılarımdan :)
Neyse ben de bir derleme yapayım dedim.
Kızımdan başlayayım. 34 hafta 4 günlük olduk. Pazartesi doktor kontrolündeydim, 2,418 kg olmuş. Herşey yolunda idi. Tabi Poyraz doktorum yine onu karnımdan çıkartmayınca çok bozuldu. Her muayenede heyecanla kardeşinin çıkmasını bekliyor.
Kızımız da pek nazlı, henüz yüzünü bize hiç göstermedi. Ya arkasını dönüyor, ya da elleriyle yüzünü kapıyor. Nasıl birşey çıkacak çok merak ediyorum.
Odası %95 hazır durumda. Babasının odadaki kendine ait dolapları boşaltmasını ve daha hafif ve küçük bir lamba takmasını bekliyoruz sadece.
Dün akşam hastane çantasını da hazırladım. Resmen üstümden yük kalktı.
Bu arada sezeryan tarihi yine değişti. Ben her ne kadar aksini yapmaya çalışsam da, sezeryan için doktorumuza ve bize ancak 5 Mart uydu. Yani erkenci davranıp bir süpriz yapmaya kalkmazsa, kızım da abisiyle aynı gün doğacak :)
Kızımızın adı da belli oldu, nihayet karar verdik. Ama bu bir sonraki postun konusu olsun :)
Abimiz kardeş ve 4 yaş yaklaştıkça bir hallere girdi, daha önce de yazmıştım. Ama bu hallerde kardeşin payı "henüz" düşük. 4 yaş tripleri diye bir dönem olduğunu, yaşadıklarımızı yana yakılarak anlattığım arkadaşlarımın hemen hepsinin benzer süreçlerden geçiyor olduklarını gördükten sonra anladım. Bir inat, bir mızıkçılık ki sormayın. Ama aynı zamanda da olabildiğince şekerler.
İşte size Poyraz'dan son inciler
- Anne biz üçgen bi aileyiz ya, kardeşim olunca da kare mi olucaz?
****
Pazar akşamı yemek sofrasında Poyraz'la fena kapıştık. Sofraya gelmicem, yemek yemicem, babamın telefonu ile oynicam, sofraya oyuncak getircem işte bana ne, bana ne....
- Bak Poyraz! dedim. Bu şekilde davranmaya devam edersen, sana jelibon vermem (o gün marketten büyük bir heyecanla şeker aldı ve yemekten sonra yemeyi heyecanla bekliyordu), yarın sabah da çizgi film seyredemezsin.
Birkaç kez beni ikna etmeye çalıştı. Baktı ki başarılı olamıyor, babasının kucağına çıktı ve "baba bana şekerleri sen verir misin?" diye fısıldadı.
Babası da "olmaz oğlum, annen bana kızar sonra, kavga ederiz" deyince, babasının kulağına iyice yapışıp elleriyle de ağzını kapayıp birşeyler dedi. Ben duymadım ama babasının patlattığı kahkaha ve ardından gelen gülme krizi ile ilginç birşey söylediğini anladım.
Aynen şunu söylemiş; "boşver baba, sen bana şekeri ver. Ben şekeri yerken siz de annemle bağrışırsınız işte"
Bizim kavga ediyor olmamız umurunda bile değil küçük bay pragmatistin... :)))
Bunların dışında da sürekli birşeyler yumurtluyor küçük afacan. Daha uzun şarkıları ezberleyebiliyor ve keyifle söylüyor. Çocuk şarkıları dinlemeyi seviyor. Hala resim ve boyama yapmaktan nefret ediyor. Yaşını soranlara ısrarla 3,5 diyor, 4 olmak istemiyormuş. Apartmana gelen fatuıraları şapkasına doldurup, kapı kapı dolaşıp postacılık yapıyor.
Her gördüğü şeyi kardeşine almak istiyor. Aynısından bir tane de kendisine alınması şartıyla :)
Bizden son havadisler bu kadar. Aslında aklımda birkaç şey daha vardı yazıya başlarken ama bu aşamaya gelene kadar unuttum. Hatırlayınca yazarım...

Salı, Şubat 01, 2011
Pazartesi, Ocak 31, 2011
Hangi kitapta yazar bunlar?
Tarih: 30 Ocak 2011 Pazar
Yer: Kartepe'ye çıkarken bir restoran
Oğlumla babasının artan karla oynamak istiyoruz baskı ve taleplerine daha fazla direnmedim ve çok yorgun olmama rağmen dün Kartepe'ye gitmeyi kabul ettim. Kayak merkezinde bir işimiz olmadığı için oraya kadar çıkmadık. Yol üzerinde küçük keyifli bir restoran keşfettik. Arkası ormanlık, kızakla kayanlar, kartopu oynayanlar, karların arasında salıncakta sallananlar... Kısacası aradığımız yer. Ben restorantta oturup camdan onları seyrettim. Köfte ekmeğimi yedim. Gazete okudum. Yan masadaki biri 8 yaşında, biri 3,5 aylık çocukları olan kadınla sohbet ettim.
Çocukların kardeş kıskançlıklarından bahsettik uzun uzun. Ah ah nasıl dertlendik anlatamam.
Sonra her yaşta ayrı sorunları olduğundan bahsettik.
Sonra iyi okul - kötü okul mevzusuna girdik ve cık cık yaparak artık İstanbul'da çocuk okutmanın ne kadar zor olduğuna karar verdik.
Mutlu ve kırmızı yanaklı çocuklar yanımıza geldi, onlara köfte yedirirken (evet biz yedirdik, çünkü onlar o sırada play stationla oynuyorlardı) yeme sorunlarından bahsettik.
Mutlu ve kırmızı yanaklı çocuklar kuru ve sıcak tutan giysileriyle yeniden karlara, oynamaya döndüler.
Biz bu sefer hamileliğin zorlukları ve emzirme üzerine konuştuk.
Ah ah ne kadar zor anne olmak değil mi filan diyerek...
Sonra ben bir ara elime bir gazete aldım. Masanın üzerinde duruyordu, kapaktaki bir cümle dikkatimi çekti. Sanki ben göreyim diye oraya konulmuş gibiydi.
"Yoksulluk, hamile kadını ölüme götürdü!"
Aldım, iç sayfayı açtım ve okudum. Herkes okusun diye haberi aynen buraya almak istiyorum.
"Kayseri'de 8.5 aylık hamile kadın, kanaması başlayınca harabe halindeki evinde yardım isteyecek telefonu olmadığı için bebeğiyle birlikte hayatını kaybetti. Eşi üşümesin diye çevreden odun ve kağıt toplayan baba Bahri Bulut ise evi girdiğinde eşinin kanepedeki cansız bedeniyle karşılaştı. Sinir krizleri geçiren adam hastanede tedavi altına alındı.
Edinilen bilgiye göre olay, Buğdaylı Mahallesi Sütderesi Sokak, No 18'de meydana geldi. 10 yıl önce Bahri Bulut (42) ile evlenen ve 6 yaşında Gülhan izminde bir kızı olan Ayten Bulut (37), 8.5 ay önce yeniden hamile kaldı. Hurda malzeme ile kağıt toplayarak geçimini sağlayan Bahri Bulut ise, sabah saatlerinde evden ayrıldı. Ayten Bulut ise, kapısı ve penceresi olmayan evlerinde kağıt yakarak ısınmaya çalıştı.
Talihsiz kadının, eşi gittikten sonra kanaması başladı. Evinde telefon da bulunmayan Ayten Bulut, dışarı çıkıp yardım istemek istedi ancak çok kanaması olduğu için yerinden kalkamadı. Yardım çığlıklarını da duyan olmayınca, talihsiz kadın kanepenin üzerinde kan kaybından haşyatını kaybetti.
Çevreden odun ve kağıt toplayan baba Bahri Bulut ise evi geldiğinde eşinin kanepedeki cansız bedeniyle karşılaştı. Çığlıklar atarak gözyaşlarına boğulan Bulut, komşusundan aldığı cep telefonu ile 112 Acil Servisi aradı. Olay yerine gelen sağlık ekipleri, Ayten Bulut ile karnındaki 8.5 aylık bebeği için yapılacak bir şeyin olmadığını söyledi. Sinir krizleri geçiren Bahri Bulut Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi altına alındı.
Olay yerinde yapılan araştırmaların ardından talihsiz kadının cesedi otopsi yapılmak üzere Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı."
Daha doğma fırsatı bile bulamamış bir bebek, daha emzirme fırsatı bile bulamamış bir anne ve daha kardeşini kıskanma şansı bile bulamamış bir kardeş.
Ne okulu, ne yeme sorunu, ne uyku düzensizliği. İlk tokadımı burda yedim. Utancımdan kıpkırmızı oldum.
Alttaki habere geçtim. Kafamdan atmak istiyorum ilk okuduğum haberi.
"Yıkılan evin altından dram çıktı"
Haberi internette bulamadım bir türlü, bulsam onun da tamamını okumanızı isterdim. AMa ben kısaca özetleyeyim.
Diyarbakır'da hurda toplamak için girdikleri bir evin yıkılması sonucu ölen 15 yaşındaki bir çocuktan bahsediyordu. Hani bir gün önce oyun oynamak için girdikleri evin üzerlerine yıkılması sonucu öldüğü söylenen çocuk. Herhalde böylesi herkesin işine gelirdi değil mi? Oysa durum farklı, Ramazan'ın babası o daha 1 yaşında iken onları terketmiş. Ramazan doğru dürüst okula da gidememiş ve uzun bir süredir hayatını kazanmak için hurda toplayıp satıyormuş. O eve de hurda toplamaya girmiş. Ev yıkılınca altında kalmış.
Gözlerim yaşardı, kafamı kaldırıp pencereden dışarı oğluma baktım. Kalın kıyafetleriyle kızağın üstünde, babasının kucağında kahkahalar atarak kayıyorlardı. Sonra birden yuvarlandılar yumuşacık karların üzerine. İçim cız etti, canı acıdı mı acaba diye.
Sonra bir kez daha utancımdan kızardım. Öylece kalakaldım.
Yer: Kartepe'ye çıkarken bir restoran
Oğlumla babasının artan karla oynamak istiyoruz baskı ve taleplerine daha fazla direnmedim ve çok yorgun olmama rağmen dün Kartepe'ye gitmeyi kabul ettim. Kayak merkezinde bir işimiz olmadığı için oraya kadar çıkmadık. Yol üzerinde küçük keyifli bir restoran keşfettik. Arkası ormanlık, kızakla kayanlar, kartopu oynayanlar, karların arasında salıncakta sallananlar... Kısacası aradığımız yer. Ben restorantta oturup camdan onları seyrettim. Köfte ekmeğimi yedim. Gazete okudum. Yan masadaki biri 8 yaşında, biri 3,5 aylık çocukları olan kadınla sohbet ettim.
Çocukların kardeş kıskançlıklarından bahsettik uzun uzun. Ah ah nasıl dertlendik anlatamam.
Sonra her yaşta ayrı sorunları olduğundan bahsettik.
Sonra iyi okul - kötü okul mevzusuna girdik ve cık cık yaparak artık İstanbul'da çocuk okutmanın ne kadar zor olduğuna karar verdik.
Mutlu ve kırmızı yanaklı çocuklar yanımıza geldi, onlara köfte yedirirken (evet biz yedirdik, çünkü onlar o sırada play stationla oynuyorlardı) yeme sorunlarından bahsettik.
Mutlu ve kırmızı yanaklı çocuklar kuru ve sıcak tutan giysileriyle yeniden karlara, oynamaya döndüler.
Biz bu sefer hamileliğin zorlukları ve emzirme üzerine konuştuk.
Ah ah ne kadar zor anne olmak değil mi filan diyerek...
Sonra ben bir ara elime bir gazete aldım. Masanın üzerinde duruyordu, kapaktaki bir cümle dikkatimi çekti. Sanki ben göreyim diye oraya konulmuş gibiydi.
"Yoksulluk, hamile kadını ölüme götürdü!"
Aldım, iç sayfayı açtım ve okudum. Herkes okusun diye haberi aynen buraya almak istiyorum.
"Kayseri'de 8.5 aylık hamile kadın, kanaması başlayınca harabe halindeki evinde yardım isteyecek telefonu olmadığı için bebeğiyle birlikte hayatını kaybetti. Eşi üşümesin diye çevreden odun ve kağıt toplayan baba Bahri Bulut ise evi girdiğinde eşinin kanepedeki cansız bedeniyle karşılaştı. Sinir krizleri geçiren adam hastanede tedavi altına alındı.
Edinilen bilgiye göre olay, Buğdaylı Mahallesi Sütderesi Sokak, No 18'de meydana geldi. 10 yıl önce Bahri Bulut (42) ile evlenen ve 6 yaşında Gülhan izminde bir kızı olan Ayten Bulut (37), 8.5 ay önce yeniden hamile kaldı. Hurda malzeme ile kağıt toplayarak geçimini sağlayan Bahri Bulut ise, sabah saatlerinde evden ayrıldı. Ayten Bulut ise, kapısı ve penceresi olmayan evlerinde kağıt yakarak ısınmaya çalıştı.
Talihsiz kadının, eşi gittikten sonra kanaması başladı. Evinde telefon da bulunmayan Ayten Bulut, dışarı çıkıp yardım istemek istedi ancak çok kanaması olduğu için yerinden kalkamadı. Yardım çığlıklarını da duyan olmayınca, talihsiz kadın kanepenin üzerinde kan kaybından haşyatını kaybetti.
Çevreden odun ve kağıt toplayan baba Bahri Bulut ise evi geldiğinde eşinin kanepedeki cansız bedeniyle karşılaştı. Çığlıklar atarak gözyaşlarına boğulan Bulut, komşusundan aldığı cep telefonu ile 112 Acil Servisi aradı. Olay yerine gelen sağlık ekipleri, Ayten Bulut ile karnındaki 8.5 aylık bebeği için yapılacak bir şeyin olmadığını söyledi. Sinir krizleri geçiren Bahri Bulut Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi altına alındı.
Olay yerinde yapılan araştırmaların ardından talihsiz kadının cesedi otopsi yapılmak üzere Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı."
Daha doğma fırsatı bile bulamamış bir bebek, daha emzirme fırsatı bile bulamamış bir anne ve daha kardeşini kıskanma şansı bile bulamamış bir kardeş.
Ne okulu, ne yeme sorunu, ne uyku düzensizliği. İlk tokadımı burda yedim. Utancımdan kıpkırmızı oldum.
Alttaki habere geçtim. Kafamdan atmak istiyorum ilk okuduğum haberi.
"Yıkılan evin altından dram çıktı"
Haberi internette bulamadım bir türlü, bulsam onun da tamamını okumanızı isterdim. AMa ben kısaca özetleyeyim.
Diyarbakır'da hurda toplamak için girdikleri bir evin yıkılması sonucu ölen 15 yaşındaki bir çocuktan bahsediyordu. Hani bir gün önce oyun oynamak için girdikleri evin üzerlerine yıkılması sonucu öldüğü söylenen çocuk. Herhalde böylesi herkesin işine gelirdi değil mi? Oysa durum farklı, Ramazan'ın babası o daha 1 yaşında iken onları terketmiş. Ramazan doğru dürüst okula da gidememiş ve uzun bir süredir hayatını kazanmak için hurda toplayıp satıyormuş. O eve de hurda toplamaya girmiş. Ev yıkılınca altında kalmış.
Gözlerim yaşardı, kafamı kaldırıp pencereden dışarı oğluma baktım. Kalın kıyafetleriyle kızağın üstünde, babasının kucağında kahkahalar atarak kayıyorlardı. Sonra birden yuvarlandılar yumuşacık karların üzerine. İçim cız etti, canı acıdı mı acaba diye.
Sonra bir kez daha utancımdan kızardım. Öylece kalakaldım.
Evdeki hesap....
Tüm pazar gününü oğlunu eğleyerek ev dışında geçiren, 8 aylık hamile bir anne eve dönerken düşünür;
-Eve gidince ben yemek hazırlarken, babası oğlanı yıkar. Yemekten sonra yarın akşam için ıspanağı yıkar kuruturum. Kıyma da 2 gündür buzdolabında. Onu da soğanla kavurup kavanoza koyayım bari, kullanacağım zaman kolaylık olur. Sonra da babası oğlanı uyuturken, ben de bir banyo yapar yatarım. Çok yorgunum bu gece erken yatacağım.
Ve gerçekleşen durum.
- Eve gidince anne yemek hazırlar, balıklar fırına. Yanına bir de yeşil salata. Bu arada bulaşık makinesini de boşalttım. Bonus puan :) Termosifon açılmadığı için su ısınmamış, baba Poyraz'ı yıkayamadı. Tüm gün karda oynadıkları ve saatlerce araba kullandığı için babaya Poyraz'la oynama görevi verildi. Yemek yendi, sofra toplandı ve Baba Poyraz'ı banyoya götürdü. Anne bulaşıkları makineye yerleştirdi, ortalığı topladı. Banyodan çıkan Poyraz'ı giydirdi, tırnaklarını kesti. Saat 21.15 olmuştu bile. Süt ısıtıldı. "Anneeeee beni sen uyuuut" nidalarıyla masal okundı ve süt içirildi. Dişler fırçalandı. Poyraz uykuya dalsın diye yanındaki koltukta beklerken... Tatlı uykular anneeee...
Saat 23'te gözümü koltukta açtım. Tonguç benim yattığımı sanmış da o yüzden kaldırmamış. Nasıl yorgundum, nasıl uykum vardı anlatamam. Ne ıspanak, ne kıyma, ne banyo. Doğruca yatağa girip yattım. Şimdi herşey bu akşamki aktivitelere eklenmiş olarak beni bekliyor. Hepsini akşama yapacağım. Yaparım, ben süperim....
-Eve gidince ben yemek hazırlarken, babası oğlanı yıkar. Yemekten sonra yarın akşam için ıspanağı yıkar kuruturum. Kıyma da 2 gündür buzdolabında. Onu da soğanla kavurup kavanoza koyayım bari, kullanacağım zaman kolaylık olur. Sonra da babası oğlanı uyuturken, ben de bir banyo yapar yatarım. Çok yorgunum bu gece erken yatacağım.
Ve gerçekleşen durum.
- Eve gidince anne yemek hazırlar, balıklar fırına. Yanına bir de yeşil salata. Bu arada bulaşık makinesini de boşalttım. Bonus puan :) Termosifon açılmadığı için su ısınmamış, baba Poyraz'ı yıkayamadı. Tüm gün karda oynadıkları ve saatlerce araba kullandığı için babaya Poyraz'la oynama görevi verildi. Yemek yendi, sofra toplandı ve Baba Poyraz'ı banyoya götürdü. Anne bulaşıkları makineye yerleştirdi, ortalığı topladı. Banyodan çıkan Poyraz'ı giydirdi, tırnaklarını kesti. Saat 21.15 olmuştu bile. Süt ısıtıldı. "Anneeeee beni sen uyuuut" nidalarıyla masal okundı ve süt içirildi. Dişler fırçalandı. Poyraz uykuya dalsın diye yanındaki koltukta beklerken... Tatlı uykular anneeee...
Saat 23'te gözümü koltukta açtım. Tonguç benim yattığımı sanmış da o yüzden kaldırmamış. Nasıl yorgundum, nasıl uykum vardı anlatamam. Ne ıspanak, ne kıyma, ne banyo. Doğruca yatağa girip yattım. Şimdi herşey bu akşamki aktivitelere eklenmiş olarak beni bekliyor. Hepsini akşama yapacağım. Yaparım, ben süperim....
Cuma, Ocak 28, 2011
Bir yazı yazdım ve herşey değişti (mi acaba?)
Dün yazdığım yazı vardı ya, daralmıştım ve yazarak rahatlamam gerekiyordu. Amacım kimseyi yerden yere vurmak değildi. Hatta babamız bu yazıyı okusun ve etkilensin gibi bir amacım da yoktu gerçekten :)
Aslında yazının öznesi benim yoğunluğum, yorgunluğum, sıkıntılarım idi. Ne oğlum, ne de kocam idi. Ama hayatımın baş aktörleri olarak onların da bu patlamaya katkıları olduğunu görmezden (ya da yazmazdan) gelemezdim.
Peki ne oldu?
Dün akşam sevgili kocam eve gelir gelmez, sofrayı hazırladı. Hem de tabakları üst üste değil, yerleşim pozisyonuna koyarak. Sonra ben yemeği hazır edene kadar Poyraz'la oynadı, üstelik ilk 10 dakikasında televizyonu da açmadan. Yemeği yedik, sofrayı da toplayıp makineye yerleştirdi.
Tabi ben bu kadarcık destek sonucunda bile çok keyiflendim ve de Poyraz da babasıyla oyuna doymuş olduğu için pek uyumlu idi. Zincirleme reaksiyon diye ben buna derim işte.
Umarım sürekli olur...
Yoksa daha fenasını yazarım ona göre haaaa!!! :))))))
Aslında yazının öznesi benim yoğunluğum, yorgunluğum, sıkıntılarım idi. Ne oğlum, ne de kocam idi. Ama hayatımın baş aktörleri olarak onların da bu patlamaya katkıları olduğunu görmezden (ya da yazmazdan) gelemezdim.
Peki ne oldu?
Dün akşam sevgili kocam eve gelir gelmez, sofrayı hazırladı. Hem de tabakları üst üste değil, yerleşim pozisyonuna koyarak. Sonra ben yemeği hazır edene kadar Poyraz'la oynadı, üstelik ilk 10 dakikasında televizyonu da açmadan. Yemeği yedik, sofrayı da toplayıp makineye yerleştirdi.
Tabi ben bu kadarcık destek sonucunda bile çok keyiflendim ve de Poyraz da babasıyla oyuna doymuş olduğu için pek uyumlu idi. Zincirleme reaksiyon diye ben buna derim işte.
Umarım sürekli olur...
Yoksa daha fenasını yazarım ona göre haaaa!!! :))))))
Perşembe, Ocak 27, 2011
Süper(!) Anneler Tımarhanesi
Hepimiz, her yaş çocuğunda benzer şeyler yaşıyoruz yani öyle mi?
O zaman normal bu, anladım....
Sakin olacağız, tepki vermeyeceğiz. Sonra konuşmayı deneyeceğiz...
Tehdit etmeyeceğiz, sadece kendisine ve etrafına zarar vermesini engelleyeceğiz.
Peki tüm bunları yapabilmek için ne kullanacağız prozac filan mı?
Sabah yarım saat uyandırma, giydirme ve kahvaltı ettirme uğraşısı üzerine 10 saat mesai. Mesai esnasında veya arada, alışveriş listesi hazırlama, okuldaki arkadaşının doğum günü için hediye alma, akşama ne yemek pişireceğim diye düşünme...vs gibi ek faaliyetler. Akşam daha okuldan alınırken başlayan pazarlığa olabildiğince sakin ve mantıklı cevaplar vermeye çalışma (anneeee eve gidince 5 tane dora seyredebilir miyim, hayır annecim. O zaman 3 tane? annecim akşamları çizgi film seyretmiyoruz biliyorsun. O zaman ben de yemek yemem, hüüüüüüü.......).Eve varış, üşümüş, yorgun ve elleri poşetle dolu halde otoparkta kediyle oynamasını beklemek, eve çıkarken tüm dairelere fatura dağıtmasını beklemek (postacıymış, bu işi çok keyifle yapıyor), eve çıkınca bir tur daha çizgi film pazarlığı yapmak (Disiplin! çizgi film yok. Yok dedik bir kere di mi?), oyun oynamak isteyen ama aynı zamanda aç bir çocuğa yemek hazırlayabilmek için mutfakta beraberce oyun haline getirebileceği şeyler icat ederek akşam yemeğini hazırlamak (bu iyi senaryo tabi, bir önceki akşamdan yemek yapıldıysa). Sonra (yine iyi ihtimalle) babanın eve gelişi, babanın poposunu 5 dakika koltuğa koyma ihtiyacını gidermesini beklemek (bizimki popo değil orası kesin, mesela benimki motor), babanın sofrayı "hazırlayıp" anneye yardım etmesi (3 tabağı ve 3 çatalı üst üste masanın ortasına koymak mesela).
Sıkıldınız mı? Durun daha bitmedi :)
Hadi oğlum, ağzındakini çiğne oğlum, sandalyenden inme oğlum...vs cümleleri eşliğinde kendi yemeğini de buz gibi edene kadar yiyememek, babanın sofrayı toplaması (toplayıp kirli bir halde lavabonun kenarına bırakması demek istedim, makineye anne ayrıca yerleştirir nasıl olsa), yoksa şanslı günündesiniz ama genellikle bu teraneye çamaşır yıkamak, çocuğa banyo yaptırmak ve ertesi gün için yemek yapmak eklenir. İçerden gelen sesler şöyledir genelde;
- babaaaa, babaa, babaaaa, BaBa, babacııııım....
- hı?
- Seninle oyun oynayalım mı?
- çok yorgunum oğlum biraz dinleneyim
- ama baba sonra yatıcam ve oyun oynayamıcaz
- tamam hadi oynayalım
(oyun her neyse maksimum 5 dakika ve elde kumanda ile bir göz televizyonda oynanır)
Bu döngünün uyku saatine kadar sürmesi, hadi yatağa seslenişi ile başlayan" ama ben daha oynamadım ki, 5 dakika daha, hüüüüüü..." nidalarının savuşturulması (ikna edilmesi), pijamaların giyilmesi, süt içilirken masal okunması, diş fırçalanması ve uyku moduna geçilmesi. Hakkını yemeyeyim, yatarak yapılabilen bu uykuya geçiş seremonisinde babamızın çok desteği oluyor.
Bu arada çoktan leşi çıkmış annenin, kalan son enerjisi ile 3 sayfa kitap okuması (4. sayfaya genelde geçemiyorum) veya banyo yapması veya birkaç satır karalaması, akabinde yastığa yaklaşırken baygın düşüp uyuyakalması.
Ben bir de ikinciye hamileyim yaaa...
Sanırım daha en baştan, 10 sene önce evlenerek bir hata yaptım :) Herşeyin başı o oldu.
Hadi bu konuda da yalniz olmadığımı söyleyin de, açalım bir süper anneler tımarhanesi...
O zaman normal bu, anladım....
Sakin olacağız, tepki vermeyeceğiz. Sonra konuşmayı deneyeceğiz...
Tehdit etmeyeceğiz, sadece kendisine ve etrafına zarar vermesini engelleyeceğiz.
Peki tüm bunları yapabilmek için ne kullanacağız prozac filan mı?
Sabah yarım saat uyandırma, giydirme ve kahvaltı ettirme uğraşısı üzerine 10 saat mesai. Mesai esnasında veya arada, alışveriş listesi hazırlama, okuldaki arkadaşının doğum günü için hediye alma, akşama ne yemek pişireceğim diye düşünme...vs gibi ek faaliyetler. Akşam daha okuldan alınırken başlayan pazarlığa olabildiğince sakin ve mantıklı cevaplar vermeye çalışma (anneeee eve gidince 5 tane dora seyredebilir miyim, hayır annecim. O zaman 3 tane? annecim akşamları çizgi film seyretmiyoruz biliyorsun. O zaman ben de yemek yemem, hüüüüüüü.......).Eve varış, üşümüş, yorgun ve elleri poşetle dolu halde otoparkta kediyle oynamasını beklemek, eve çıkarken tüm dairelere fatura dağıtmasını beklemek (postacıymış, bu işi çok keyifle yapıyor), eve çıkınca bir tur daha çizgi film pazarlığı yapmak (Disiplin! çizgi film yok. Yok dedik bir kere di mi?), oyun oynamak isteyen ama aynı zamanda aç bir çocuğa yemek hazırlayabilmek için mutfakta beraberce oyun haline getirebileceği şeyler icat ederek akşam yemeğini hazırlamak (bu iyi senaryo tabi, bir önceki akşamdan yemek yapıldıysa). Sonra (yine iyi ihtimalle) babanın eve gelişi, babanın poposunu 5 dakika koltuğa koyma ihtiyacını gidermesini beklemek (bizimki popo değil orası kesin, mesela benimki motor), babanın sofrayı "hazırlayıp" anneye yardım etmesi (3 tabağı ve 3 çatalı üst üste masanın ortasına koymak mesela).
Sıkıldınız mı? Durun daha bitmedi :)
Hadi oğlum, ağzındakini çiğne oğlum, sandalyenden inme oğlum...vs cümleleri eşliğinde kendi yemeğini de buz gibi edene kadar yiyememek, babanın sofrayı toplaması (toplayıp kirli bir halde lavabonun kenarına bırakması demek istedim, makineye anne ayrıca yerleştirir nasıl olsa), yoksa şanslı günündesiniz ama genellikle bu teraneye çamaşır yıkamak, çocuğa banyo yaptırmak ve ertesi gün için yemek yapmak eklenir. İçerden gelen sesler şöyledir genelde;
- babaaaa, babaa, babaaaa, BaBa, babacııııım....
- hı?
- Seninle oyun oynayalım mı?
- çok yorgunum oğlum biraz dinleneyim
- ama baba sonra yatıcam ve oyun oynayamıcaz
- tamam hadi oynayalım
(oyun her neyse maksimum 5 dakika ve elde kumanda ile bir göz televizyonda oynanır)
Bu döngünün uyku saatine kadar sürmesi, hadi yatağa seslenişi ile başlayan" ama ben daha oynamadım ki, 5 dakika daha, hüüüüüü..." nidalarının savuşturulması (ikna edilmesi), pijamaların giyilmesi, süt içilirken masal okunması, diş fırçalanması ve uyku moduna geçilmesi. Hakkını yemeyeyim, yatarak yapılabilen bu uykuya geçiş seremonisinde babamızın çok desteği oluyor.
Bu arada çoktan leşi çıkmış annenin, kalan son enerjisi ile 3 sayfa kitap okuması (4. sayfaya genelde geçemiyorum) veya banyo yapması veya birkaç satır karalaması, akabinde yastığa yaklaşırken baygın düşüp uyuyakalması.
Ben bir de ikinciye hamileyim yaaa...
Sanırım daha en baştan, 10 sene önce evlenerek bir hata yaptım :) Herşeyin başı o oldu.
Hadi bu konuda da yalniz olmadığımı söyleyin de, açalım bir süper anneler tımarhanesi...
Salı, Ocak 25, 2011
Kardeş kıskançlığı mı? 4 yaş halleri mi?
Çalkalanıyorum...
Hamilelikte son 6 haftam. Hormon dalgalanmalarım zirve yaptı. Geceleri gördüğüm rüyaları yazsam, fantastik korku türünde en iyi senaryo oskarı almazsa namerdim. Sadece bu değil ki, fiziksel olarak da sıkıntılıyım. Gece yatakta dönmek işkence. Ne tarafıma yatsam o tarafım ağrıyarak uyanıyorum. Üstelik sadece 11 kilo aldım. Karnıma kramplar giriyor, azıcık hareket etsem fena çarpıntım oluyor. Yere oturamıyorum, otursam kalkamıyorum. Herşey ama herşey zor gelmeye başladı. Sabrım da hem fiziksel, hem hormonel durumumdan etkilenince oğlumla çatışmalar yaşamam sanırım kaçınılmaz oldu.
Bilenler bilir, Poyraz uyumlu ve sakin olmasıyla bilinen bir çocuktur. Ama özellikle son birkaç aydır ben çok değiştiğini düşünüyorum. Babasına kalsa ben dertsiz başıma dert yaratıyorum. Bu çocuk büyüyor ve büyüdükçe bu tür değişiklikler yaşaması normal.
Ama ben bu kadar basit olmadığını düşünüyorum. Söylediklerimi asla dinlemiyor, dinlese de uygulamıyor. Şımarıklığı kimi zaman can sıkıcı oluyor. Karşısındakini bilerek ve isteyerek sinirlendiriyor ve bundan zevk alıyor. SÜrekli bir mızmızlanma ve hoşnutsuzluk modunda. Sen şunu yapmazsan, ben de bunu yapmam tavırları hiç bitmiyor. Okulda da benzer bir durumu varmış. Eskiden ceza alıp bir köşede oturduğunda, üzülen, özür dileyen çocuk, artık hemen hergün ceza alıyor ve bunu hiiiiç umursamıyormuş bile. Cezadan kalkıp aynı şeyi tekrar öğretmenin gözünün içine bakarak yapıyormuş. Öğretmeninin söylediğine göre bu durum benzer şekilde diğer çocuklar için de geçerliymiş. Bir şekilde birbirlerinden de etkilendikleri açık.
Ama bu konuda yapacak birşey yok mu yani? Böyle "e normal bunlar" deyip bekleyecek miyim? Benim de tahammülsüzlüğüm nedeniyle zaman zaman sert çıkışlar yapıyorum ve sonra da vicdan azabı çekiyorum. İşin açıkçası, bu krizlerin bir sebebinin de bizim iyi yönetemediğimiz "kardeşin gelmesi" süreci olduğunu düşünüyorum.
Ne yapabilirim diye düşünürken Blogcuanne Elif'in blogunda iki (bir - iki) yazıya rastladım. Yani ben yazsam aynısını yazardım, kelime kelime. Yalnız olmadığımı bilmek biraz rahatlattı. Oradaki önerileri de deneyeceğim.
Belki bir pedagogla da doğrudan görüşüp, kimi öneriler alırım. En azından ben ve yine sadece ben elimden geleni yapacağım... Hallederiz herhalde....
Canım oğlum! Hayatta en son istediğim şey senin üzülmen. Umarım bu satırları okuyup anlayacak yaşa geldiğinde, kardeşinle çoktan iyi arkadaş olmuş olursunuz. Ben bu kardeşi sen üzül ve ihmal edil diye planlamadım elbette. Tüm bu geçici olacağını umduğum ve beraberce üstesinden geleceğimize inandığım sıkıntılara rağmen, kardeşinin olmasına sevineceğini biliyorum. Senin bu süreçten en az sıkıntıyla çıkman için, yine ben elimden geleni yapacağım kuzum...
Hamilelikte son 6 haftam. Hormon dalgalanmalarım zirve yaptı. Geceleri gördüğüm rüyaları yazsam, fantastik korku türünde en iyi senaryo oskarı almazsa namerdim. Sadece bu değil ki, fiziksel olarak da sıkıntılıyım. Gece yatakta dönmek işkence. Ne tarafıma yatsam o tarafım ağrıyarak uyanıyorum. Üstelik sadece 11 kilo aldım. Karnıma kramplar giriyor, azıcık hareket etsem fena çarpıntım oluyor. Yere oturamıyorum, otursam kalkamıyorum. Herşey ama herşey zor gelmeye başladı. Sabrım da hem fiziksel, hem hormonel durumumdan etkilenince oğlumla çatışmalar yaşamam sanırım kaçınılmaz oldu.
Bilenler bilir, Poyraz uyumlu ve sakin olmasıyla bilinen bir çocuktur. Ama özellikle son birkaç aydır ben çok değiştiğini düşünüyorum. Babasına kalsa ben dertsiz başıma dert yaratıyorum. Bu çocuk büyüyor ve büyüdükçe bu tür değişiklikler yaşaması normal.
Ama ben bu kadar basit olmadığını düşünüyorum. Söylediklerimi asla dinlemiyor, dinlese de uygulamıyor. Şımarıklığı kimi zaman can sıkıcı oluyor. Karşısındakini bilerek ve isteyerek sinirlendiriyor ve bundan zevk alıyor. SÜrekli bir mızmızlanma ve hoşnutsuzluk modunda. Sen şunu yapmazsan, ben de bunu yapmam tavırları hiç bitmiyor. Okulda da benzer bir durumu varmış. Eskiden ceza alıp bir köşede oturduğunda, üzülen, özür dileyen çocuk, artık hemen hergün ceza alıyor ve bunu hiiiiç umursamıyormuş bile. Cezadan kalkıp aynı şeyi tekrar öğretmenin gözünün içine bakarak yapıyormuş. Öğretmeninin söylediğine göre bu durum benzer şekilde diğer çocuklar için de geçerliymiş. Bir şekilde birbirlerinden de etkilendikleri açık.
Ama bu konuda yapacak birşey yok mu yani? Böyle "e normal bunlar" deyip bekleyecek miyim? Benim de tahammülsüzlüğüm nedeniyle zaman zaman sert çıkışlar yapıyorum ve sonra da vicdan azabı çekiyorum. İşin açıkçası, bu krizlerin bir sebebinin de bizim iyi yönetemediğimiz "kardeşin gelmesi" süreci olduğunu düşünüyorum.
Ne yapabilirim diye düşünürken Blogcuanne Elif'in blogunda iki (bir - iki) yazıya rastladım. Yani ben yazsam aynısını yazardım, kelime kelime. Yalnız olmadığımı bilmek biraz rahatlattı. Oradaki önerileri de deneyeceğim.
Belki bir pedagogla da doğrudan görüşüp, kimi öneriler alırım. En azından ben ve yine sadece ben elimden geleni yapacağım... Hallederiz herhalde....
Canım oğlum! Hayatta en son istediğim şey senin üzülmen. Umarım bu satırları okuyup anlayacak yaşa geldiğinde, kardeşinle çoktan iyi arkadaş olmuş olursunuz. Ben bu kardeşi sen üzül ve ihmal edil diye planlamadım elbette. Tüm bu geçici olacağını umduğum ve beraberce üstesinden geleceğimize inandığım sıkıntılara rağmen, kardeşinin olmasına sevineceğini biliyorum. Senin bu süreçten en az sıkıntıyla çıkman için, yine ben elimden geleni yapacağım kuzum...
Salı, Ocak 18, 2011
Kızım da büyüyor, oğlum da...
Gerçekten ikisi de büyüyor... Boyunu ölçemedim ama Poyraz 17 kiloya yaklaştı. Dün akşamki 31 hafta 1 günlük kontrolde ise kızımın da 1,800 kg olduğunu gördük. Beni sormayın, toplamda 10 kilo aldım bile. Hem de tüm gebelik şekeri diyetine rağmen. bakalım kaç kilo ile tamamlayacağım.
Doğum için doktorumla şimdilik 7 Mart tarihinde karar kıldık. Kızım lütfen sen de bu plana uy, olur mu annecim :)
Hiç yazasım yok, uykum var ama yatasım da yok. Poyraz'ın son iki şirinliğini anlatıp bitireyim bari bu postu.
Pazar günü arabadayız.
Poyraz - Anne ben seninle eğlenmek istiyorum
Ben - Sabahtan beri eğleniyoruz ya annecim
Poyraz - Öyle değil, hani kızlarla erkekler düğün yapıp eğleniyorlar ya, ondan işte
Ben - Annecim ona evlenmek denir
Poyraz - Hah işte ben seninle evlenmek istiyorum
Babası - Ama oğlum annen zaten benimle evli
Poyraz - Ama baba sen çok evlendin, biraz da ben evleniiim, noooluuur
Babası - ........
Poyraz - Bak babam da izin verdi, ben seninle evlenicem
:))))))
Dün okuldan aldım, arabaya binerken heyecanla sordu;
"Anne böyle döne döne esen şiddetli rüzgara ne denir biliyor musun?"
"Bilmiyorum oğlum, ne denir?"
(Gözler kocaman kocaman açık cevapladı)
"Boru"
Doğum için doktorumla şimdilik 7 Mart tarihinde karar kıldık. Kızım lütfen sen de bu plana uy, olur mu annecim :)
Hiç yazasım yok, uykum var ama yatasım da yok. Poyraz'ın son iki şirinliğini anlatıp bitireyim bari bu postu.
Pazar günü arabadayız.
Poyraz - Anne ben seninle eğlenmek istiyorum
Ben - Sabahtan beri eğleniyoruz ya annecim
Poyraz - Öyle değil, hani kızlarla erkekler düğün yapıp eğleniyorlar ya, ondan işte
Ben - Annecim ona evlenmek denir
Poyraz - Hah işte ben seninle evlenmek istiyorum
Babası - Ama oğlum annen zaten benimle evli
Poyraz - Ama baba sen çok evlendin, biraz da ben evleniiim, noooluuur
Babası - ........
Poyraz - Bak babam da izin verdi, ben seninle evlenicem
:))))))
Dün okuldan aldım, arabaya binerken heyecanla sordu;
"Anne böyle döne döne esen şiddetli rüzgara ne denir biliyor musun?"
"Bilmiyorum oğlum, ne denir?"
(Gözler kocaman kocaman açık cevapladı)
"Boru"
Cuma, Ocak 07, 2011
Yılbaşı
Bir yılı daha devirdik. Yepyeni ve çok daha güzel olmasını dilediğim bir yıla girdik. Bu yıl ben ikinci kez anne olacağım. Hayatıma ikinci bir güneş doğacak. Sağlıkla, sevinçle gelsin annesinin güneşi, abisinin canı kardeşi, babasının güzel kızı... Neşe getirsin bize.
Yılbaşını Yaman ailesinin sıcak konukseverliği ile karşılamak ayrıca keyifli idi. Başak'ın -aslında her zamanki gibi- güzel sofrası ve Talat'ın başarılı aşçılığı birleşince, pek keyifli bir gece oldu doğrusu.
İşte fotolar....

Talat sağolsun cüssesiyle bizim kuzulara lunapark heyecanı ve keyfi yaşattı bolca. Hatta o kadar ki, Piroş 11'de uykuya yenik düşmesine rağmen, Poyraz saat 1'de hala "Talat hadi tuduralım mı?" diye peşinde dolanıyordu.
Resmin çözünürlüğü kötü olmasına rağmen, göbeği yandan görmek adına başarılı. Ha bu arada ben sıcak şarap yapıyorum. Bir fincan içtim valla, günah da çıkartmış olayım buradan :)
Yılbaşını Yaman ailesinin sıcak konukseverliği ile karşılamak ayrıca keyifli idi. Başak'ın -aslında her zamanki gibi- güzel sofrası ve Talat'ın başarılı aşçılığı birleşince, pek keyifli bir gece oldu doğrusu.
İşte fotolar....

Talat sağolsun cüssesiyle bizim kuzulara lunapark heyecanı ve keyfi yaşattı bolca. Hatta o kadar ki, Piroş 11'de uykuya yenik düşmesine rağmen, Poyraz saat 1'de hala "Talat hadi tuduralım mı?" diye peşinde dolanıyordu.***
Resmin çözünürlüğü kötü olmasına rağmen, göbeği yandan görmek adına başarılı. Ha bu arada ben sıcak şarap yapıyorum. Bir fincan içtim valla, günah da çıkartmış olayım buradan :)***
Yüzünüzden gülücük hiç eksik olmasın kuzular...
***
***
***
***
***
***
Salı, Aralık 28, 2010
Lokum oğlumun komikleri
Yani kusura bakmayın ama bu yazıyı oğlumun son şirinliklerine, son komik laflarına ayıracağım...
- Geçen akşam hormonal fırtınalar ve nesnel durumun getridiği bir sinir vardı üzerimde. Bir iki oğlana da çattım. Artık anlıyor sinirimi. Yemek hazırlıyordum, git babanl aoyna biraz dedim sinirli bir şekilde. 5 dakika sonra geldi. Kapıda dünyanın en çapkın bakışlarıyla aynen şu cümleyi kurdu;
"Sofrayı hazırlamanıza yardım etsem, siniriniz geçer mi güzel bayan?"
Sinir minir kalmadı tabi....
- Hafta sonu cumartesi parka filan çıktık. Ama pazar hava kapalı ve yağmurlu olunca eve tıkıldık. Tutturdu park diye. Oğlum dur ben seni kapalı parka götüreyim dedim. Amacım alışveriş merkezindeki oyun alanlarından birine götürmek. Ne dese beğenirsiniz?
"Anne sen beni mi kandırıyorsun, kapalı park kapalıysa nasıl giricez?"
- Babamızın işi var, evde değildi. Ben yerleri süpürdüm. Bir de üstüne eziyetli bir yemeğe giriştim. El oyalayıcı. Çocuk geliyor, gidiyor; anne daha bitmedi mi diye. En son geldi, nasıl bir empati ama surat 5 karış. "Anne senin ne suçun vardı ki yemekleri hep sen yapıyorsun?"
-Poyraz? Ne?
Poyraz? Ne?
Poyraz? Anne efendim demem gerektiğini biliyorum ama ne daha kısa.
- Gecenin bir yarısı. Uykunun en tatlı yeri. Ağlayarak uyandı. Babasını istedi.
"Baba beni turtar, annem bana ıspanat yeeedirmek istiyor"
Bu arada bugüne kadar ıspanak yer misin diye sormuşluğum veya gizlice kaktırmışlığım olduysa namerdim. Kendi isteyene kadar bekleyeceğim. Ama ıspanak kabusu olmaktan kurtulamadım :)
- Geçen akşam hormonal fırtınalar ve nesnel durumun getridiği bir sinir vardı üzerimde. Bir iki oğlana da çattım. Artık anlıyor sinirimi. Yemek hazırlıyordum, git babanl aoyna biraz dedim sinirli bir şekilde. 5 dakika sonra geldi. Kapıda dünyanın en çapkın bakışlarıyla aynen şu cümleyi kurdu;
"Sofrayı hazırlamanıza yardım etsem, siniriniz geçer mi güzel bayan?"
Sinir minir kalmadı tabi....
- Hafta sonu cumartesi parka filan çıktık. Ama pazar hava kapalı ve yağmurlu olunca eve tıkıldık. Tutturdu park diye. Oğlum dur ben seni kapalı parka götüreyim dedim. Amacım alışveriş merkezindeki oyun alanlarından birine götürmek. Ne dese beğenirsiniz?
"Anne sen beni mi kandırıyorsun, kapalı park kapalıysa nasıl giricez?"
- Babamızın işi var, evde değildi. Ben yerleri süpürdüm. Bir de üstüne eziyetli bir yemeğe giriştim. El oyalayıcı. Çocuk geliyor, gidiyor; anne daha bitmedi mi diye. En son geldi, nasıl bir empati ama surat 5 karış. "Anne senin ne suçun vardı ki yemekleri hep sen yapıyorsun?"
-Poyraz? Ne?
Poyraz? Ne?
Poyraz? Anne efendim demem gerektiğini biliyorum ama ne daha kısa.
- Gecenin bir yarısı. Uykunun en tatlı yeri. Ağlayarak uyandı. Babasını istedi.
"Baba beni turtar, annem bana ıspanat yeeedirmek istiyor"
Bu arada bugüne kadar ıspanak yer misin diye sormuşluğum veya gizlice kaktırmışlığım olduysa namerdim. Kendi isteyene kadar bekleyeceğim. Ama ıspanak kabusu olmaktan kurtulamadım :)
Emzirme reformu sobesi
Emzirme Reformu anneleri olarak bir sobeleme başlatıldı. Ben de üzerime düşeni yapıp, zincire dahil olayım. İşte sobelenenin ceveplaması gereken sorular.
(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
Ne yazık ki cevabo öğrendim, ama öncesinde en az %50 derdim kesin.
(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
7,5 ay
(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
Doğum izni, yıllık izinler ve 1 ay ücretsiz izin dahil toplam 5,5 ay
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
Kullandım
(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
Hayır ama süt sağmak için mekan olarak bir depo ile yetinmek zorunda kalmak yıpratıcı idi.
(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
Takmadım bu yüzden de yaşamadım...
(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
Doğum yaptığım hastanenin hemşireleri doğumdan hemen sonra yardımcı oldular. Ama sonrasında ben ve oğlum başbaşa idik :)
(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
7,5 ay emzirebildim ve ek besinlere geçene kadar kilo alımı iyi olduğu için bu tür tepkiler almadım.
(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
Çünkü işe başladığım için oğlumu doya doya emziremedim, 4,5 aylık ek besinlere geçtik. Erkenden emmeyi bıraktı çünkü sağdığım süt yetmiyordu, biberon daha cazip geldi. Aynılarını kızımda yaşamak istemiyorum.
Çünkü Türkiye'de çalışan kadınlar haklarını bilmiyorlar
Çünkü anne sütü hiçbir besin ve mamanın yerine geçemeyeceği kadar harika bir besin. Her anne mama baskısı altında kalmadan çocuğunu emzirebilmeli.
Çünkü yeterli anne sütü almayan çocukların ilerleyen yaşlarda hastalanma ihtimali daha fazla...
Daha yazayım mı?
(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.
Elbette destekledim.
(*) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar
Takipçim olan tüm bloggerları sobeliyorum ben de, ne kadar çok mim, o kadar bilinç ve harekete güç olur diye düşünüyorum.
Sevgiler,
Özlem
(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
Ne yazık ki cevabo öğrendim, ama öncesinde en az %50 derdim kesin.
(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
7,5 ay
(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
Doğum izni, yıllık izinler ve 1 ay ücretsiz izin dahil toplam 5,5 ay
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
Kullandım
(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
Hayır ama süt sağmak için mekan olarak bir depo ile yetinmek zorunda kalmak yıpratıcı idi.
(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
Takmadım bu yüzden de yaşamadım...
(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
Doğum yaptığım hastanenin hemşireleri doğumdan hemen sonra yardımcı oldular. Ama sonrasında ben ve oğlum başbaşa idik :)
(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
7,5 ay emzirebildim ve ek besinlere geçene kadar kilo alımı iyi olduğu için bu tür tepkiler almadım.
(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
Çünkü işe başladığım için oğlumu doya doya emziremedim, 4,5 aylık ek besinlere geçtik. Erkenden emmeyi bıraktı çünkü sağdığım süt yetmiyordu, biberon daha cazip geldi. Aynılarını kızımda yaşamak istemiyorum.
Çünkü Türkiye'de çalışan kadınlar haklarını bilmiyorlar
Çünkü anne sütü hiçbir besin ve mamanın yerine geçemeyeceği kadar harika bir besin. Her anne mama baskısı altında kalmadan çocuğunu emzirebilmeli.
Çünkü yeterli anne sütü almayan çocukların ilerleyen yaşlarda hastalanma ihtimali daha fazla...
Daha yazayım mı?
(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.
Elbette destekledim.
(*) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar
Takipçim olan tüm bloggerları sobeliyorum ben de, ne kadar çok mim, o kadar bilinç ve harekete güç olur diye düşünüyorum.
Sevgiler,
Özlem
Cumartesi, Aralık 25, 2010
Kızımın ilk hediyesi Jülide Annesinden
Evet kızım ilk hediyesini aldı.
Cuma günü Poyraz'ı yuvaya bırakırken yuvamızın tatlı müdiresi Jülide Hanım elinde inanılmaz sevimli bir bohça ile karşıladı beni. Kızım için inanılmaz güzel iki yelek örmüş ve yine çok şirin bir paketle bana verdi. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Hem ilk hediyesi idi kızımın, hem de gerçekten çok güzellerdi... "Doğmadan önce hediye alan bebek şanslı olurmuş derler, ben de bu yüzden doğmadan önce vermek istedim" demez mi bir de.
Şanslı tabi benim kızım, abisi sizin gibilerin elinde, yuvasında olduğu için bile şanslı.
Bu hediye bir kez daha yuva seçiminde doğru yaptığımı gösterdi bana. Benim yuvadan beklentim, çok basit ama çok dolu idi. Anneannesinin evine bırakır gibi bırakmak istiyordum oğlumu. Öyle bilmem ne eğitim metodu filan değildi istediğim. Üstü açılınca üstünü örtsünler, yemek yemeyince erinmeyip kendileri beslesinler ama gereken yönlendirmeyi yapıp özgüvenini artırsınlar, sarılmak isteyince kucaklasınlar, yanlış yaptığında azarlasınlar ama arkasından öpüşüp barışsınlar istedim...
Oğlum 1 seneden fazladır Tırtıl Çocuk Evine gidiyor ve gerçekten mutlu. Hangi öğretmenini çok seviyorsun dediğimde, Jülide Hanım da dahil okulun tüm öğretmenlerini sayıyor. Günde tam 10 saatini orada geçiriyor ve orası benim duygusal oğluma ihtiyacı olan yuva sıcaklığını veriyor. İlk yuvaya başladığında, birkaç ay bebek gibi kucaklarında gezdirdiler resmen kucakçı Poyraz'ı.
Ay neyse, ben nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim, bu hediyeler gerçekten çok özel ve güzellikleriyle de giydirmek için can attığım birkaç parçadan ikisi oldular.


Cuma günü Poyraz'ı yuvaya bırakırken yuvamızın tatlı müdiresi Jülide Hanım elinde inanılmaz sevimli bir bohça ile karşıladı beni. Kızım için inanılmaz güzel iki yelek örmüş ve yine çok şirin bir paketle bana verdi. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Hem ilk hediyesi idi kızımın, hem de gerçekten çok güzellerdi... "Doğmadan önce hediye alan bebek şanslı olurmuş derler, ben de bu yüzden doğmadan önce vermek istedim" demez mi bir de.
Şanslı tabi benim kızım, abisi sizin gibilerin elinde, yuvasında olduğu için bile şanslı.
Bu hediye bir kez daha yuva seçiminde doğru yaptığımı gösterdi bana. Benim yuvadan beklentim, çok basit ama çok dolu idi. Anneannesinin evine bırakır gibi bırakmak istiyordum oğlumu. Öyle bilmem ne eğitim metodu filan değildi istediğim. Üstü açılınca üstünü örtsünler, yemek yemeyince erinmeyip kendileri beslesinler ama gereken yönlendirmeyi yapıp özgüvenini artırsınlar, sarılmak isteyince kucaklasınlar, yanlış yaptığında azarlasınlar ama arkasından öpüşüp barışsınlar istedim...
Oğlum 1 seneden fazladır Tırtıl Çocuk Evine gidiyor ve gerçekten mutlu. Hangi öğretmenini çok seviyorsun dediğimde, Jülide Hanım da dahil okulun tüm öğretmenlerini sayıyor. Günde tam 10 saatini orada geçiriyor ve orası benim duygusal oğluma ihtiyacı olan yuva sıcaklığını veriyor. İlk yuvaya başladığında, birkaç ay bebek gibi kucaklarında gezdirdiler resmen kucakçı Poyraz'ı.
Ay neyse, ben nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim, bu hediyeler gerçekten çok özel ve güzellikleriyle de giydirmek için can attığım birkaç parçadan ikisi oldular.


Pazartesi, Aralık 20, 2010
Hem oğlumdan, hem kızımdan haberler bu sefer...
Bugün itibariyle tam 27 hafta 1 günlük hamileyim. Kontrole gittim, kızım 1 kilo 100 gr olmuş. Keyfi yerinde gözüküyordu. Gebelik şekeri nedeniyle yaptığım diyet işe yaramış. Son 1 ayda sadece 200 gr kilo almışım. Toplamda 8 kilo 200 gr. Arkun "herşey yolunda, böyle giderse 38. hafta bittiğinde alırız bebeği" dedi. Gebelik şekeri nedeniyle anne karnında ani bebek ölümü riski artıyormuş son haftalarda. Riske girmek istemiyormuş. Ben de kendimi ona teslim ettim, sen bilirsin dedim. Yalnız bu komik bir durum. 2 hafta öncesi 6 Mart'a denk geliyor. 5 Mart'a çekip abisiyle aynı gün doğursam mı?
Ben zorlanıyorum ama bu sefer, leğen ve pelvis kemiklerim acayip ağrıyor bazen. Resmen çatırdadıklarını hissediyorum. 3 gündür filan sırtım ağrıyor. Bugün de burnum kanadı durup dururken. kalan 10-11 hafta zor geçecek anlaşılan. Neyse ama böyle söyleyince az kalmış gibi geldi :)
Birinin bana destek atıp, şu kıyafetleri yıkayıp ütülememe ve dolaba kaldırmama yardım etmesi gerekiyor. Ben başlayınca bakıp bakıp devamını getiremiyorum çünkü. Bir de nasıl diyeyim, kız kıyafetleri biraz karışık :))) Yok mu bana yardım edecek bir kız annesi?
Bir dahaki doktor kontrolüm 17 Ocak'ta. Ondan sonra da haftada 2 kere NST'ye girmeye başlayacağım. Şeker yüzünden daha erken ve daha sık olarak başlatacak NST'ye. Olsun bakalım, kızımız iyi olsun da.
Bu arada Poyraz'dan da bahsedeyim. Geçen hafta başı kulağım ağrıyor diye ağlayarak eve geldiği bir günün ertesi sabahı doktora zor attık kendimizi. Sonuç orta kulak iltihabının sancılı bir türü ve antibiyotik :( Neyse ki ilaç kullanınca sancısı geçti de, çok kriz olmadı. Şimdi gayet iyi. Bu hastalıktan kalan şey oğlumun komik bir lafı oldu. Kulağının ağrıdığı akşam gelip, "anne aklım acıyor" dedi. Güleyim mi, ağlayayım mı bilemedim. Sanırım başı ağrıyordu.
Ondan önceki hafta da okula kurabiye yapıp götürmeye karar verdi benim küçük aşçım. Hatta benim adıma söz vermiş filan. Kurabiye benim kabusum, bilen bilir. Asla beceremiyorum. Söylemesi ayıptır nefis açma, poğaça yaparım ama kurabiye yapamıyorum işte.
Neyse parama geçer sözüm dedim ve Dr. Oetker'in Yılbaşı Kurabiyesi paketinden 2 paket aldım. Sonuç gayet başarılı idi. Üstelik süsleme kısmında Poyraz çok eğlendi. Tavsiye ederim :)
Bu da Umut'un yeni köpeği, Lucky. 2 aylık bir Golden yavrusu. Nasıl şeker, nasıl oyuncu bilemezisiniz. Ve de nasıl pis :))) Zira henüz tam bir tuvalet eğitimi yok. Biraz oynasın diye eve çıkardım ama 2 saat zor dayandım. Sibel'e kolay gelsin diyorum.
Ben zorlanıyorum ama bu sefer, leğen ve pelvis kemiklerim acayip ağrıyor bazen. Resmen çatırdadıklarını hissediyorum. 3 gündür filan sırtım ağrıyor. Bugün de burnum kanadı durup dururken. kalan 10-11 hafta zor geçecek anlaşılan. Neyse ama böyle söyleyince az kalmış gibi geldi :)
Birinin bana destek atıp, şu kıyafetleri yıkayıp ütülememe ve dolaba kaldırmama yardım etmesi gerekiyor. Ben başlayınca bakıp bakıp devamını getiremiyorum çünkü. Bir de nasıl diyeyim, kız kıyafetleri biraz karışık :))) Yok mu bana yardım edecek bir kız annesi?
Bir dahaki doktor kontrolüm 17 Ocak'ta. Ondan sonra da haftada 2 kere NST'ye girmeye başlayacağım. Şeker yüzünden daha erken ve daha sık olarak başlatacak NST'ye. Olsun bakalım, kızımız iyi olsun da.
Bu arada Poyraz'dan da bahsedeyim. Geçen hafta başı kulağım ağrıyor diye ağlayarak eve geldiği bir günün ertesi sabahı doktora zor attık kendimizi. Sonuç orta kulak iltihabının sancılı bir türü ve antibiyotik :( Neyse ki ilaç kullanınca sancısı geçti de, çok kriz olmadı. Şimdi gayet iyi. Bu hastalıktan kalan şey oğlumun komik bir lafı oldu. Kulağının ağrıdığı akşam gelip, "anne aklım acıyor" dedi. Güleyim mi, ağlayayım mı bilemedim. Sanırım başı ağrıyordu.
Ondan önceki hafta da okula kurabiye yapıp götürmeye karar verdi benim küçük aşçım. Hatta benim adıma söz vermiş filan. Kurabiye benim kabusum, bilen bilir. Asla beceremiyorum. Söylemesi ayıptır nefis açma, poğaça yaparım ama kurabiye yapamıyorum işte.
Neyse parama geçer sözüm dedim ve Dr. Oetker'in Yılbaşı Kurabiyesi paketinden 2 paket aldım. Sonuç gayet başarılı idi. Üstelik süsleme kısmında Poyraz çok eğlendi. Tavsiye ederim :)
***
***
Bu da Umut'un yeni köpeği, Lucky. 2 aylık bir Golden yavrusu. Nasıl şeker, nasıl oyuncu bilemezisiniz. Ve de nasıl pis :))) Zira henüz tam bir tuvalet eğitimi yok. Biraz oynasın diye eve çıkardım ama 2 saat zor dayandım. Sibel'e kolay gelsin diyorum.Çarşamba, Aralık 08, 2010
Hamilelik serüvenimden bu kez :)
26. haftanın içindeyim gebelikte. Kızım pıtır pıtır varlığını hissettiriyor her zaman. Ne zaman canım birşeye sıkılsa, ne zaman dertlensem bir pıt pıt; "anne ben burdayım ve mutlu bir anneye ihtiyacım var" diyor. Zaten oğlumun bir sarılıp öpmesi, bir o gamzelerini gösteren gülümseyişi var ya, ne dert kalıyor, ne tasa.
2 hafta önce şeker tarama testim vardı. Sonucu yüksek çıkınca, bu sefer 100 gramlık şeker yükleme yaptırdım. Maalesef bunda da tüm kan şekeri değerlerim yüksek ve idrarda da glikoz çıktı. Yani sonuç; "gestasyonel diyabet - gebelik şekeri"
Şeker yüklemede toplam 5 kez kan aldılar, halimi görün işte. Bunun ertesi günü bir de TSH için kan verdim, etti 6 :) Yediğim nutellaların acısının fitil fitil burnumdan geleceğini biliyordum ama bu kadar da değil. Neyse şimdi sıkı diyette ve kontroldeyiz. Günde 6 kere kan şekerimi ölçeceğim kendim. İnternetten glukometre sipariş ettim, yakında gelir.
Onun dışında abisinin yatağını kardeşine kurduk, emzirmek için odasına bir koltuk aldım. Muhtemelen hafta sonu bir de gardrop ve alt değiştirme masası alacağız.
Böylece mobilya kapsamında alınacak pek birşey kalmayacak.
Saadet'in İdil'inden, Başak'ın Piroş'undan ve de Mediha'nın Rosa'sından gelecek giysilerden eksik kalan olursa onu da daha sonra tamamlarım artık.
İkincide, ilki kadar heyecanlı ve endişeli olmuyor insan. Gerçekten ne gerektiğini, ne gerekmediğimi, başıma yaklaşık olarak neler geleceğini zaten bildiğim için sakin bir bekleyiş içindeyim.
Acaba ben fazla mı sakinim?
Yoksa bu fırtına öncesi bir sessizlik mi?
Fırtına nerden esecek acaba?
Son 2 haftada tam 4 tane çoook sevindiğim bebek haberi aldım.
Evren 10 yıl aradan sonra ikinci kez bebek sahibi olmaya karar verdi. Umarım dilediği gibi bir kızı olur.
Derya, komik ve endişeli bir anne olarak ilk annnelik heyecanını yaşıyor.
Bir başka Derya o kadar rahat ki, gören hamile olduğunu 9. ayda anladı sanacak. Ocak'ın ilk yarısında doğacak bebek için isim önerim Tarzan; doğal haliyle yetişecek artık mecburen :)
Ve 4. anne adayı da ablamız Güler.
Hepsine de hamileliğin keyfini sürün ve bebeklerinizi sağlıkla kucağınıza alın diyorum.
Şimdi koşarak çıkıyor ve anneannedeki oğullarıma gidiyorum. Kuduruklar ortalığı birbirine katmıştır bile, gidip izleyip biraz eğleneyim :)
Cuma, Kasım 19, 2010
İşte bizim bayramımız
Bir bayram daha bitti. Oğlumla ve göbekteki minnoşla (abisi kızkardeşine minnoş adını taktı da) başbaşa bir bayram yaptık. Babamız babaanne ve dede yanına gitti. Yarın sabah dönüyor.
Bayram ziyaretleri, günübirlik Bursa gezisi, abi ve teyzeyle kudurma seansları ve sirk gündemi ile tükettik bayramı. Çok yorulduğumu itiraf edeyim ama keyfimiz yerinde.
İşte resimler....
Sirkteyiz, pamuk şeker elimizde... Sirke dair yorumu ise takdire değer; "pek güzel bir gösteri değil ama yeteneklilerdi"
Bu maymun kostümü, benim Almanya'da anaokulunda okurken karnavalda giydiğim kıyafet. Kendi resmimi de bulursam koyacağım. Çok acayip oldum çok. Poyraz bayıldı tabi, çıkartmak istemedi.
Bu da yine Almanya'daki karnavalda bir başka sene giydiğim palyaço kostümü. Bunun da resmini bulup koymak borcum olsun.
Bayram ziyaretleri, günübirlik Bursa gezisi, abi ve teyzeyle kudurma seansları ve sirk gündemi ile tükettik bayramı. Çok yorulduğumu itiraf edeyim ama keyfimiz yerinde.
İşte resimler....
Kalamış parkında iki yakışıklı :)
***
***
***
***
***
***
***
Sirkteyiz, pamuk şeker elimizde... Sirke dair yorumu ise takdire değer; "pek güzel bir gösteri değil ama yeteneklilerdi"***
Bu maymun kostümü, benim Almanya'da anaokulunda okurken karnavalda giydiğim kıyafet. Kendi resmimi de bulursam koyacağım. Çok acayip oldum çok. Poyraz bayıldı tabi, çıkartmak istemedi.***
Bu da yine Almanya'daki karnavalda bir başka sene giydiğim palyaço kostümü. Bunun da resmini bulup koymak borcum olsun.***
Pazartesi, Kasım 08, 2010
İşte sportmen baba ve minik korsanı. Cumartesi günü bu şekilde tam 5 saat gezdiler... Şiddetle tavsiye ediyorum, Poyraz bayıldı :)Bu arada size Poyraz'ın son komedisini yazayım.
Söylemesi ayıptır akşam pazı dolması pişirdim. 1 saat ayakta kaldım, acayip yoruldum. Zaten tüm gün sokaktaydık, tek derdim çocuğum azıcık yeşillik yesin...
Sofraya getirdim, tabağına 3 tane sarma koydum.
Sonrasını diyalog halinde yazayım;
- Anne bu ne yemeği?
- Pazı dolması oğlum
- Nasıl yapılıyor? (her yemeğin nasıl yapıldığını sorar, ben de anlatırım)
- Köfteyi yaprağa sarıp pişiriyorum
- Ama bu çok saçma, yaprağı tırtıllar yer. Ben en iyisi sadece köftesini yiyeyim.
- Höööyyyyt, ye şunu (canı çıkmış yorgun anne modeli)
Sonuç: Her lokmada arkasından bir yudum suyla ittirererk pazı dolması yendi :)
Çarşamba, Kasım 03, 2010
Kız çocuk, erkek çocuk farkı :)
29 Ekim tatilimizin kalan resimleri aşağıda. Ama önce kız çocuk ve erkek çocuk arasındaki fark, ya da daha doğru deyişle erkek bakış açısı ile kadın bakış açısısının çocukluktan farklılaşması konusunda bir ankedot anlatacağım.
Çocuk parkındayız, Poyraz ve Deniz yan yana sallanıyorlar. Başka çocuk yok.
Poyraz- Anne sen şimdi kardeşimi doğuracaksın ya, kardeşim 3,5 yaşına gelince ona da kardeş doğuracak mısın?
Ben- Olur mu öyle şey oğlum, siz birbirinizin kardeşi olacaksınız. Hem bak abin de var, 3 çocuk yetmez mi?
Poyraz- Yetmez, ben 10 kardeş olmak istiyorum....
Ben- Gurk!
Deniz- Ama Poyraz, o zaman evinizde oturacak yer kalmaz
:))))
Çocuk parkındayız, Poyraz ve Deniz yan yana sallanıyorlar. Başka çocuk yok.
Poyraz- Anne sen şimdi kardeşimi doğuracaksın ya, kardeşim 3,5 yaşına gelince ona da kardeş doğuracak mısın?
Ben- Olur mu öyle şey oğlum, siz birbirinizin kardeşi olacaksınız. Hem bak abin de var, 3 çocuk yetmez mi?
Poyraz- Yetmez, ben 10 kardeş olmak istiyorum....
Ben- Gurk!
Deniz- Ama Poyraz, o zaman evinizde oturacak yer kalmaz
:))))

"Bütün gün gezdik tozduk yorulduk, eve dönerken çizgi film aldık. Beraberce seyrediyoruz ve mandalina ile ceviz yiyoruz"
***
"Bahariye caddesi, cadde olalı böyle Kahraman görmedi :) İkisi de yorgunluktan bayılınca ve bir baba başka bir işe koşturunca iş Kıvanç babaya kaldı. Annelerden biri hamile, bir bel fıtığı, kimsenin kimseye faydası yok :)"
***
"Gün içinden kareler. Harika bir hava, güneşli mi güneşli. Sahilde gezdik, çimenlerden çiçek topladık."
***
***
" İki maymun aynı sofrada olursa ne olur? O masada şenlik olur :)"
***
Pazar, Ekim 31, 2010
İlk yarı ve Kahramanlar
Az yazıcam baştan söyleyeyim. Resimler de sayıca az, kalan yarısı Kahraman'lardan gelince konulacak.
İkinci hamilelik serüvenimin yarısı yani 20. haftam bugün itibariyle bitiyor. Kızıma kavuşmak için artık geri sayım başladı.
29 Ekim tatilinden faydalanarak Kahraman ailesi ziyaretimize geldi. Doğrusu bu ziyaret hepimize ayrı ayrı iyi geldi. Poyraz'la Deniz saatlerce çok güzel oynadılar. Biz de sohbet edip hasret giderdik. Kahraman'lar az önce Ankara'ya dönmek üzere yola çıktılar. Tez zamanda yeniden görüşmek umuduyla.




İkinci hamilelik serüvenimin yarısı yani 20. haftam bugün itibariyle bitiyor. Kızıma kavuşmak için artık geri sayım başladı.
29 Ekim tatilinden faydalanarak Kahraman ailesi ziyaretimize geldi. Doğrusu bu ziyaret hepimize ayrı ayrı iyi geldi. Poyraz'la Deniz saatlerce çok güzel oynadılar. Biz de sohbet edip hasret giderdik. Kahraman'lar az önce Ankara'ya dönmek üzere yola çıktılar. Tez zamanda yeniden görüşmek umuduyla.




Salı, Ekim 26, 2010
Gözlüklü kahramanım ve minik kızım
Daha önce de yazmıştım değil mi? İkinci hamilelikte çoook daha relaks oluyor insan. Artık başıma neler geleceğini bildiğimden mi, yoksa zaten enerjimin ve aklımın büyük bir kısmını alan bir çocuğum olduğundan mı bilmiyorum. Yoksa kızımın detaylı ultrason sonucunu yazmak için 1,5 hafta bekler miyim?
19 Ekim'de gittik doktor Atıl amcamıza. Muayene oldukça uzun sürdü. Poyraz'da 15 dakikada tamamladığı muayeneyi yarım saatte yapamadı Atıl Bey, çünkü nazlı veya inatçı kızım yüzünü ve kalbini açmamakta direndi. Araya başka hasta alıp bana tekrar baktı. Yine tam istediği gibi olmamakla beraber, kalp ve yüzü gördü. "Bir sorun yok ama erken bir haftadasınız (18+2), bu nedenle 10 Kasım'da tekrar gelin" dedi. Herşeyin yolunda gittiğinden emin olmak istiyormuş.
Şu anda 20. haftanın içindeyim. Yolu yarıladık bile. Minik kızımın kıpırtılarını hissedebiliyorum artık. Bu arada ismini Mira koymayı düşündüğümüzü söylemiş miydim :)
Mira birçok dilde çok güzel anlamları olan bir kelime. Güneşten 250 kat parlak bir kuyruklu yıldızın adı. Mitolojide bu yıldızın yunuslara yol gösterdiğine inanılıyor. Eski Likya kentlerinden birinin adı olarak da geçiyor. İspanyolca "bak" anlamında, Latince "harika", Hintçede "sevgili", Lazca "sima", Karaçay Türkçe'sinde "prenses", Rusça'da "barış"...
Artık hangi anlamını beğenirse onu kullansın :)
Bu arada blogu ve kızımla ilgili yazmayı ihmal etmemin en önemli sebeplerinden biri de oğlumun göz ve gözlük meselesi. Doğrusu konuyu bir mesele haline ben getirmişim. Ama benim kahraman oğlum gözlüğünü çok çabuk kabullendi. Tembel gözünü çalıştırmak için de günde 6-7 saat gözü bantlı dolaşıyor. Büyük insan zor dayanır valla. Aslan oğlum benim... İlk fırsatta resmini de çekip koyacağım blogumuza.
Hafta sonu salonu ve kızımın odasını boyadık. Bu da beni çok yordu tabi ki. Hele o kütüphaneyi tekrar yerleştirmek yok mu? Neyse bu kısmı da hallettik, güzel de oldu. Artık 29 Ekim tatilinde bizi ziyarete gelecek Kahraman'ları bekliyoruz dört gözle.
Bu yazıyı oğlumun son şeker diyaloğu ile bitireyim.
- Anne beni üç boyutlu filme götürme en iyisi
- Yok oğlum götürmem. Zaten gözün için de zararlı.
- Ondan değil anne, o bana küçük gelir. Ben artık 3,5 yaşındayım ya. Sen en iyisi beni 3,5 boyutlu filme götür
- !!!! :)))))
19 Ekim'de gittik doktor Atıl amcamıza. Muayene oldukça uzun sürdü. Poyraz'da 15 dakikada tamamladığı muayeneyi yarım saatte yapamadı Atıl Bey, çünkü nazlı veya inatçı kızım yüzünü ve kalbini açmamakta direndi. Araya başka hasta alıp bana tekrar baktı. Yine tam istediği gibi olmamakla beraber, kalp ve yüzü gördü. "Bir sorun yok ama erken bir haftadasınız (18+2), bu nedenle 10 Kasım'da tekrar gelin" dedi. Herşeyin yolunda gittiğinden emin olmak istiyormuş.
Şu anda 20. haftanın içindeyim. Yolu yarıladık bile. Minik kızımın kıpırtılarını hissedebiliyorum artık. Bu arada ismini Mira koymayı düşündüğümüzü söylemiş miydim :)
Mira birçok dilde çok güzel anlamları olan bir kelime. Güneşten 250 kat parlak bir kuyruklu yıldızın adı. Mitolojide bu yıldızın yunuslara yol gösterdiğine inanılıyor. Eski Likya kentlerinden birinin adı olarak da geçiyor. İspanyolca "bak" anlamında, Latince "harika", Hintçede "sevgili", Lazca "sima", Karaçay Türkçe'sinde "prenses", Rusça'da "barış"...
Artık hangi anlamını beğenirse onu kullansın :)
Bu arada blogu ve kızımla ilgili yazmayı ihmal etmemin en önemli sebeplerinden biri de oğlumun göz ve gözlük meselesi. Doğrusu konuyu bir mesele haline ben getirmişim. Ama benim kahraman oğlum gözlüğünü çok çabuk kabullendi. Tembel gözünü çalıştırmak için de günde 6-7 saat gözü bantlı dolaşıyor. Büyük insan zor dayanır valla. Aslan oğlum benim... İlk fırsatta resmini de çekip koyacağım blogumuza.
Hafta sonu salonu ve kızımın odasını boyadık. Bu da beni çok yordu tabi ki. Hele o kütüphaneyi tekrar yerleştirmek yok mu? Neyse bu kısmı da hallettik, güzel de oldu. Artık 29 Ekim tatilinde bizi ziyarete gelecek Kahraman'ları bekliyoruz dört gözle.
Bu yazıyı oğlumun son şeker diyaloğu ile bitireyim.
- Anne beni üç boyutlu filme götürme en iyisi
- Yok oğlum götürmem. Zaten gözün için de zararlı.
- Ondan değil anne, o bana küçük gelir. Ben artık 3,5 yaşındayım ya. Sen en iyisi beni 3,5 boyutlu filme götür
- !!!! :)))))
Pazartesi, Ekim 18, 2010
Çocukları 1 yaşında göz doktoruna götürün
Bir "ben ettim, siz etmeyin" yazısı.
Bu siteye başlarken, bunun bir serüven olduğunu yazmıştım. Gerçekten öyleymiş. Her günü ayrı maceralarla dolu bir serüven hem de.
Poyraz'ın çocuk doktoru 2,5 yaşında rutin göz muayenesi önermişti. Biz resmen ihmal ettik ve çocuğu götürmedik. Ailede göz bozukluğu olmamasına mı güvendik bilmiyorum artık.
Poyraz'ın sağ gözü 5,25 astigmat çıktı. Sol göz sağlam. Doktor aradaki farka baktı ve bunun bir kornea problemi olabileceğinden şüphelendi, detaylı bir tetkik yapıldı. Neyse ki o değilmiş. Sağ gözün sağlıklı görmemesi nedeniyle, beyinde bu gözün gönderdiği sinyalleri algılamama eğilimi oluşurmuş. Bu da bir süre sonra bu gözde tembelliğe yol açarmış. Bizde de durum bu ve ne yazık ki Poyraz'ın sağ gözü %10 görüyormuş.
2,5 yaşında getirseydik ne olurdu diye sorduğumda, "derecesi pek değişmezdi ama göz tembelliği bu kadar ileri olmazdı. Kayma başlamadığı içn şanslısınız" dedi. Peki dedim kaç yaşında getirmek gerekir? "1 Yaşında" dedi. O zaman getirseydiniz, gözlüğe alışması da çok zor olmazdı dedi.
Sürekli gözlük kullanacak, 4 hafta boyunca sol gözü günde 6-7 saat kapatacağız. Ve umuyoruz ki, 18 yaşına kadar sağ gözün görme oranını %50-60'a çıkartabiliriz. Daha iyi bir sonuç beklemeyin dedi doktor. 18 Yaşına gelince artık ameliyat isterse o zaman düşünürüz dedi.
Bence çocuğu doktora götürürken baştan çocuk oftalmolojisti denilen çocuk göz doktorlarına götürün. Biz 12 günde tam 5 kez doktora gittik, toplamda 3 doktor değiştirdik. Boşuna eziyetmiş. Göz Hastaneleri ve Göz Nurunu Koruma Vakfı her tür tetkikin yapılabildiği yerler olduğu için tercih etmekte fayda var.
Sonuçta mavi çerçeveli şirin bir gözlüğümüz olacak. Bu kadarla kalsın diyorum ve tüm kuzuları gözlerinden öpüyorum.
Bu siteye başlarken, bunun bir serüven olduğunu yazmıştım. Gerçekten öyleymiş. Her günü ayrı maceralarla dolu bir serüven hem de.
Poyraz'ın çocuk doktoru 2,5 yaşında rutin göz muayenesi önermişti. Biz resmen ihmal ettik ve çocuğu götürmedik. Ailede göz bozukluğu olmamasına mı güvendik bilmiyorum artık.
Poyraz'ın sağ gözü 5,25 astigmat çıktı. Sol göz sağlam. Doktor aradaki farka baktı ve bunun bir kornea problemi olabileceğinden şüphelendi, detaylı bir tetkik yapıldı. Neyse ki o değilmiş. Sağ gözün sağlıklı görmemesi nedeniyle, beyinde bu gözün gönderdiği sinyalleri algılamama eğilimi oluşurmuş. Bu da bir süre sonra bu gözde tembelliğe yol açarmış. Bizde de durum bu ve ne yazık ki Poyraz'ın sağ gözü %10 görüyormuş.
2,5 yaşında getirseydik ne olurdu diye sorduğumda, "derecesi pek değişmezdi ama göz tembelliği bu kadar ileri olmazdı. Kayma başlamadığı içn şanslısınız" dedi. Peki dedim kaç yaşında getirmek gerekir? "1 Yaşında" dedi. O zaman getirseydiniz, gözlüğe alışması da çok zor olmazdı dedi.
Sürekli gözlük kullanacak, 4 hafta boyunca sol gözü günde 6-7 saat kapatacağız. Ve umuyoruz ki, 18 yaşına kadar sağ gözün görme oranını %50-60'a çıkartabiliriz. Daha iyi bir sonuç beklemeyin dedi doktor. 18 Yaşına gelince artık ameliyat isterse o zaman düşünürüz dedi.
Bence çocuğu doktora götürürken baştan çocuk oftalmolojisti denilen çocuk göz doktorlarına götürün. Biz 12 günde tam 5 kez doktora gittik, toplamda 3 doktor değiştirdik. Boşuna eziyetmiş. Göz Hastaneleri ve Göz Nurunu Koruma Vakfı her tür tetkikin yapılabildiği yerler olduğu için tercih etmekte fayda var.
Sonuçta mavi çerçeveli şirin bir gözlüğümüz olacak. Bu kadarla kalsın diyorum ve tüm kuzuları gözlerinden öpüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























