Pazar, Haziran 26, 2011

Avşa öncesi son resimler








Yarın Avşa'ya gidiyoruz. Bunlar da gitmeden önceki son fotolar :)
Hoşçakalın...

Izgara Bebek Tarifi

Orta boy bir bebek alınır, 3-4 aylıklar daha makbuldur zira daha küçükleri ele gelmez, daha büyükleri de kendi kendine döneceğinden ızgara için uygun değildir.
Bebek büyükçe bir yatağın ortasına yatırılır. Uykusu gelmiş, mızıklanmaya başlamış olduğu an tercih edilmelidir. Bebeğin yanına yatılır ve anne sütü verilmek suretiyle marine edilir. Marine işlemi süresince sessiz olunur. Baygın halde pişmeye bırakılan bebeğe pişirme süresince dokunulmaz. Yenmez, yanında yatılır. Kıpırdanmaya veya mıkırdanmaya başlayan bebek, her seferinde anne sütü ilave edilmek suretiyle ters yüz edilir. Takriben 2-2,5 saat sonra cin gibi gözlerle ve şahane bir gülücükle size bakmaya, ellerini ve bacaklarını hiç durmadan oynatmaya başlayan bebek pişmiş demektir. Ayaklarından başlayıp, gıdısına doğru yemeniz tavsiye edilir.
Afiyet olsun...

Salı, Haziran 21, 2011

2 çocuklu olmanın (şimdilik) en zor tarafı

2 çocuklu olmanın bence en zor tarafı, "kardeş kıskançlığı".
Önceki yazımda da biraz bahsetmiştim. Bu durum benim için ciddi bir kaygı sebebi olmaya devam ediyor. "Ne bekliyordun ki, hoşgeldin kardeşim deyip sorunsuz kabullenmesini mi?" diye soruyorum kendime. Hayır ama ne yapacağımı da bilemiyorum. Yani biliyorum tabi de, o iş o kadar kolay değil. Bir kere Poyraz biraz içine atan bir çocuk. Kardeşine hiç kötü davranmıyor ama davranışları çok değişti. Öğretmenleri durgunlaştığını söylüyorlar. Ben de buna aşırı şımarıklığı ekleyebilirim. Elimden geldiğince Poyraz'a vakit ayırmaya çalışıyorum. Ama kızın uyuduğu zamanlara ev işleri, yemek ..vs de sıkıştırmak zorunda kalıyorum. Poyraz'dan çalıyorum, Mira'dan çalıyorum ve bu nedenle vicdan azabı çekiyorum. Babamız evde, bu büyük şans. Ev işlerine, alışverişe ve Poyraz'ı gezdirmeye destek atıyor. Ama tüm bunlar Poyraz'a yetmiyor. Daha dün dışarı çıktığımızda, kucağa alınmak istedi. Biz de "kocaman çocuk oldun, yürüyebilirsin" dediğimizde, "ne kocaman çocuğu, ben daha küçücük bir oğlanım" diye cevap verince içim parçalandı. Kardeşi olunca birden büyümesini istedik ondan. Kucaktan kucağa gezen bir çocuk iken, tüm bu keyfi büyük oranda kardeşiyle paylaşmasını şart koştuk resmen.
Belki (ve umarım) Avşa tatili bu duruma biraz çare olur. Orada hem Poyraz'ın oynayabileceği ve ilgisini dağıtabileceği birçok şey olacak. Hem de benim bebeği satıp, Poyraz'la ilgilenmem için daha fazla olanağım. Ha sonrasında işe ve okula dönüşle bu süreç nasıl ilerler hiç kestiremiyorum.
Anlayacağınız 2. çocuk, yorgunluk, uykusuzluk filan hiç dert değil. Bence 2 çocuklu olmanın en zor tarafı, 2 çocuk arasında kalmak.

Perşembe, Haziran 16, 2011

Kıs-kanç-lık

Üstüne basa basa söylüyorum. Evet "Kıskançlık".
Oğlumun yaşadığı şey tam da bu. Yazmam lazım, bunlar keyifli olmasa da tarihe not olarak düşülmeli.
Bir süredir, Poyraz'da tuhaf haller olmaya başladı. Önceleri tarafımızca aşırı dikkat çekme isteği, abartılı davranışlar ve şımarıklık olarak yorumlanan davranışlar sergilemeye başladı. Biz anlamamakta veya konduramamakta ısrar edince, çocuğum açık açık söylemeye başladı;

"Sen artık beni sevmiyorsun, hep bana kızıyorsun, kardeşime hiç kızmıyorsun"
"Birgün kardeşimi evde bırakıp gezmeye çıkabilir miyiz?"
"Onu yere koy, neden hep kucağında gezdiriyorsun"
"Bir anlaşma yapalım, kardeşim ağlayınca bırak. Onu duymayalım"
"Kardeşim kucağında iken, beni de kucağında taşı"
"Okula gitmicem... (ağlayarak)"

Canım oğlum, sen de daha küçücüksün. Senden hızlıca büyümeni bekledik. Olgun davranmanı, hayatına senin onayın alınmaksızın giren bu ortağı sorunsuzca benimsemeni bekledik. Olmadı... Olamazdı zaten...
Bizim beklentimiz saçmaydı. Sen de daha ana kucağı arıyorsun. Hala birisi seninle oynasın istiyorsun. Ne anneni, ne de babanı paylaşmak istemiyorsun. Haklısın.. Seni çok seviyorum.
Elimden geleni yapacağım. Sen yine de çok ama çok tatlı bir abi oldun. Bunca şeye rağmen kardeşine zarar gelecek hiçbir şey yapmadın. Ona bakışın, dokunuşun herşeye değer. Kardeşinin de sana bakışı nasıl sevgi dolu.
Beraberce öğreneceksiniz kardeş olmayı. Kah severek, sevişerek, kah kıskanarak kavga ederek. Biz de sevinçle izleyeceğiz kardeş olmanızı. Sancısıyla, sevinciyle hayatta öğrenilebilecek en güzel duygulardan biri olan kardeşliği yaşamanızı.

Cumartesi, Haziran 11, 2011

Mira 3 aylık

Perşembe günü kızım tam 3 ayını doldurdu. 60 cm, 6 kilo 150 gramlık bir minik lokum. Tam bir meme canavarı, ağzında meme (dikkat emzik değil, meme) olmazsa uyumuyor. Cin gibi bakıyor, yüzüstü yatarken kafayı 10 saniye kadar dimdik tutabiliyor. Hatta yüzüstü yatarken timsah modeliyle sürünerek 90 derece değiştirebiliyor yatış açısını. Kucağımızda gezerken kazara açık televizyon görürse boynu kopana kadar izlemeye çalışıyor. Kahkaha ve çığlık atabiliyor. Sanırım İzmir havası ona yaradı. Ay sonunda Avşa'ya gitmeyi planlıyoruz bu sefer anneanne yanına. Bakalım ordan dönüşte nasıl olacak.

Bu arada kız büyüyüp tatlandıkça, abimizin kıskançlık katsayısı artmaya başladı. Kardeşine yönelik birşey yok ama geçen sabah bana "anne sen artık beni sevmiyorsun. Hep bana kızıyorsun ama kardeşime hiç kızmıyorsun" dediğinde tehlike çanlarının çalmaya başladığını anladım. Bakalım gelen günler neler gösterecek?

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

Pazar, Mayıs 29, 2011

İzmir'den Poyraz incileri...

- Anne bana bir lambolin (trambolin) ve de yüksek bir merdiven alır mısın?
- Tabi alırım da, ne yapacaksın çok merak ettim?
- Biriniz lambolinin üstüne çıkıp zıplayacak, ben de tahtrevalli'nin bir tarafına oturacağım. Sorna (yazım hatası yok, böyle diyor) lambolinden hızla zıplayıp tahtrevallinin diğer tarafına atlayacak. Ben de havalara uçup dut ağacının üzerine düşeceğim. Orada dutları yiyeceğim. Sorna siz de beni merdivenle indireceksiniz.
- !!!!!????? İyi de bunu neden yapıyorsun ki, dut toplayalım sen de ye.
- Hiç eğlenceli değil...

************************

- Anne bak sana ne pişiriyorum?
- Ne pişiriyorsun oğlum?
- Çekirgeli kurabiye
- Hııııı!!!!
- Akşama da salyangoz yiyeceğiz, ama çiğ

Ben kötü mü yemek yapıyorum yaaaa :(((

*************************

- Kardeşim büyüyüp çok yaşlanınca benim ninem mi olacak?

*************************

Televizyonda köpek eğiticisi Barbie reklamı var, suda yüzen minnacık bir de köpeği var.
- Anne bana bu oyuncaktan alır mısın?
- Sana Barbie almamı mı istiyorsun?
- Barbisini atıcam, o köpeği doğru düzgün eğitemez o. Ben eğiticem...

*************************

- Anne sen Süleyman Dedeme neden baba diyorsun?
- E o babanın babası da ondan
- Onu biliyorum da, sen bilmiyorsun galiba. Sen neden baba diyorsun peki?
- Yavrucum, o da benim babam sayılır, hem ne diyeyim "Süleyman Dede" mi?
(komik olduğunu sanıyorum dediğimin ama Poyraz'da tık yok, büyüdü mü ne)
- Ya ne bileyim, şşt de, hey de... Ya da bişey deme, ne gerek var.

Cuma, Mayıs 27, 2011

Abicim ve canım kardeşim

Bir erkek çocuk annesi olduğumu yeni yeni anlıyorum. İzmir'in havasından suyundan mıdır, yoksa vakti geldiğinden midir bilemiyorum ama küçük kuzum tam bir erkek çocuk oldu çıktı :) Sürekli koşmak ve zıplamak istiyor, savaşarak, boğuşarak oynamaya bayılıyor. Artık legolardan kule veya ev değil, silah ve robot filan yapıyoruz. Koltuğa normal bir şekilde oturduğunu veya takla atmadan indiğini görmedim birkaç haftadır...
Ve işte abicim ve canım kardeşim resimleri....





Pazartesi, Mayıs 23, 2011

Kavanoz balıkları

Bir çizgi film var, adı "Ponyo"...
Ünlü yönetmen Miyazaki'nin yönettiği süper bir film. Yazı bununla ilgili değil ama bahsi geçmişken mutlaka seyredin ve çocuklarınıza da seyrettirin diyorum.

Bu çizgi filmde insan olmak isteyen küçük, meraklı bir japon balığı var. Filmin başında kafasını bir cam kavanoza sıkıştırıyor. İşte o görüntü bana çocuklarımızın içinde bulunduğu durumu çağrıştırıyor. En azından bizim evde sadece kafası değil, tüm gövdesi ile kavanozda yaşayan, daha doğrusu yaşatmaya çalıştığımız bir japon balığı var. Ama olmuyor, bir yerde çatlıyor işte.

Poyraz genel olarak çok fazla hareket etmeyi sevmeyen, yürümekten hoşlanmayan bir çocuk. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ama geçenlerde Karaburun'a gittiğimizde, babasıyla yürüyüşe çıktılar. küçük bir tepeyi yarısına kadar keyifle, sızlanmadan, kucak istemeden tırmanmış. Normalde bakkala bile gitseler elli kere yoruldum, kucağına al filan der. Bitkiler toplamışlar, böcekleri incelemişler. Çamura toza bulanmışlar. Öyle geldiler eve, ama yanakları kıpkırmızı. O gece mis gibi uyudu, sakin sakin. "Normal" bir çocukta olması gerektiği gibi.

2 gün önce, evde oturmaktan sıkılınca, hadi parka gidip çamurla oynayalım dedim. Hayret dolu gözlerle baktı bana. Sonra parka gidip toprakları eledik, suyla karıştırdık. Çamur yaptık, mıncıklamasını istedim oyun hamuru gibi. Ne oldu biliyor musunuz? Elinin ve üstünün çamur olmasından çok rahatsız oldu. Hemen su istedi ve elini yıkadı.
Bugün tekrar oynamak istedi ve önceki günkü kadar rahatsız olmadı. Çamurla oynamayı öğreniyor yani :)

Bazen benden ona geniş bir çimenlik bulmamı istiyor. Dilediği gibi koşabilmek için. Ne kadar basit ve doğal bir istek di mi? Evrimin sonucu bu, genetik kodlarımızda doğada koşup oynamak var. Betonun içine hapsolmak değil.

Çocuk evde saatlerce kalınca, ayarı bozuluyor resmen. Evin içinde bir oraya bir buraya koşmaya, tepemize tırmanmaya başlıyor. Günün sonunda resim genelde aynı oluyor. "Yaramazlık yapma" denilerek zorla zaptedilmiş mutsuz, hatta ağlamaklı bir küçük japon balığı.

Bu çocuklar yaramaz mı şimdi?

Çarşamba, Mayıs 18, 2011

İki ayı devirdik, kendimizi yollara attık

Geçen hafta pazartesi iki ayı devirdi benim kızım. 5,5 kiloluk, 56 santimlik bir küçük hanım artık o. Biz de bunu fırsat bilip kendimizi vurduk yollara. 1 haftadır İzmir'deyiz. Pek internete giremiyorum burada, bu yüzden blogu güncelleyemiyorum. Ama güzel resimler çekip koyacağım söz.

www.cocuk.com'da oyuncaklarla ilgili yazdım en son. Okumak isterseniz buyrun;
http://www.cocuk.com/cocuk/aile/annebaba-olmak/oyuncak-arsizi-cocuklar

Sevgiler...

Pazartesi, Mayıs 09, 2011

Baharı karşılama ve anneler günü bir arada

Pazar günü...
Anneler günü...
Muhteşem bir hava...
Yer Validebağ Korusu ve İzci Evinin Kafe'si...
Harika çiçekler...
Bol oksijen...
Şiddetle tavsiye edilir :)
İşte sonuç;











Cuma, Mayıs 06, 2011

"Daraldım" yazısı

Doğumdan sonra depresyona filan girmedim. Babamızın evde olması ve hayatımda başka başlıkların da olmasıyla depresyona girecek durumum olmadı. Sağolsun arkadaşlarım da beni yalnız bırakmadılar, ailem de. Ama yetiyor mu, hayır yetmiyor.
Neredeyse 2 ay sonra dün ilk kez salya sümük ağladım. Sonra da gidip üzerine bir dolu çikolata yedim. Öyle rahatladım.
Bu sabah Blogcu Anne'nin bu yazısını ve yazıda verdiği bağlantılı yazıları okuyunca, neredeyse blog tutmayı bırakacaktım. Blogunda biraz dolaştım ve hemen her yazısında onikiden vurduğunu gördüm. Benim yaşadıklarımı ve hissettiklerimi aynen yaşamış ve benden çok daha güzel ifade etmiş. O da iki çocuk annesi ve benden 1 yıl daha tecrübeli. Hayıflanmaktan vazgeçip, kendini "eğitmiş" veya "değiştirmiş". Takipteyim Elif ;)
Hava günlerdir kapalı, yağmur sağanak yağıyor. Rüzgar öyle sert ki, balkona bile çıkamıyorum. Tabi 2 aylık bebekle dışarı çıkmak da mümkün değil. Oysa 4 gün sonra İzmir'e gideceğim ve almam gereken şeyler var, yapmam gereken şeyler var. Valize tek parça eşya koymadım, 1 aylığına gideceğiz oysa.
Dün akşam ikisi de uyuduğunda saat 11 idi. Ve benim gözümü açık tutacak halim yoktu. O halde makinede ekmek yaptım, bulaşık makinesini doldurup çalıştırdım. Ama süt sağamadım. Duş alamadım. Küt diye yattım. Moralim de bozuktu, çünkü Poyraz'la çok kapışıyoruz son zamanlarda. Dün de kavgalarımızın tavan yaptığı bir gündü. O da haklı, kızı kucaktan indiremiyorum uyanıkken, uyurken de ancak 1 tencere yemek yapabiliyorum. Ben beceriksizim sanırım, 2 çocukla evi idare edemiyorum. Kendime bakamıyorum. Tek yapabildiğim emzirirken boş boş televizyon seyretmek.
Şu yemek işine bir çare bulmam lazım. Aşevleri olsa her mahallede. Herkes akşam eve giderken 1 kap yemek alsa. Ben de yemek yapmakla geçirdiğim zamanı oğluma ayırsam, kendime ayırsam.
Daraldım yazısı demiştim size. Daraldıysanız benim suçum değil. Hadi biraz da resim bakın da keyfiniz yerine gelsin.


Büyük abimiz Anı ve Mira
***

Poyraz Dinazorlar Sergisinde...
***

Sergiden aldırdığı dinazor oyuncağı ile bir dinazor çizgi filmi seyrediyor
***

Küçük prenses Mira :)
***

Uyuyan tosbağa
***

Salı, Nisan 26, 2011

Nisan bitmeden bu ayın fotolarından seçmeler

Bloglar sessiz sedasız açılmış meğer. O kadar ümidimi kesmiştim ki, neredeyse blog tutmaktan vazgeçecektim.

Saat geç oldu, uykum da var. Ev ahalisi toptan derin uykuda. Ben de süt kızım için süt sağıp yatayım bari. Bugünlük sadece resimlerle idare edin siz de.

İyi geceler...


"Banyo hali..."
***

"Benekli dana"
***

"Başak teyzemin kucağı öyle rahat ki..."
***

"Resmimi çekmeyi bırakıp süt versene beee..."
***

"Poğaça yanak..."
***

"Böyle de gülerim işte..."
***

"Kuduruk oğlum benim..."
***


"Kuşum ve küçük kuzum..."
***

"Kırmızılar pek de yakışmış baba-oğula..."
***

"Teslim oldum..."
***

"Başka bir rahat kucak da anneannemde var, hemen uyuyorum..."
***

"Valla da billa da abimiz kardeşini kıskanmıyor..."
***

Pazartesi, Nisan 18, 2011

Kırkımız çıktı

Bugün itibariyle kızım ve ben 40 günü devirmiş bulunuyoruz. İkinci bebek olduğundan mıdır, yoksa babamız yanımızda olduğundan mıdır bilemiyorum ama zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Kızım da uslu bir bebek tabi hakkını yemeyelim :)

İkinci çocuk olunca ister istemez bir kıyaslama yapıyor insan, "Poyraz şöyleydi, bu böyle" diye. Ya da "oğlan çocuğu şöyle yapar, ama kızlar böyle" diye. Müsadenizle birkaçını yazıya dökeyim.

Poyraz hiç ağlamazdı, hatta doktora bile götürmüştüm. Bu çocukta bir problem mi var, hiç ağlamıyor diye :))) Doktorun bizi bir kovmadığı kalmıştı.
Mira ise mıkırdanmaya başladığı andan itibaren 30 saniye içinde kucağına almazsan veya aç ise memeyi ağzına tıkmazsan çığlığı basıyor.

İkisinin de gazı var diyemem, sabaha karşı azıcık ıkınıp sıkınıyorlar ama sanırım her bezden sonra karınlarına zeytinyağı ile yaptığım masaj işe yarıyor.

İkisi de (ve hatta tüm bebeklerin %95'i) kucakta uyumayı seviyor. Babası kızda sensor olduğunu düşünmeye başladı, kucakta pelte gibi uyuyan çocuk, yatağa koyar koymaz uyanıyor diye...

Poyraz'ı ilk ay her gece saat kurup uyandırmak zorunda kalmıştım. O kadar tembeldi ki, acıksa bile meme emmeye üşenirdi. Zaten bu yüzden 7,5 aylık emmeyi bıraktı ya. Hala da ağzına bir lokma verirsem yiyor. Kendi yemekten nefret ediyor.
Mira ise daha ilk geceden beri 2 saatte bir uyanıp meme istedi. Azıcık gecikirsem, kıyameti kopardı. Daha birkaç günlük iken poposunu çevirip gövdeme öyle bir yapışırdı ki, emerken tek damla boşa gitmedi.

Poyraz, koca kafa olmasına rağmen, omurgası daha güçlü olduğundan mıdır nedir, çok erken kafasını dik tutmayı başardı.
Mira ise daha birkaç gündür kafasını tutabiliyor. Narin bir kız işte :)

Neyse bugün önce kırklanacağız (kırkıncı gün banyosu-geleneksel), sonra da kırk uçurmaya gideceğiz Başak Teyze'mize... Başak Teyzemiz artık kırklama annemiz olacak :)

Resimleri çekeceğim, yarın yüklerim artık.
Sevgiler...

Salı, Nisan 12, 2011

Mira 1 aylık, abi eğitime başladı

Blogspot yasaklandığından beri yazasım gelmiyor. Tam da kızımın doğumuna denk geldi, mutsuzum doğrusu. Yine de atlamayayım diye yazalım bakalım.

9 Nisan itibariyle 1 aylık oldu Lidya Mira. Ve tam 53 cm, 4 kilo 400 gram ağırlığında bir minik kız oldu. Kucakta veya memede uyuyor. Tabi babamız evde olmasına rağmen sırt ve bel ağrılarına yol açıyor bu durum. Kucakta uyuyan Mira itinayla derin uyksu bozulmadan yatağına konur. Saat tutulur. Sonuç 30 saniye sonra kıpırdanma, 45 saniye sonra da bir ciyaklama. Tam kız bebek valla. Mıkırdanmaya başladıktan sonra 30 saniye içinde istediği pozisyonda kucağa alınmazsa veya meme ağzına tıkılmazsa, asıl o zaman görün siz yaygarayı :)

Geceleri alt değiştirmek ise tam bir komedi. Poyraz hiiiiç uyanmazdı ben altını değiştirirken. Bu kız ise ilk çıt çıt açılmasıyla açıyor gözlerini. Altı temizlendikten sonra da keyfi yerine geliyor ya. Bir şirinlik, bir gülücükler görmeyin. Tabi bu durumun 1,5 saattir ayakta olan ve bir an önce sıcak yatağına dönüp uyumak isteyen annede yarattığı hezeyanları ise varın siz tahmin edin :)

Bu postumuza abimizin Mira'ya verdiği ilk dersle son verelim;

- Anne kardeşim neden ağlıyor?
- Gazı var annecim, karnı ağrıyor
- Pırt yapsana kardeşim...

Perşembe, Nisan 07, 2011

29 Mart 2011 - 20 günlük olduk

Ne derler, yarı kırk mı? Artık ne anlamı varsa işte, biz 20 günlük olduk. Doktora gitmelerimizi saymazsak ilk kez 8 günlük iken gezmek amacıyla sokağa çıktık. Sonra da ara ara 1 saatlik kısa gezintiler yaptık kızımla. Bu sefer kendimi çok daha iyi hissediyorum. Sanırım başıma gelebilecekler konusunda hazırlıklı olmamdan kaynaklı bu biraz da. Ha tabi bir de babamızın evde olmasından. Yemeği, temizliği, dağınıklığı da dert etmiyorum artık. Tek derdim oğlumun sarsılmaması, onun düzeninin bozulmaması. O da bu sürece hızlıca adapte olduğu için, değmeyin keyfime. Aslında 20 gün boyunca yazmaya vaktim olmadı değil. Ama şu blogspot yasaklanınca, benim de blog tutma hevesim kaçtı resmen. En kısa zamanda blogumu kendi siteme taşıyayım da bu saçmalıktan kurtulayım bari. Mira 15. günde doktor kontrolüne gitti. Hastaneden 3 kilo ve 46 cm çıkan minik kızım azimle emerek 15. günün sonunda 3,650 gr ve 51 cm olunca tebriği ben hakettim tabi Ara ara sıkıştıran gazları saymazsak, Mira genel olarak sakin bir bebek. Sadece kucakta durmayı çok seviyor o kadar. Bu şimdilik sorun değil ama bu hızla kilo almaya devam ederse yakında sırt ve bel ağrılarıyla uğraşmak zorunda kalabilirim. Poyraz abi oldu, evet gerçekten aradaki kimi ufak tefek kaprislerini ve deneysel çalışmalarını saymazsak kardeşini çok seviyor. Sabaha karşı yatağımıza geliyor ve yatak odasında 4 kişilik bir aile olarak uyuyoruz sabaha kadar. Hiç şikayetim yok )) Günlerim “emzir, bez değiştir, uyut ki uyuyabilesin” şeklinde geçiyor. Artık hayatımın yeni anlamı bu. 2 çocuklu olmanın daha farkına vardığımı söyleyemiyeceğim. Sanırım ikisi de ortalıkta koşturmaya ve paçalarımızdan çekiştirmeye başladıklarında anlayacağız.

16 Mart 2011 - Kızım doğdu da 1 haftalık oldu bileee...

Biraz ara verdik, mecburen. Bu arada kızım da doğdu. Hastalıklarla boğuşurken aramıza katılıverdi. Hatta 1 haftalık oldu bile bugün. Dün de göbeği düştü. Buraya doğum hikayesini uzun uzun yazmayacağım. Daha önce söylemedim sanırım. Bir süredir www.cocuk.com sitesinde yazıyorum düzenli olarak. Yazılarımı http://www.cocuk.com/yazarlar/ozlem-erguz adresinden takip edebilirsiniz.

Doğum hikayemizi orada uzun uzun yazdığım için buraya sadece link vereceğim.

http://www.cocuk.com/cocuk/hamilelik/karsilasilan-sorunlar/lidya-miranin-dogum-hikayesi

Resimleri sonra ekleyeceğim.

7 Mart 2011 - Şeker, insülin, sinüzit, grip, farenjit, kar…. Sırada ne var?

28. haftada gebelik diyabeti olduğumu öğrendim. O gün, bugündür günde 6 kez parmağımı delip şekerimi ölçüyorum. Tam 10 haftadır. Yetmedi, 35. haftada şekerim raydan çıktı ve insüline başlamak zorunda kaldım. Sabah akşam enjeksiyon yapıyorum. Aynı haftalarda bir de sinüzit belası yokladı beni. 2 kutu antibiyotiği içtim yana yana…

Doğum 5 Mart dedik. Kendimizi hazırladık. Ama insan oğlunun hayatında olacaklar önceden bilinemiyormuş. 3 Mart akşam üstü aşırı bir halsizlik ve yüksek ateşle vurduk kafayı yastığa. Tüm doktorlar ağzı birliği ettiler. Doğumu erteleyeceğiz diye. Bu halde anestezi alamazmışım. Zaten harap durumdaymışım. Doğum sonrası hem kendime, hem bebeğe hayrım olmazmış. Haklılardı…

Doğumu 9 Mart’a erteledik. Dün bayağı iyi hissediyordum kendimi. Akşam saatlerinde boğazım bıçakla kesilmiş gibi acımaya başladı. Yutkunmak işkence oldu. Hemen Berna’yı aradım. Berna benim KBB uzmanı çocukluk arkadaşım. Hemen antibiyotik başla, yarın da gel dedi. Yine antibiyotik başladım yine yana, yana…

Bugün sabahtan kafamı dik tutamaz oldum, saatlerce yattım. Tek tesellim NST sonucunda kızımın keyfinin yerinde olduğunu bilmek oldu. Saat 16 gibi, Poyraz’ın okulundan aradılar. Poyraz’ın kulağı ağrıyor diye. Hah dedim bir bu eksikti. Ama aklımda bir kuşku da yok değil. Kaç gündür, okula gitmek istemiyordu. Bu sabah da beni erken alır mısınız diye sormuştu. Ama riske atamazdım. Hem kendimi, hem de onu göstermek üzere Berna’ya gittik.

Yol boyunca pek neşeliydi Poyraz, Şarkılar söyledi. Cıvıl cıvıldı. Emindim ben bir sorun olmadığına, bunun bir numara olduğuna. Netekim Berna’da baktı baktı ve hiçbirşeyi yok dedi. Yalan söylediği için, daha doğrusu eve gelmek için numara yaptığı için kızdım ama gerçekten hasta olmadığı için de çok sevindim. Sonra Berna bana baktı, “boğazda farenjit , sinüslerde de iltihap var” dedi. Aman ne şahane. Bir onlar eksikti. Ve asıl bombayı patlattı, “bence hala vaktin varsa 9 Mart!ı da ertele”. Ağlayacaktım resmen.

Gecelerim ne kadar zor geçiyor biliyor musunuz? Artık tek başıma sağdan sola bile dönemiyorum. Tonguç’un yardım etmesi gerekiyor. Çektiğim ızdırabı görünce, çok şaşırdı. Canım gerçekten çok acıyor. Ki beni tanıyan bilir, canım tatlı değildir. Bu sefer gerçekten acıyor. Ayağa kalkınca karnımı ellerimle taşır vaziyette tutmam gerekiyor, yoksa adım atamıyorum. Ve bana yine ertele diyorlar. “Dayan Özlem, az daha sabır” diyorlar.

Dayanıyorum zaten, başka çarem mi var?

Yarın hastanenin anestezi uzmanlarıyla görüşeceğim. Bir kez daha ertelemek istemiyorum. Ama bu kadar halsiz bir halde de ne yapacağım bilmiyorum. Belki yarına biraz daha toparlarım. Şu öksürük de biraz daha azalsa da, dikişleri patlatmasak sezeryandan sonra. Ha bir de hava durumu var, şiddetli bir kar yağışı bekleniyormuş. Hastaneye nasıl gideceğim, doktorlar nasıl gelecek?

Gerçekten sabırla bekliyorum, bakalım daha yaşayacak ne var?

Kızım sen kendine iyi bak olur mu?

5 Mart 2011 - Oğlum 4 Yaşında

Blogspottaki bir sorun nedeniyle resimleri yükleyemedim. Bu postu daha sonra düzenleyeceğim

4 Mart 2011 - Doğumu erteledik

Düğünü ertelenen duydum, tatilini erteleyen duydum ama doğumunu ertelemek zorunda kalan var mı başka?

Çok fena grip oldum, üstelik hayatım boyunca sadece 2-3 kez olduklarımdan. Öksürük, yüksek ateş, burun akıntısı, inanılmaz bir halsizlik, terleme – titreme… Siz anlayın işte.

Bu halde anestezi altına girmeni gerektirecek zorunlu bir durum yok dediler sevgili doktorlarım. Biz de doğumu 9 Mart’a erteledik.

Annecim sana daha güçlü, daha sağlıklı kavuşabilmek için tüm bunlar. Sadece 4 gün sonra kavuşacağız merak etme. Seni seviyorum…. Sen de içerde bol bol dinlen, bol bol beslen bu arada…

Salı, Mart 01, 2011

Ofiste son günüm ve en göbekli halim

Ofiste geçen cuma çekilmiş birkaç foto size. En göbekli halimi merak edenler için :)



Pazartesi, Şubat 28, 2011

37+1

Bugün SSK'dan işgörmez raporumu aldım. İçimden "asıl siz şimdi benim ne işler göreceğimi bilmiyorsunuz" demek geldi :)
Sonra da son doktor kontrolümüze gittik. 3,150 kg olmuş kızım. Suyu da iyiymiş, karın ve baş çevresi de.
Artık bekleme evresindeyiz.
Cumartesi sabahı görüşmek üzere güzel kızım...

Cuma, Şubat 25, 2011

Ofiste son gün ve doğuma 8 kala....

Bugün ofiste son günüm. Evet yani doğum iznine çıkıyorum. 1 hafta sonra da, eğer daha erken gelmeye karar vermezse, minik kızımla buluşacağım. Farkettim ki, abisi de, babası da sabırsızlandı artık. E tabi bu sabırsızlıkta benim sinirli hallerimin de etkisi büyük.

Bakalım bu maraton nasıl geçecek? Maratona hazırlık benim çok nefesimi kesti. Yoruldum, itiraf ediyorum bu hamilelik beni yordu. Evde bir minik daha varken zor oluyormuş. Kemiklerim ağrıdı, yatamaz oldum. Şekerim çıktı, yiyemez oldum. Oğlumu kucağıma alamaz, merdiven çıkamaz oldum. Yok yani özel bir problemim yok neyse ki, ama yine de artık yaştan mı bilemiyorum. Bu sefer yıprandım işte.

Şu şeker meselesi ekstra yıprattı beni. 35-36 haftaya kadar diyetle kontrol edebildiğim şeker sapıtınca, insülin enjeksiyonu yapmaya başladım. Yemek, içmek, uyumak bile hesapla. Umarım doğumdan sonra normale döner bu durum.

Bir de sinirli ve tahammülsüz oldum ki sormayın. Çok yazmayacağım bu konuda, çünkü düşündükçe ağlayasım geliyor. O kadar çok bağırıyorum ki oğluma. O da inadına ters bu aralar. Ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. Diyabet ve insülin kullanımı insanı sinirli ve tahammülsüz yapar mı acaba?

Canım oğlum, sana kızdığım için beni affet. Senin kontrol edemediğin ve aslında sebep de olmadığın bir yorgunluğun sonucu bu hallerim. Oysa sen de daha miniciksin, "hadi anne doğsun şu kardeşim, rahat rahat kucağında oturmak istiyorum" derken ne kadar içten olduğunun da farkındayım. Az daha sabret, geçecek. Seni çok seviyorum!

Canım kızım, sen de sebep değilsin tüm bunlara. Olamazsın, bunlar senin tercihin değildi ki. Beraberce yaşıyoruz bu yorgunluğu, bu gerginliği üstelik. Oysa sen yapman gerekeni fazlasıyla yaptın, çok iyi yoldaşlık ettin bana bu 37 hafta boyunca. Şimdi senden bir isteğim daha var. 1 hafta daha sabret ve büyü. 1 hafta sonra hepimiz seni kucaklamak için hazır bekliyor olacağız :)

1 hafta dinlenmek istiyorum. Apartmanın merdivenlerini çıkmak bile çok yorucu artık.
2 Mart çarşamba günü oğlumun doğum gününü kutlayacağız okulunda. Umarım bu kız en azından o güne kadar sabreder :)

Yazıyı Poyraz'ın sabah sabah beni neşelendiren diyaloğunu yazarak bitireyim.

- Anne ben artık büyümek istiyorum
- Neden oğlum?
- Büyüyüp polis olucam ve bütün prensesleri hapse atıcam.
- Neden?
- Çünkü onlar bizi kandırıyorlar
- Nasıl yani?
- Birgün prenses gibi giyinip okula geliyorlar, prenses gibi davranıyorlar. Ertesi gün normal normal giyiniyorlar, cadı kız oluyorlar.
- :))))))))))

Cumartesi, Şubat 19, 2011

Üstüme gelmeyin patlayacağım...

Bir süredir gebelik şekeri ile savaşıyordum. Bu şeker genelde sadece gebelikte ortaya çıkan ve gebeliğin sonlanması ile sonlanan bir tür diyabet. Ama neticede metabolizamanızın diyabete eğilimli olduğu ve 50-60 yaşından sonra diyabet hastası olabileceğiniz anlamına da geliyor.
Sadece kendimden menkul olsam bu kadar çok gerilmeyeceğim, ama gebelik şekeri doğrudan bebeğin de hayatını riske attığı için insanı daha fazla strese sokuyor. Neyse Poyraz'da çok hafif bir diyet ile şeker yükselmesini kontrol altına almıştık ve buna gebelik şekeri bile dememişti doktorum.
Bu sefer tüm şeker değerlerim yüksek çıkınca sıkı takip başladı. Diyetle 35. haftaya kadar gayet güzel idare ettik. Kendime aldığım bir glukometre ile günde 6 kez kan şekerimi ölçüp not ediyorum. Herşey gayet normaldi, ta ki, geçen hafta başına kadar. Şekerim ne yersem yiyeyim, acayip yükselmeye 200'lere vurmaya başladı. Bu da bebeğin en iyi ihtimalle çok kilo almasına, kötü ihtimalle hayatının tehlikeye girmesine sebep olacak bir değer. Oysa ben 120-140 aralığında tutmalıydım bu değeri, olmadı. 1 hafta çeşitli denemeler yaptım kendime geçen pazartesi dahiliyecime tekrar gittim. Acıklı gözlerle; "Valla tatlı birşey yemiyorum Hatice Hanım, diyetime uyuyorum" diye kendimi anlattım. O ise gayet sakindi. "Herşey kitabına uygun, 35-36. haftalarda gestasyonel diyabet sapıtma eğilimi gösterir. Diyetle kontrol altına alamıyorsak, insüline başlayacağız" dedi. Ama nasıl olur, sadece 3 haftam kaldı filan dedim ama nafile. Sonuçta bebeğin sağlığı çok kritik. Düne kadar kimi ek önlemlerle diyeti zenginleştirerek, değiştirerek birşeyler yapabilir miyiz diye baktık ama maalesef başaramadık. Sonuçta dün akşam itibariyle insülin kullanmaya başladım. Dolmakalem gibi bir aparatla 8 mm'lik kıl gibi ve henüz vücuduma girdiğini bile anlamadığım bir iğne ile sabah - akşam insülin enjekte ediyorum. (Sen değil miydin doktor olmak isteyen, al sana doktorculuk fırsatı; tansiyon ölç, şeker tahlili yap derken şimdi de enjeksiyon)
Tabi bu durum hayatıma yepyeni bir boyut da kattı. Artık çok daha dakik yaşamak zorundayım. Tamam alman disiplini ile büyüdüm, dakik ve disiplinli olmayı severim ama bu kadarı da fazla.
Nedir fazla olan diyen varsa, kısaca aşağıdaki günlük planıma bir baksın lütfen.

Sabah uyanınca açlık kan şekeri ölçümü
7.45 İnsülin iğnesi
8.00 Kahvaltı (diyete uygun)
9.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
10.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et
Eyvah 9'da içmem gereken antibiyotiği unuttum, onu iç
10.30 ara öğün, 1 meyve
Oğlanın vitaminini vermiş miydim ben?
12.30 öğle yemeği
13.30 1. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz ye
14.30 2. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
16.30 ara öğün, 1 kepekli tost
Ben kendi vitaminimi ve demir hapımı da içmedim bugün, hadi onları da iç
18.45 İnsülin iğnesi
19.00 Akşam yemeği
20.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
21.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
Saat 21'de içmem gereken antibiyotiği de unutma...
Oğlanın uyku saati gelmiş, seremoni başlasın, süt, masal, çiş, diş
22.30 Bir bardak süt iç

Yani zaten hamileliğimin son 2 haftasına gelmişim, kasılmalar var. Evet dün NST'de kasılmalarım çıktı. Doktorum dinlen dedi ama hayırlısı diyerek temkinli yaklaşıyorum ben. Zaten sinüzitim var 1 haftadır ne nefes, ne koku, ne tat alamıyorum. Doğru düzgün uyku uyuyamıyorum. Hareket edemiyorum. Hala araba kullanıp işe gidiyorum. Evet maalesef 1 hafta daha işe gideceğim. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi, bir de şu dakik ve stresli beslenme programı beni iyice gerdi.

En fazla 2 hafta daha diye umud ederek kendimi teselli ediyorum. Sonuçta hayatı boyunca bu düzeni korumak zorunda olmak da var. Gerçi doğumdan sonra ne olacak peki diye sorduğumda Hatice Hanım; "Sen doğur 1 tabak baklava benden" dedi ama ardından da, "sürekli kontrol altında olacaksın" diye de ekledi.

Gel 5 Mart gel....!

Not: Bugün çok güzel, çok keyifli bir haber de aldım ama henüz daha çok erken diye şimdilik kendime saklıyorum, sadece çıtlatayım dedim :)))

Perşembe, Şubat 17, 2011

Hatırla Özlem!

Birkaç sene sonra olmaz ya, olur da e hadi üçüncü filan diyen olursa, sosyo-ekonomik ölçekte Sultan Süleyman mertebesine erişmiş bile olsam;
35-36 yaşına gelmiş ve ilk çocuğunu daha doğurmamış biri, çocuk sahibi olmak istediğinden bahsederse;
Yaşı kaç olursa olsun, çocuğu olup da kardeş düşünen ve önceki hamileliği çok kolay ve keyifli geçen biri olursa;

Hatırla Özlem! Ve gerekirse de hatırlat!

- Ruhun ne kadar genç olursa olsun, ya da sen kendini ne kadar enerjik hissedersen hisset (ki bu da bir kandırmaca) metal yorgunluğu gibi bir vücut yorgunlu var. Kemikle ve kaslar 25-30 yaşındaki muameleyi kaldıramıyor
- Her bir hamilelik kar taneleri kadar birbirinden farklı olabiliyor. İlkinde kelebekler gibi uçan kadın, ikincide salyangoz gibi sürünüyor.
- Bu kadın bir tane doğurdu, bunu doğurması lüks. Sırf kendi egosunu tatmin ediyor diye düşünenler olduğu için ilk hamileliğinde gördüğü ilgiyi arayan avucunu yalıyor
- Bu kadın bir taneyi sağlıkla doğurdu, büyüttü. Artık bunu da yapar nasıl olsa diyenler olduğu için kimse yardım da etmiyor. Kocan ve ailen dahil...
- Ay belimde bir sızı var deyip devrilip Tv karşısına yayıldığın o ilk hamilelik anları, tatlı birer anıya dönüşüyor. Zira evde her daim, ilgi, yemek, banyo...vs bekleyen bir minik yaratık oluyor.
- İlkinde "ay diyabet reçelleri alayım bari" diyerek sosyetik yöntemlerle savuşturduğun gebelik şekeri vakası, ikincide bir travmaya, ne yersen ye ekranda görünen yüksek kan şekeri değerlerine ve nihayetinde hergün vurulan insülin iğnelerine dönüşüyor.
- İlkinde "ay yatakta dönmek çok zor" derken resmen kapris yapıyormuşum. Bu sefer yatakta dönmeye acılı inlemeler, pelvis kemiklerinde çatırdamalar ve kalça kemiklerindeki can yakıcı ağrılar eşlik ediyor.
- "Ay eğilemiyorum, ayakkabımın fermuarını çeker misin hayatım?" cümleleri acıklı birer gülümseme eşliğinde anımsanıyor. Yerini "oğlum bir sabit dur, zaten zor eğiliyorum ayakkabını giydirirmek için" cümleleri alıyor.
- 4 sene önceki hamilelik fotoğraflarına bakınca, geçen 4 senede ve 2. hamilelikte ne kadar yaşlandığını/çöktüğünü/yıprandığını daha net görebiliyorsun.

Daha yazayım mı? Yok yok yazmiiim...
Hiçbiri de gerçek değil zaten, korkmayın. Doğurun siz, doğurun.
Haydi hep beraber süper anneler tımarhanesine...

Son inci :)

Bir Poyraz klasiği oldu artık, okuldan alırken hemen her akşam "anne bana yeni bir oyuncak aldın mı" diye soruyor. Kitap veya puzzle oyuncaktan sayılmıyor, ama Toy Box veya süpriz yumurta bile olsa seviniyor. "Hayır annecim almadım, sürekli oyuncak almam çok saçma değil mi?" deyince de doğal mızmızlanma zemini yaratılmış oluyor. Doğal diyorum zira, anneye naz yapmak oğlum için olmazsa olmaz birşey artık :)

Neyse geçen akşam yine doğal mızmızlanma zemini yaratıldı ve arabaya bindiği andan itibaren diyaloglar şöyle gelişti;

- Anne bugün eve misafir gelecek mi peki? (Oyuncak yok, bari arkadaş gelsin demek istiyor)
- Hayır oğlum, kış akşamı, ertesi gün okul var. Herkes evinde, yemeğini yiyip uyuyacak.
- Of çok sıkıcı, ben böyle olmasını istemiyorum
- ....
- Anneeee, anne, anneeeeeee
- (Ya sabır çekerek) Efendim oğlum
- Ben yarın okula gelmicem, okul da çok sıkıcı
- Okulun sıkıcı olduğunu düşünmüyorum, ayrıca ben işe gittiğim için sen de okula gitmelisin
- Anneanneme gitsem
- Olmaz anneannenin işi var
- Teyzeme gitsem
- Teyzen de çalışıyor
- Of hayat ne kadar da sıkıcı
- ....
- Mızır mızır........

Apartmanın otoparkına geldik, arabayı parkettik. Arabadan inmek istemedi, omuz silkti. Ben bu arada bininci ya sabırı çekiyorum. Yorgunum, hava buz gibi, karnım yerçekimine karşı koyamıyor, yağa kalktığım için yine tuvaletim gelmiş ve beyefendi yapabileceği her mızmızlığı yapıyor. Otoparktaki bir köşesi kalkmış kare taşın üstüne basıp zıplayınca pantolonum çamur oldu. Tabi o bununla çok eğlendi. Tekrar yapmaya çalıştı. Sonra kedimiz Zeytin'i aramaya başladı. Oysa ben bir an önce eve varmak için can atıyorum, önümdeki 4 kat gözümde büyüyor...

- Hadi annecim, bak eve gidelim çizgi film açalım, yemek yiyelim faaliyet yapalım, istersen banyo yapalım.... türünden akıl çelmelerle Poyraz'ı apartman kapısına kadar sürükledim. Kapıyı açtım ve kapıyı tutarak içeri girmesini sağladım.
Orda son mızmız bombası patladı.
- Heeee (ağlama ve mızmızlanma arası sahte bir ses tonu).... Kapıyı ben sana açık tutacaktıııım....
Ve Özlem'in de sabır bombası patladı o noktada
- Yeter artık Poyraz, sürekli birşey istiyorsun. Bence sen ne sitediğini de bilmiyorsun. Tek amacın mızmızlanmak. Ama ben çok yorgunum ve bu beni çok üzüyor. Anla artık dünya senin etrafında dönmüyor.
5 saniye duraklama...
- Peki kimin etrafında dönüyor?
- Hı? Gak guk..... Hadi eve çıkalım artık.
- Anne dünya kimin etrafında dönüyor.
- (Bezmişim) Kimsenin
- Ama sen bana daha önce dünyanın döndüğünü söylemiştin.
- (Offf nerden geldik bu noktaya, ağzım kurudu zaten) Yani oğlum hayatta herşey sadece senin istediğin gibi olamaz, onu demek istedim ben...
- Nedaaaaeeeen?

Ve Poyraz mızmızlanmaya kaldığı yerden devam eder :)))

Pazar, Şubat 13, 2011

Kozmonot Poyraz

Vicdan azabı çekiyorum, günah çıkarmak istiyorum sayın okuyucular!

3 gündür hasta yatıyorum. Evet resmen yatıyorum. Yattıkça yatasım geliyor. Cuma sabahı boğazım ağrıyordu, önce boğaz enfeksiyonu sandım ama sonra burnumdan nefes alamadığım için ve geniz akıntım olduğu için boğazımın tahriş olduğunu anladım. Üstelik o geniz akıntısı nedeniyle oluşan öksürük de cabası. Öksürdükçe pört diye doğuracakmışım gibi geliyor. Dün gece asıl sebep ortaya çıktı. Her kış başıma bela olan sinüzit illeti bu sene de beni ziyaret etmekten geri durmadı. Üstelik de doğuma 3 hafta kala :(
Bugün kafamın içinde bir ağrı bombası var gibi. Özellikle de yüzümün sol tarafı dolu. Bir takım mekanik sinüs boışaltma yöntemleri ve papatya buharı solumak dışında pek de birşey yapamıyorum.
Bunun dışında şekerimi de kontrol altında tutamıyorum son 1 haftadır. Özellikle kahvaltıda ne yersem yiyeyim acayip yükseliyor. Kahvaltıda yediğimin aynısını akşam yersem sorun olmuyor ama, bu nasıl iş anlamadım gitti. Neyse yarın doktorumuzu ziyaret edeceğiz anlaşılan bu şekerle ilgili. Arada sinüzit için de ne yapacağımı sorarım. Zira ilaç alıp iltihabı kurutmak mı iyi, yoksa bu şekilde idare etmek mi emin değilim.

Haaa itiraf bunun neresinde diyorsunuz değil mi? İtiraf şu. Hasta ve de ağzımı bile açamaz halde olduğum şu iki hafta sonu gününde, Poyraz'ın abartarak çizgi film seyretmesine izin verdim. İtiraf ediyorum, işime geldi. Hele şu anda, Ponyo'dan sonra, bir de Küçük Dinazor İmpy'yi seyrediyor. Tamam bu akşam başka çizgi film yok ama dedim.

Bir çocuklu ve hamile iken hasta olunca böyle oluyorsam, iki çocuklu ve hasta olunca ne yapacağım kimbilir.

Ooof of...

Perşembe, Şubat 10, 2011

Kızımızın adı ne olacak?

Hemen söyleyeyim, Lidya Mira......

Mira, daha Poyraz zamanından beri benim kız ismi alternatifim idi. Lidya da babasının tercihi.

Mira isminin hangi anlamlara geldiğini de yazayım. Çünkü her duyan anlamı ne diye soruyor. Siz hangi anlamını sevdiyseniz onu hatırlayın artık :)

Mira;
* Astronomide dev bir kızıl yıldız.
Mitolojide de bu yıldızın geceleri yunuslara yol gösterdiğine inanılıyor. Bu yıldızın, her altı ayda bir parlaklığı 100 kattan daha fazla değişir. Güneşten 250 kat fazla ışıma yapar.
* Eski likya kentlerinden birinin adı. Batı Anadolu'da Arzawa Krallığı'nın Hitit İmparatorluğu tarafından yıkılması ile ortaya çıkan, yarı özerk, Apasa (muhtemelen Efes) başkentli krallık (yaklaşık M.Ö. 1315-1190).
* İspanyolca BAK anlamındadır
* Latince’de ’harika’ anlamına gelir
* Hintçe'de hem sevgili, hem okyanus
* Lazca sima anlamında
* Karaçay Türkçe'sinde prenses
* Rusça'da barış
* Arnavutça iyi demek
* Osmanlıca "Başkasının sözüne itiraz edip mücâdele etme"
* Kırgız Türkçesinde dünya
* Yunanca Kader, Talih
* İsveççe karınca...

Yok mu artıran?

Son 1 haftadan derleme


Bir ara iyi gidiyordum di mi? Sık sık yazdım, hatta aynı gün içinde 2 yazı yazdığım bile oldu. Sonra yoğunluk ve yorgunluk bir arada yine alakoydu beni yazılarımdan :)

Neyse ben de bir derleme yapayım dedim.
Kızımdan başlayayım. 34 hafta 4 günlük olduk. Pazartesi doktor kontrolündeydim, 2,418 kg olmuş. Herşey yolunda idi. Tabi Poyraz doktorum yine onu karnımdan çıkartmayınca çok bozuldu. Her muayenede heyecanla kardeşinin çıkmasını bekliyor.
Kızımız da pek nazlı, henüz yüzünü bize hiç göstermedi. Ya arkasını dönüyor, ya da elleriyle yüzünü kapıyor. Nasıl birşey çıkacak çok merak ediyorum.
Odası %95 hazır durumda. Babasının odadaki kendine ait dolapları boşaltmasını ve daha hafif ve küçük bir lamba takmasını bekliyoruz sadece.
Dün akşam hastane çantasını da hazırladım. Resmen üstümden yük kalktı.
Bu arada sezeryan tarihi yine değişti. Ben her ne kadar aksini yapmaya çalışsam da, sezeryan için doktorumuza ve bize ancak 5 Mart uydu. Yani erkenci davranıp bir süpriz yapmaya kalkmazsa, kızım da abisiyle aynı gün doğacak :)
Kızımızın adı da belli oldu, nihayet karar verdik. Ama bu bir sonraki postun konusu olsun :)

Abimiz kardeş ve 4 yaş yaklaştıkça bir hallere girdi, daha önce de yazmıştım. Ama bu hallerde kardeşin payı "henüz" düşük. 4 yaş tripleri diye bir dönem olduğunu, yaşadıklarımızı yana yakılarak anlattığım arkadaşlarımın hemen hepsinin benzer süreçlerden geçiyor olduklarını gördükten sonra anladım. Bir inat, bir mızıkçılık ki sormayın. Ama aynı zamanda da olabildiğince şekerler.

İşte size Poyraz'dan son inciler

- Anne biz üçgen bi aileyiz ya, kardeşim olunca da kare mi olucaz?

****

Pazar akşamı yemek sofrasında Poyraz'la fena kapıştık. Sofraya gelmicem, yemek yemicem, babamın telefonu ile oynicam, sofraya oyuncak getircem işte bana ne, bana ne....
- Bak Poyraz! dedim. Bu şekilde davranmaya devam edersen, sana jelibon vermem (o gün marketten büyük bir heyecanla şeker aldı ve yemekten sonra yemeyi heyecanla bekliyordu), yarın sabah da çizgi film seyredemezsin.
Birkaç kez beni ikna etmeye çalıştı. Baktı ki başarılı olamıyor, babasının kucağına çıktı ve "baba bana şekerleri sen verir misin?" diye fısıldadı.
Babası da "olmaz oğlum, annen bana kızar sonra, kavga ederiz" deyince, babasının kulağına iyice yapışıp elleriyle de ağzını kapayıp birşeyler dedi. Ben duymadım ama babasının patlattığı kahkaha ve ardından gelen gülme krizi ile ilginç birşey söylediğini anladım.
Aynen şunu söylemiş; "boşver baba, sen bana şekeri ver. Ben şekeri yerken siz de annemle bağrışırsınız işte"

Bizim kavga ediyor olmamız umurunda bile değil küçük bay pragmatistin... :)))

Bunların dışında da sürekli birşeyler yumurtluyor küçük afacan. Daha uzun şarkıları ezberleyebiliyor ve keyifle söylüyor. Çocuk şarkıları dinlemeyi seviyor. Hala resim ve boyama yapmaktan nefret ediyor. Yaşını soranlara ısrarla 3,5 diyor, 4 olmak istemiyormuş. Apartmana gelen fatuıraları şapkasına doldurup, kapı kapı dolaşıp postacılık yapıyor.
Her gördüğü şeyi kardeşine almak istiyor. Aynısından bir tane de kendisine alınması şartıyla :)

Bizden son havadisler bu kadar. Aslında aklımda birkaç şey daha vardı yazıya başlarken ama bu aşamaya gelene kadar unuttum. Hatırlayınca yazarım...


Salı, Şubat 01, 2011

Pazartesi, Ocak 31, 2011

Hangi kitapta yazar bunlar?

Tarih: 30 Ocak 2011 Pazar
Yer: Kartepe'ye çıkarken bir restoran

Oğlumla babasının artan karla oynamak istiyoruz baskı ve taleplerine daha fazla direnmedim ve çok yorgun olmama rağmen dün Kartepe'ye gitmeyi kabul ettim. Kayak merkezinde bir işimiz olmadığı için oraya kadar çıkmadık. Yol üzerinde küçük keyifli bir restoran keşfettik. Arkası ormanlık, kızakla kayanlar, kartopu oynayanlar, karların arasında salıncakta sallananlar... Kısacası aradığımız yer. Ben restorantta oturup camdan onları seyrettim. Köfte ekmeğimi yedim. Gazete okudum. Yan masadaki biri 8 yaşında, biri 3,5 aylık çocukları olan kadınla sohbet ettim.
Çocukların kardeş kıskançlıklarından bahsettik uzun uzun. Ah ah nasıl dertlendik anlatamam.
Sonra her yaşta ayrı sorunları olduğundan bahsettik.
Sonra iyi okul - kötü okul mevzusuna girdik ve cık cık yaparak artık İstanbul'da çocuk okutmanın ne kadar zor olduğuna karar verdik.
Mutlu ve kırmızı yanaklı çocuklar yanımıza geldi, onlara köfte yedirirken (evet biz yedirdik, çünkü onlar o sırada play stationla oynuyorlardı) yeme sorunlarından bahsettik.
Mutlu ve kırmızı yanaklı çocuklar kuru ve sıcak tutan giysileriyle yeniden karlara, oynamaya döndüler.
Biz bu sefer hamileliğin zorlukları ve emzirme üzerine konuştuk.
Ah ah ne kadar zor anne olmak değil mi filan diyerek...
Sonra ben bir ara elime bir gazete aldım. Masanın üzerinde duruyordu, kapaktaki bir cümle dikkatimi çekti. Sanki ben göreyim diye oraya konulmuş gibiydi.
"Yoksulluk, hamile kadını ölüme götürdü!"

Aldım, iç sayfayı açtım ve okudum. Herkes okusun diye haberi aynen buraya almak istiyorum.

"Kayseri'de 8.5 aylık hamile kadın, kanaması başlayınca harabe halindeki evinde yardım isteyecek telefonu olmadığı için bebeğiyle birlikte hayatını kaybetti. Eşi üşümesin diye çevreden odun ve kağıt toplayan baba Bahri Bulut ise evi girdiğinde eşinin kanepedeki cansız bedeniyle karşılaştı. Sinir krizleri geçiren adam hastanede tedavi altına alındı.

Edinilen bilgiye göre olay, Buğdaylı Mahallesi Sütderesi Sokak, No 18'de meydana geldi. 10 yıl önce Bahri Bulut (42) ile evlenen ve 6 yaşında Gülhan izminde bir kızı olan Ayten Bulut (37), 8.5 ay önce yeniden hamile kaldı. Hurda malzeme ile kağıt toplayarak geçimini sağlayan Bahri Bulut ise, sabah saatlerinde evden ayrıldı. Ayten Bulut ise, kapısı ve penceresi olmayan evlerinde kağıt yakarak ısınmaya çalıştı.

Talihsiz kadının, eşi gittikten sonra kanaması başladı. Evinde telefon da bulunmayan Ayten Bulut, dışarı çıkıp yardım istemek istedi ancak çok kanaması olduğu için yerinden kalkamadı. Yardım çığlıklarını da duyan olmayınca, talihsiz kadın kanepenin üzerinde kan kaybından haşyatını kaybetti.

Çevreden odun ve kağıt toplayan baba Bahri Bulut ise evi geldiğinde eşinin kanepedeki cansız bedeniyle karşılaştı. Çığlıklar atarak gözyaşlarına boğulan Bulut, komşusundan aldığı cep telefonu ile 112 Acil Servisi aradı. Olay yerine gelen sağlık ekipleri, Ayten Bulut ile karnındaki 8.5 aylık bebeği için yapılacak bir şeyin olmadığını söyledi. Sinir krizleri geçiren Bahri Bulut Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi altına alındı.

Olay yerinde yapılan araştırmaların ardından talihsiz kadının cesedi otopsi yapılmak üzere Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı."

Daha doğma fırsatı bile bulamamış bir bebek, daha emzirme fırsatı bile bulamamış bir anne ve daha kardeşini kıskanma şansı bile bulamamış bir kardeş.
Ne okulu, ne yeme sorunu, ne uyku düzensizliği. İlk tokadımı burda yedim. Utancımdan kıpkırmızı oldum.

Alttaki habere geçtim. Kafamdan atmak istiyorum ilk okuduğum haberi.
"Yıkılan evin altından dram çıktı"

Haberi internette bulamadım bir türlü, bulsam onun da tamamını okumanızı isterdim. AMa ben kısaca özetleyeyim.
Diyarbakır'da hurda toplamak için girdikleri bir evin yıkılması sonucu ölen 15 yaşındaki bir çocuktan bahsediyordu. Hani bir gün önce oyun oynamak için girdikleri evin üzerlerine yıkılması sonucu öldüğü söylenen çocuk. Herhalde böylesi herkesin işine gelirdi değil mi? Oysa durum farklı, Ramazan'ın babası o daha 1 yaşında iken onları terketmiş. Ramazan doğru dürüst okula da gidememiş ve uzun bir süredir hayatını kazanmak için hurda toplayıp satıyormuş. O eve de hurda toplamaya girmiş. Ev yıkılınca altında kalmış.

Gözlerim yaşardı, kafamı kaldırıp pencereden dışarı oğluma baktım. Kalın kıyafetleriyle kızağın üstünde, babasının kucağında kahkahalar atarak kayıyorlardı. Sonra birden yuvarlandılar yumuşacık karların üzerine. İçim cız etti, canı acıdı mı acaba diye.
Sonra bir kez daha utancımdan kızardım. Öylece kalakaldım.

Evdeki hesap....

Tüm pazar gününü oğlunu eğleyerek ev dışında geçiren, 8 aylık hamile bir anne eve dönerken düşünür;
-Eve gidince ben yemek hazırlarken, babası oğlanı yıkar. Yemekten sonra yarın akşam için ıspanağı yıkar kuruturum. Kıyma da 2 gündür buzdolabında. Onu da soğanla kavurup kavanoza koyayım bari, kullanacağım zaman kolaylık olur. Sonra da babası oğlanı uyuturken, ben de bir banyo yapar yatarım. Çok yorgunum bu gece erken yatacağım.

Ve gerçekleşen durum.
- Eve gidince anne yemek hazırlar, balıklar fırına. Yanına bir de yeşil salata. Bu arada bulaşık makinesini de boşalttım. Bonus puan :) Termosifon açılmadığı için su ısınmamış, baba Poyraz'ı yıkayamadı. Tüm gün karda oynadıkları ve saatlerce araba kullandığı için babaya Poyraz'la oynama görevi verildi. Yemek yendi, sofra toplandı ve Baba Poyraz'ı banyoya götürdü. Anne bulaşıkları makineye yerleştirdi, ortalığı topladı. Banyodan çıkan Poyraz'ı giydirdi, tırnaklarını kesti. Saat 21.15 olmuştu bile. Süt ısıtıldı. "Anneeeee beni sen uyuuut" nidalarıyla masal okundı ve süt içirildi. Dişler fırçalandı. Poyraz uykuya dalsın diye yanındaki koltukta beklerken... Tatlı uykular anneeee...

Saat 23'te gözümü koltukta açtım. Tonguç benim yattığımı sanmış da o yüzden kaldırmamış. Nasıl yorgundum, nasıl uykum vardı anlatamam. Ne ıspanak, ne kıyma, ne banyo. Doğruca yatağa girip yattım. Şimdi herşey bu akşamki aktivitelere eklenmiş olarak beni bekliyor. Hepsini akşama yapacağım. Yaparım, ben süperim....

Cuma, Ocak 28, 2011

Bir yazı yazdım ve herşey değişti (mi acaba?)

Dün yazdığım yazı vardı ya, daralmıştım ve yazarak rahatlamam gerekiyordu. Amacım kimseyi yerden yere vurmak değildi. Hatta babamız bu yazıyı okusun ve etkilensin gibi bir amacım da yoktu gerçekten :)
Aslında yazının öznesi benim yoğunluğum, yorgunluğum, sıkıntılarım idi. Ne oğlum, ne de kocam idi. Ama hayatımın baş aktörleri olarak onların da bu patlamaya katkıları olduğunu görmezden (ya da yazmazdan) gelemezdim.
Peki ne oldu?
Dün akşam sevgili kocam eve gelir gelmez, sofrayı hazırladı. Hem de tabakları üst üste değil, yerleşim pozisyonuna koyarak. Sonra ben yemeği hazır edene kadar Poyraz'la oynadı, üstelik ilk 10 dakikasında televizyonu da açmadan. Yemeği yedik, sofrayı da toplayıp makineye yerleştirdi.
Tabi ben bu kadarcık destek sonucunda bile çok keyiflendim ve de Poyraz da babasıyla oyuna doymuş olduğu için pek uyumlu idi. Zincirleme reaksiyon diye ben buna derim işte.
Umarım sürekli olur...
Yoksa daha fenasını yazarım ona göre haaaa!!! :))))))