Cuma, Aralık 01, 2006

başka birşey yapmam lazım ama ne?


Sabahları kim yakıyor güneşi biliyor musun oğlum?
Tabi ki ben.
Önce aydedeyi uğurluyorum. Sonra sokak lambalarını üflüyorum teker teker, kuşları, kedileri, köpekleri ve martıları uyandırıyorum sonra. Hepsine güzel günler dileyerek. Sonra da güneşi yakıyorum, hayat başlasın diye. Bazen sert bir ayaz, bazen ılık bir rüzgar eşlik ediyor bu seremoniye... Tüm bunları yaparken, çalışma vaktim de gelmiş oluyor zaten. Tüm gün sizler için sağlamaya çalıştığımız gelecek uğruna çalışıyorum.


Sonra akşam oluyor.
Peki akşam olunca denizlerin üstünü kim örtüyor biliyor musun birtanem?
Gene ben.
Önce güneşi evine yolcu ediyorum, gece boyunca dinlensin diye. Bazen o bulutlarla beraber gitmiş oluyor zaten. Sonra denizin üstünü örtüyorum, güneş gidince üşümesin diye. Koyu lacivert bir örtüyle. Bazen yıldız yakıp koyuyorum başucuna, karanlıktan korkmasın deniz diye. Sonra aydede geliyor zaten, yaşlı ve vakur yüzüyle. Hoşgeldin diyorum ona... Kediler, köpekler, martılar ve serçeler uslu uslu yataklarına gidiyorlar. Bu arada eve de dönmüş oluyorum zaten.

Bu arada yaşamaya pek de zaman kalmıyor doğrusu. Aydınlıkta uyanmak, karanlık çökmeden evine varmak. Özlediğim şeyler. Sadece kıştan değil. Yazın güzel yüzünü, klimanın soğuk örtüsüyle de örtmek istemiyorum ben. Baharda erguvanları izlemek istiyorum doya doya, güzün dökülen yaprakların en az bir tanesi de yüzüme, kollarıma düşsün istiyorum.
Karnımda sen olduğun için yapamadıklarımdan dolayı dudak bükülmek değil, şefkat ve anlayış görmek istiyorum, en insanca haliyle. Seni yaşamımın kalıcı öğesi olarak görmeyen ve hızlıca seyredip tüketmem gereken bir filmmiş gibi davrananlarla değil, seni hayatımın güzel bir artısı, neşe kaynağım ve herşeyimi paylaştığım canparçası olarak görenlerle çalışmak istiyorum.

Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama düşünüyorum. İnan bana çok düşünüyorum oğlum...

26. haftada yatağa düştük...

25 hafta hastalanmadan dayanabildim. Geçen hafta babamız hastaydı, sanırım ne kadar kollasak da ondan bize geçti. Zaten havalar da hastalık havası. Bu durumda geçen pazartesi itibariyle boğaz yanması, dolu sinüsler ve halsiz bir vücutla yatağa düşmem kaçınılmazdı. 4 gün rapor çok iyi geldi ve bugün 4. günü. Hala burnum dolu ama artık kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bak oğlum senin için ilaç kullanmayacağım diye direttim. Yoksa alırdım antibiyotiği, dikilirdim 2 günde. Ama 2 gece yatmadan önce yaptığım buğu dışında tıbbi hiçbir tedavi uygulamadım. Bol bol ıhlamur, yatak ve meyve.
Oğlumla da bol bol iletişim kurdum bu arada. Şu sıralar herketleri bayağı arttı. Gerçi bugün biraz durgun ama 3 gündür içimde küçük bir tırmık var sanki. Artık tekmelemekten başka şeyler de yapıyor ama tam olarak ne yaptığını çözemedim.
Oğlumun adı yine değişti, bir süre önce kardeşine Hügo ismini koyan abimiz, vazgeçmiş. Daha çok sevdiği bir çizgi film karakterinin adını kardeşine koymaya karar vermiş. Yeni adımız "Oscar" :)))
Bu sabah Gökçe ve Selen beni kahvaltıya çağırdılar. Ne keyifli imiş arkadaşlarınla kahvaltı yapabilmek. Selen'in annesi İzmir'den tulum peyniri yollamış. O kadar yemişim ki, üstüne 2 saatlik yürüyüşle ancak nefes alabilir hale geldim.
Şimdi de Tuluğ'ların dükkana, yeni kurulan kuzinenin açılışını yapmak üzere "Kestaneni al da gel" partisine gidiyoruz. Kestane bana yasak gerçi ama maksat muhabbet işte :(
Yarın sabah da bir aksilik olmazsa IKEA'ya gidip, oğlumun yatağını ve dolabını alacağız. Heyecanlı ve de sabırsızım...
Abimizden bahsetmişken, dün akşamdan beri durup durup gülmeme sebep olan bir olayı da anlatmadan geçmeyeyim.
Abimizin bir pijamasının kollarının lastiği gevşemiş. Anneannemiz de gece kolları yukarı sıvanıyor, paşam üşüyor diyerek kollarına lastik geçirmiş. Akşam yatma vakti gelip de pijamasını giyince bizimki bir tuhaflık farketmiş. Kollarda bir lastik var ve lastikten artan kısım doğal olarak fırfır olmuş. Donuk donuk bakmış kollarına ve patlatmış lafı; "bu ne ya, pamuk prenses gibi oldum. Giymem ben bunu"
Mecburen çıkarmışlar lastikleri ama ben bile hala gülüyorum. Canım oğlum benim...
Sıpa geçen hafta annesini de evden kovmuştu zaten. Sebep mi? Annesinin işe başlayacak olması. Alıştı tabi 3 aydır, anne evde başında. Bazen oyun arkadaşı, bazen öğretmen. Oh ne rahat. Biz annemizle sabah 6 vardiyasına yetişmek için 4'te kalkardık paşam. Hayat senin düşündüğünden çok daha zor.
Bu arada günün en güzel haberi de kardeşimin, teyzemizin işe başlaması. Yeditepe Üniversitesi Halkla İlişkiler'de bugün işe başlayan Çiçi'ye çoook kolay gelsin diyorum. Umarım herşey dilediğin gibi olur.
Yazmadığım vakitleri telafi edebildim mi bilemiyorum ama şimdilik bu kadar. Sağlıkla kalın dostlar...

Pazartesi, Kasım 27, 2006

Abimiz sabırsızlanıyor...

Ben Anı'ya, "sen masal okuyabilecek duruma gelince, kardeşin de doğacak" demiştim. Şimdi bir çabayla okumaya çalışıyor. Bu gidişle erken doğurtacak bu çocuk beni.

Masal okumayı başaramasa bile gülmekten doğuracağım. Komik çocuk yahu...

Dün akşam onunla "süper kahraman" kartlarıyla oyun oynuyorduk. (Bu yaşlarda oğlu veya yeğeni olan herkes bu kartları bilir. Bazı çizgi film kahramanlarının resimleri var bu kartlarda, altlarında da boy, kilo, hız zeka, çeviklik, dövüş ustalığı... gibi kategorilerde bazı değerler. Onlara göre kartların hepsini toplamaya çalışıyorsun filan) Anı zeka diyerek 3 tane kadın kahramanı tek seferde kapınca çok sevindi ve şaklabanlığa başladı. Kartları öperek, "bayılıyorum zekalı (zeki diyemiyoruz:)) kadınlara" diye iltifatlar yağdırdı. Ben de bunu fırsat bilerek azıcık muzırlık ediim dedim. "Teyzecim kadınlarda başka hangi özelliğe önem veriyorsun sen?" diye sordum. Durdu, biraz düşündü. Ve ne cevap verse beğenirsiniz... "Hız, çeviklik...."
Çocuk insanları o kategorilerden ibaret sanıyor yaaa....

Bu sabah da, dün gece Selena isimli anlamsız diziyi seyrettiği için zor kalkmış. Anneannesi uyandırmak istediğinde "ben uyuyacağım, kendimi iyi hissetmiyorum" diye arkasını dönmüş. Sonra annesi gitmiş. Üstünü açmış, zorla çoraplarını filan giydirmiş. Bu uyanmış ama surat asık, yataktan çıkmadan; "üf yaaa tamam tamam verin benim flütümü" demiş. Bizimkiler şaşırmış tabi, bu çocuk sabah sabah ne flütü sayıklıyor diye. "Ne flütü oğlum, flütü napcaksın" diye sormuş annesi. Cevap şu; "ne yapıcam, çoban olmaya karar verdim. Okula filan gitmicem. Alın bana 5-10 tane de keçi..."

Annem öğlen aradığımda hala gülüyordu... Çok yaşa e mi teyzecim, sen bizi güldürdün, sen de ömrün boyunca gül inşallah...

Cuma, Kasım 24, 2006

Tam olarak gebelik şekeri değil ama....

"Özlem'cim açlık kan şekerin 90'ın altında olması gerekiyordu, 69 çıkmış, 1. saat şekerin 180'in altında çıkması gerekiyordu 166 çıkmış, 2. saat şekerin 155'in altında çıkmalıydı ama 175 çıkmış, 3. saatte ise 140'ın altında olması gereken değer 116. Gebelik şekeri tanısı koyabilmemiz için bu değerlerin 2'si yüksek çıkmalıydı ama senin sadece 1 değerin yüksek. Bu çok karamsar bir tabşo değil ama kafana takma, herşey yolunda diyebileceğimiz kadar da istediğimiz bir tablo değil. Şu an itibariyle doğuma kadar hiç tatlı yemeyeceksin?"

Hiç tatlı = çikolata, dondurma, kek, börek, makarna, pilav, beyaz ekmek, patates, havuç, mısır, mısır gevreği, bal, reçel, muz, bisküvi, kuru üzüm, hazır mevye suyu, üzüm suyu, kavun....

Kestane kebapı sormayı unuttum... Tek kış eğlencem...

Neyse bebişimizin sağlığı için, tüm bu dünyevi zevklerimden vazgeçeceğim artık ne yapalım... Aksi takdirde doğabilecek riskleri düşünmek bile istemiyorum...

Perşembe, Kasım 23, 2006

Sanırım bu bebek çok şeker olacak ....


Cumartesi yaptırdığım testlerin sonucunu bildirmek için dün akşam üzeri doktorum aradı. Korktuğum ama beklediğim üzere 1. saat tokluk kan şekerim biraz yüksek çıktı. Üst sınır 135 imiş, benim 149 çıktı. Bu nedenle bu sabah tekrar kliniğe gittim ve şeker yükleme testi yaptırdım. Cumartesi günü 50 gram glikoz ile ölçüm yapılmıştı. Bu sefer 100 gram ile 1., 2.ve 3. saat tokluk kan şekerim ile daha glikozu içmeden açlık kan şekerim ölçüldü. 4 kan alımının ilk 3'ünde de aynı zamanda idrar örneği verdim. Gerçekten yıpratıcı bir testti. Her iki kolumda toplam dört delik ve morarmış damarlarım var şu anda. Testin yıpratıcı olan bir başka kısmı da açlıkla ilgili. Aç karnına yapılması şart olan bu test için dün akşam saat 20'den beri birşey yemedim. Test de 12'ye kadar sürünce, klinikten çıkıp annemlere aç kurt gibi gittim ve karnımı doyurdum. Abimiz de geçirdiği küçük bir enfeksiyon nedeniyle evdeydi. Onu da görmüş oldum. Bu açıdan keyifli oldu tabi.
Bu testin keyifli bir başka tarafı daha vardı. 100 gram glikozu yiyen bebeğim karnımda dans etmeye başladı ve bu yaklaşık 3 saat sürdü. Öyle çılgın dansetti ki, 3 saati de gülerek geçirdim diyebilirim.
Test boyunca edindiğim bir kazanım da oldu. 3 denemeden sonra artık elime işemeden idrar örneği vermeyi öğrendim. Ne stresli bir işmiş o :)))....
Şimdi artık bu testin sonuçlarını bekleyeceğiz. Yarına çıkar dediler. Umarım can sıkıcı bir sonuç çıkmaz...

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Oğlumun ilk filmi...


Cumartesi sabahı hem şeker kontrol testi, hem de 24. hafta kontrolümüz için doktora gittik. Kan verdim, sonra çoook tatlı limonata gibi bişey içtim. Bunun ardından doktorumuz bizi çağırdı ve 1 ay aradan sonra oğlumla görüşebildim. Cuma günü itibariyle oldukça heyecanlıydım, sanırım oğlumu göreceğim için. Doğuma giderken nasıl olacağım kimbilir :))
Ogomuz ısrarla oğlumuzun CD'ye çekilmiş görüntülerini istediği için Arkun Bey ultrason kısmını uzun tuttu. Önce standart ölçümlerini yaptı, karın çapı, kafa çapı, femur boyu ...vs. Herşey yolunda dedi, oğlum 689 gram olmuş bile, boyu da 32-35 cm olmalı. Sonra yüzünü yakalamaya çalıştık. 16. haftada hiç nazlanmadan bacaklarını açıp pipisini gösteren oğlum, bu sefer aynı rahatlığı göstermedi. O kadar uğraştık, elini yüzünden çekmedi. Uykuda yakalamışız, tek eliyle yüzünün yarısını kapattı hep. Ne yapalım biz de bu sefer yüzünün diğer yarısı ile yetinmek zorunda kaldık. Şu anda 10 ile 28 saniye arasında süren 4 tane kısa filmimiz var :))
Seyredip seyredip duruyorum.

Takvime göre bugün 24. haftamızı dolduruyoruz. Ultrasona göre ise bugün 24 hafta 5 günlük durumdayız. Aradaki bu fark henüz çok anlam taşımıyormuş. 24 hafta hamilelikte bir dönüm noktası imiş. Bazı ülkelerde bu haftadan sonra anne karnındaki bebek bir birey olarak kabul edilirmiş ve hakları kanunlarla koruma altına alınırmış. Bu haftadan sonra artık bebek bilinçli tepkiler üretebilirmiş. Öğrenme süreci resmen başlıyormuş yani artık.

Cuma akşamı Ateş abimizi ziyarete gittik, cumartesi akşamı da Ateş abimiz iade-i ziyarete geldi. Hatta bebek arabamızı test ettirdik. Ateş abimiz 7,5 aylık süper şeker bir bebek olmuş... Valla yedim durdum. Bu arada Burçak annemzin taze tecrübelerinden de yararlanmaya devam ediyoruz tabi...

Neyse durum budur, bir dahaki kontrolümüz 14 Aralık Perşembe saat 19'da.Tabi daha önce cumartesi yaptırdığımız testlerin sonucu var, 2 gün sonra çıkacak. Ha bu arada, 5,5 ayda tam 7 kilo almışım. "Sadece 1 kilo fazla. O da o kadar önemli değil" dedi doktorum.

Gittikçe sabırsızlandığımı itiraf etmeliyim :)))

Cuma, Kasım 17, 2006

Ben geldiiiim...

Kaçamak yazıları saymazsak, oldukça uzun bir ara verdim diyebilirim. Valla ihmal değil, iş yeri aşırı yoğundu. Bugün birazcık nefes alabildim doğrusu. Gördüğünüz gibi hemen yazı yazmaya koştum :)
Bebek cephesinde durum gayet hareketli ilerliyor elbette. Sadece fiziksel olarak hissettiğim hareketeler değil, bebeğe hazırlık aşamasında da en azından teorik olarak bayağı ilerleme kaydettik.
Emektar vosvosumuzu sattık ve bebeğimi anneannesine taşıması planlanan arabanın tek tekerleğini almak üzere parasını kenara attık :) Gerisinde Süleyman dedsine güvenmeyi planlıyoruz. Bakalım artık!
Kahraman Deniz için de araba bakıyoruz ama Kıvanç babamız o kadar yoğun çalışıyor ki, çalışmalara yoğunlaşamıyor.
Bu arada Kahraman çiftini alışverişe yalnız gönderilmemesi gereken anne-baba adayı ilan ettim. Zira tek bir haftasonunda gösterdikleri performans beni dehşete düşürdü ve ilerisi için de ciddi endişeye sevketti. Önce geçen cumartesi Sultanhamam'daki Havuzlu Han'a gittiler. "Eksiklerini tamamlayalım, Özlem artık çok ayakta duramıyor" dediler. Neler aldınız dediğimde saydıkları şeylerden sadece 2'si aklımda kaldı çünkü diğerlerini dinlerken beynim uğuldamaya ve tehlike çanları çalmaya başlamıştı bile :)))
"4 tane külotlu çorap, 5 tane battaniye..."
Yorum yok!

Pazar günü ise Haşim İşçan'a gidip bebek arabası alacaklardı. Bizim arabanın aynısını almış, paketletmiş, tam parasını ödeyecekken kapının önünden geçen bir MacLaren bebek arabalı anneye fikrini soran baba Kahraman yaptığı hızlı manevra ile bebek arabasını iade edip, yerine 2006 model bir MacLaren Techno Classic Bebek arabası almış... E böyle hızlı manevra yapan bir babaya MacLaren yakışır tabi....
Şaka bir yana, hevesle Denizkızına alışveriş yapan Kahraman ailesine kolaylıklar diliyor, aldıkları herşeyi güle güle kullanmalarını temenni ediyorum :)))
Ben Kadıköy'de birkaç yeni dükkan keşfettim ve daha ilerde alınacak tipte kıyafetlere bakarak hayaller kurmayı tercih ettim. Hatta Özlem heyecanla anlattığım bu dükkanlara girip hiçbir şey almamış olmamdan dolayı beni tebrik etti.
Geçen sürede yeni hamile arkadaşımın fasulyesi büyümeye devam etti tabi, birkaç hafta sonra yapılacak ve ondan da birkaç hafta sonra sonucu alınacak amniyosentez sonucu ile yeni yıla mutlu mesut ve kardeş kardeş (yaşasın göbek kardeşliği) girmeyi hedefliyoruz :) Gerçi yaramaz annemiz hala arada sigara tüttürmeye devam ediyor ama ben de baskı yapmaya devam edeceğim, haberi olsun.
Ben ise mobilyayı ve hediye olarak istenmeyecek, ya da hediye olarak gelemeyecek şeyleri almayı aralık ve ocak aylarına bıraktım. Hediye almak isteyenlerin gereksiz tulum kalabalığını önlemek için utanmaz anne adayına sorması önemle rica olunur. Söz çok pahalı şeyler söylemicem :))
Şimdi gelelim asıl heyecanlı mevzuya. Yarın sabah 24. hafta doktor kontrolümüz var. Ve aynı zamanda da şeker yükleme testi. Gebelikte olmasından en çok korktuğum şey, gebelik diyabeti. Çünkü gebelik öncesinde de "insülin direnci" teşhisi konmuştu bana. Umarım bir terslik çıkmaz.
Bakalım yarın doktor amcamız neler diyecek oğlumuz için. Yine umarım ki, herşey hissettiğim gibi yolundadır. 1 ay oldu oğlumu görmeyeli, çok merak ediyorum valla.

Bu seferlik bu kadar, muayene sonuçlarını da yazarım ilk fırsatta...
Herkese sevgiler...

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil


Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
onlar kendi yolunu izleyen hayat’ın oğulları ve kızları.
sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır, siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz
ama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geri dönmez,
dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin.
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar,
başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Lübnan'lı şair Halil Gibran

Perşembe, Kasım 09, 2006

Sıkı tekmeler....


Artık oğlumun tekmeleri karnımın dışından bile belli oluyor. 23. haftanın içindeyim. Ve dün akşam yemekten sonra uzandığımda attığı tekmeleri babası bile dışardan gördü. Tabi o dalgalanmaları o minnacık şeyin yaptığına inanmakta zorlandı ama ben gayet net hissediyordum...

Hareketler şimdilik çok eğlenceli, ilerleyen aylarda da aynı şeyi mi hissedicem bilemiyorum ama bunun tadını çıkarmaya bakıyorum.

Bu arada bir itirafta bulunayım. Bir süredir oldukça hassaslaştım. Yani özellikle son 1-2 haftadır. Dokunsalar ağlayacak gibi oluyorum, ağlarsam da duramıyorum. Bu durumu farkediyorum ama engel olamıyorum. Komik bir durum tabi ama herkese pek komik gelmiyordur sanırım. Özellikle bu durumla en çok karşılaşan Tonguç bazen beni nasıl susturacağını şaşırıyor. Neyse hamilelik semptomudur deyip, geçmesini umuyorum :))

Pazartesi, Kasım 06, 2006

Bebeğimin arabası...

Dün sabah uyandığımda aslında gün boyunca evden dışarı çıkmaya hiç niyetim yoktu. Ama Özü aradı ve Masko'ya bebek odası mobilyası bakmaya gideceklerini, ordan da Haşim İşcan geçidine gidip bebek arabası bakacaklarını söyledi. Bebek arabasını beraber alır indirim yaptırırız diye konuşmuş olduğumuz için biz de gitmeye karar verdik. Hava inanılmaz soğuktu, lodos esmesine rağmen rüzgar yüzümüze vurdukça resmen kesiyordu. Tonguç evden çıkarken iyi olmasına rağmen, zaman ilerledikçe kötüleşti. İnanılmaz halsizdi ve çok üşüdü. Neyse bir şekilde Haşim İşcan'a ulaştık ve birkaç dükkan dolaştık ama Tonguç'un hareket etmeye mecali kalmadı. Bir yerde çay içip Özlem'le Kıvanç'ı bekleyelim dedik ama doğru dürüst çay içilebilir bir yer de bulamadık. Bir simit dünyası bulup dünyanın en kötü tahinli pidesini yiyerek çaylarımızı içtik. Çayı içince biraz kendine geldi ama Özlem'le Kıvanç daha Masko'dan çıkamamışlardı, Deniz kızımızın odasını titizlikle seçiyorlardı doğal olarak. Tonguç onları bekleyemeyeceğine karar verdi ve biz zaten beğenmiş olduğumuz bebek arabasını alıp eve döndük. Birçoklarının "daha erken değil mi" tepkisini haklı bularak ama tekrar Haşim İşcan'a gitmeyi göze alamayarak aldık valla. Daha dün 5 aylık olduk ama bebek arabamız hazır. Yatağımız, dolabimiz yok ama arabamız var. Artık durmadan gezeriz biz de...

Arabanın resmi aşağıda, Tonguç da, ben de bu turuncu arabaya bayıldık. Abimiz de turuncuyu çok seviyor. Umarım Poyraz da sever. Klasik lacivert, kahverengi erkek çocuk arabası almayı en baştan reddettim zaten. Turuncu olmasaydı kırmızı alacaktım.

Dün gece küçük bir kabus gördüm. :))
Oğlum doğmuş ve de büyümüştü. 2-3 yaşında kadardı sanırım. Gece kalkıp gözünü açmadan televizyonun kumandasını alıyor ve televizyonu açıyordu. Tıpkı babası gibi, kabus....

Şimdi toplantıya çağrılıyorum, herkese iyi bir hafta diliyorum...


Cumartesi, Kasım 04, 2006

Kar geldi...


Istanbul'a kar geldi... Bugün itibariyle resmen kis mevsimine girdik (klavyemde çok saçma bir sorun var, bazi harfleri yazamiyorum)

Ben de soguk havadan dolayi kendime evde isler çikardim. Daha sandaletlerim duruyordu dolapta. Onlari kaldirip yerine kislik ayakkabilari yerlestirdim. Sonra atki, bere, eldivenleri çikartip yikadim. Portakalli kis keki pisirdim. Ama daha yemedigim için tarifi sizinle paylasmiyorum. Güzel olursa yazarim. Bu arada Tonguç evi süpürdü ve çok yoruldugu (!) için tekrar yatti uyudu. Ben de ihmal ettigim bloguma yazayim bari dedim.

Bayram tatilinden sonraki hafta oldukça yogun geçti. Hatta isyerindeki yogunluktan nasil geçtigini bile anlamadim. Yogunlugun disinda hamilelikle ilgili enteresan seyler de yasadim tabi. Bir kere bu sabah itibariyle babamiz da ilk kez hissetti tekmecigimizi. Onun disinda gecen gun eseklik edip öglen yemeginden sonra hiçbir sey yemeyince kan sekerimin nasil da hizla düsebilecegini ve beni neredeyse baygin hale getirebilecegini ögrendim. Ara ögünler çok önemli!!!
Bu hafta içinde benden 4 hafta kücük hamile (18 haftalik yani) Basak'in büyük ihtimalle kizinin olacagini ögrendim. Babasi Poyraz'la besik kertmesi yapalim dedi ama biz Deniz kizimizla sözlü oldugumuz icin olmaz dedik :)) Oglumun talibi simdiden bol valla. Sansi da bol olsun bitanemin...

Gene bu hafta icinde coook sevdigim bir arkadasimin daha hamile oldugunu ögrendim. Bu beni inan1lmaz sevindirdi ve ayni zamanda inanilmaz da sasirtti. Dogrusu en son ondan boyle bir haber bekliyordum. Simdilik ismini yazamicam, daha herkese söylemedi. Ama gercekten cok sevindim yani.

Onun disinda son olarak Özü de bu sabah doktora gitti ve beni aradi. Deniz kizimiz tam 1 kilo 240 gram ve 37 santim olmus. Hersey yolunda imis ama annesi artik yemek yerken daha dikkatli olacak, yaramazlik yapmayacakmis.

Biz de yarin itibariyle tam 5 aylik oluyoruz. 18 Kasim'daki doktor kontrolümüzü iple cekiyorum dogrusu. Bakalim boyu posu nasilmis yakisiklimin...

Pazartesi, Ekim 30, 2006

Artık okumayı öğrenmek çok zooorrr

Günaydın sevgili arkadaşlarım,
9 günlük bir aradan sonra tekrar işimin başındayım. Fiziksel olarak oldukça yorgun ancak, kafaca dinlenmiş durumdayım. Tatilimin son 3 günü canım oğlum da annesi ile birlikte yanımdaydı ve çok keyifliydi. Biliyorsunuzdur Anı bu sene ilkokula başladı. Aslında ay hesabıyla okula başlayabildi, zira sadece 20 gün geç doğsaydı seneye başlayacaktı. Demek istediğim benim miniğim sınıf arkadaşlarına göre birazcık küçük kalıyor. Ama açıkçası gidişat hiç de fena değil.

Sanırım genel olarak okulda ilk aylar böyle zor geçiyor. Annesi sürekli başında ona yardımcı olmya çalışıyor. Ve yeni okuma yazma öğrenme metodu nedeniyle hepimiz zorlanmış durumdayız. Hem el yazısı, hem de eğik yazmayı öğreniyorlar. Çocuk matbaa harflerini pek anlamıyor. Ayrıca bizim zamanımızdaki gibi fiş, kelimeden heceye gitme filan yok. Sanırım Türkçe'de en sık kullanılan harfleri sırayla gruplamışlar ve onlardan kelimeler türeterek ilk cümlelerini oluşturuyorlar. Şimdiye kadar Ela, Lale, Talat, Ata, ot, at, ele, elle, atla, otla..... vs türevi kelimeler öğrendiler.
Dünkü ödevi, bu kelimelerden oluşan 20 kelimelik bir kümenin içinden anlamlı cümleler oluşturmaktı. İlk bombayı kümedeki kelimeleri okumaya çalışırken patlattı. Diyalog şöyle;

- Burda ne yazıyor oğlum?
- Aaaaa, Ali
- Oğlum siz ali yazmayı öğrendiniz mi, A harfini görür görmez ali diyorsun?
- (Havaya bakarak) Aaaaa...
- Oğlum tavanda mı yazıyor, defterine baksana. Hangi sesler var burda, sesleri çıkart bakalım. O zaman bulacaksın.
- Aaaaaa, Tııııı, Aaaaaa.... Ahu Tuğbaaaa
(Burda kahkahaları koyveriyoruz)

Okuma ve kelimeleri anlama faslı geçtikten sonra defterine cümle yazması için annesi onu yalnız bırakıyor. Defterdeki cümleler şöyle;
Ela un ele.
Lale Ela el ele.
Lale Ata ot at.
Ata ata atla (????)
Lale at elle (????)
Ela al elle (????)

Çocuk delirmeden ödev yapmayı bıraktırdık. Annesinin hayal gücünün ne kadar geliştiğine inanamazsınız :)))

Perşembe, Ekim 26, 2006

İşte gerçek bir sorun...


Tam da az önce gereksiz şeylerin çok sorun edilip, bizi mutsuz etmesinden bahsetmiştim değil mi?
Cuma günü Manyas Gölü'nde, salı günü de Gemlik'te olan 5.2'lik depremler unutmaya çalıştığımız bir kabusu hortlattı sanki. Unutmak yanlış olur tabi ama insan kafasında sürekli bir deprem beklentisi ile yaşayamıyor ki? Hangimiz biliyoruz yaşadığımız mekanların depreme ne derece dayanıklı olduğuunu ki... Ya da olası bir depreme nerede yakalanacağımız...
Az önce televizyonda bu konuda belki de en güvenilir bulduğum bilim insanı olan Naci Görür'ü izledim. "Bu 5.2'lik depremler Marmara Çanağı'nda oluşan çatlamalardır. Çanak kırılmak üzere, en fazla 30 yıl dayanır. Şu dakikadan itibaren her an 7.6'lık bir deprem olabilir" dedi. Tüm rsikli yapılar acilen güçlendirilmeliymiş. Başta da okullar ve hastaneler... Herkes kendi içini rahatlatmaya çalışıyor doğal olarak. Bizim oturduğumuz apartmanı İTÜ'deki bir profesör yapmış mesela, adam zamanın deprem uzmanlarındanmış filan. Karısı ve oğlu hala bu apartmanda hala ve hiçbir depremde evlerini terketmiyorlar. O derece güveniyorlar yani. Bu arada ev 30 senelik, yıpranmadan kimse bahsetmiyor.
Annemlerin ev kaya üstünde, hatta bodrumda o kayanın bir kısmı duruyor. Dinamitle bile patlatamadıkları için üstüne apartman dikmişler. O kadar sağlam (!) yani...
Peki ya işyeri? Oğlumun okulu? Alışveriş yaptığımız market? Yürüdüğümüz sokakların yanındaki binalar?
Sürekli teyakkuzda mı olacağız yani? Evde deprem çantası, kaçış senaryosu, televizyonda boy boy haritalar. Alışveriş merkezlerinde acil çıkışlara dikkat...
Oooof, of.... Oğlum seni görüp göremeyeceğimi bile bilmiyorum... Çok korkuyorum, çoook...

Gerçek sorunlar ile sanal sorunlar...

Bu sefer gerçekten yorumlarınıza ve deneyimlerinize ihtiyacım var.
Annelik ve babalık insanı ne kadar değiştiriyor? Az sonra yazacaklarım anne-baba olmakla mı ilgili, belli bir karakter özelliği mi, yoksa belli bir kuşağa mı aitler sadece?

Sizin de başınıza geliyordur, en azından etraftan duyuyorsunuzdur (ki bu durumda başınıza gelmediğini kabul ediyorum ve sizi şanslı sayıyorum). Hayatta neler sorun edilebiliyor değil mi? Bu çok havada bir soru bunun farkındayım. Elbette ki herkesin sorun tarifi, bakış açısı ve esnekliği farklıdır. Ama anne-baba söz konusu olunca, işin içine biraz bencillik girmiyor mu sizce? Yani hemen hemen tüm anne-babalar "çocuklarının iyiliğini düşünmek" bahanesinin ya da örtüsünün altından çocuklarına kendilerine ait bir malmış gibi davranıp çeşitli dayatmalarda bulunmuyorlar mı?

Çok mu karışık yazdım? Benim de kafam karışık da ondan... Peki daha net sorayım?
Kaçınızın ailesi "çocuğum üşütürsün" diye başlayıp, aslında hiç hoşlanmadıkları veya dekolte buldukları bir kıyafeti giymemeniz için gittikçe tehditkar hale gelen sözler sarfediyor? Ve asıl gerekçe 26 yaşında genç ve güzel bir bayan olmanıza rağmen bir "anne" olmanız oluyor? Çok mu spesifik bir örnek oldu?
Peki, kaçınızın ailesi siz yeni bir ev kiraladığınızda kendilerine akıl danışmadığınız için gönül koyuyor?
Ya da kaçınızın ailesi, gerçekten zor durumda birisinden bahsederken, "halimize çok şükür, ne dertler var" diyip, sonra ne bileyim evinizdeki eski kanepeyi, ya da olmayan fritözü bahane edip kendine dert yaratıyor?
Kaçınızın ailesi (bu konuda özellikle anneleri saygıyla anıyorum), daha sonuçlanmamış bir iş için olabilecek en kötü sonuç senaryosunu yazıp, kendisini bu sonuca inandırıp, hem kendisine, hem de etrafına hayatı zindan ediyor?

Çok küçükten beri hep dayatmalara maruz kaldık. Eminim birçoğunuz öyledir. Ve yine eminim ki gerçekten aslında iyiliğimizi düşünüyorlardır. Ya da öyle sanıyorlar. Sonuçta -asla kabul etmeseler de- sevdiği işi yapamayan, istediği sporu yapamamış, istediği enstrümanı çalamamış, birçok faydalı hatayı yapamadığı için ders alamamış, en az bir kez dövme yaptıramamış, en az bir kez saçını maviye boyatamamış, ya da bir ayağına yeşil, bir ayağına kırmızı çorabı 14-16 yaş arasında giyememiş, trenle yurtdışına çıkıp, uyku tulumunda uyumamış, karda üşümemiş, yağmurda ıslanmamış eksik bir kuşak olmuşuz.

Bir kez ipin ucu kaçınca da, tekrar toparlamak imkansız hale gelmiş. Bunları yazıyorum, çünkü benzer bir anne olmaktan çok korkuyorum. Tam aksi, neredeyse herşeye boyun eğen bir anne olmaktan da çok korkuyorum. Bunları da hatırlayayım ve de hatırlatayım diye yazıyorum.

Kendime söylüyorum, siz de gerekirse üzerinize alınabilirsiniz:))

Sakın çocuğunun istemediğin bir davranışını engellemek için, "umarım o kadar yaşamam" sömürüsünü yapma...
Çocuğunun senden çooook farklı bir karakteri, beğenileri, algılayışı ve bakış açısı olabileceğini kabul et ve fikrini belirtmekle yetin, dayatma yapma....(not: uyuşturucu kullanmak, alkolizm...vb bir yaşam biçimi değildir)
Ahlak anlayışı saçla, başla, tırnakla, çorapla belli olmaz, yüreğine ve aklına bak...
Çocuğunun büyüdüğünü kabul et, tavanından sular da aksa, pencerelerinden soğuk da girse evini kendisi seçmelidir, sen karışma...
Herkes hata yapar, yapmalıdır. Bunu önceden görebilsen de, çocuğun göremeyebilir. Hakaretler yağdırıp, tehditler edeceğine, sevgini ve desteğini ondan esirgeme ki, hatasını anladığında hala yanında olsun...
Çocuğun büyüyüp eşşek kadar olduğunda, hatta neredeyse yolun yarısına geldiğinde ve o da anne-baba olmaya karar verdiğinde bebeğin mobilyasına, giysisine ve en önemlisi adına sakın ama sakın karışma...
Çocuğunun birlikte olduğu, hayatını paylaşmaya karar verdiği kişiyi sevmeyebilirsin. Onun herşeyini kabul etmek, anlayış göstermek, hoş görmek zorunda da değilsin. Ama çocuğunun tercihine saygı göstermek zorundasın...
Sürekli anlatmaya, ikna etmeye çalışmak yerine dinlemeye ve ikna olmaya da çalışmalısın..
Çocuğum benim genlerimin de içinde bulunduğu bir genetik kombinasyonla dünyaya gelmiştir. O bana ait değildir, onun kendine ait yaşamsal özellikleri vardır. Onu büyütüp, uçmaya hazır hale getirmektir benim görevim. Onu sonsuza kadar severim, onu sonsuza kadar görmek isterim, onunla sonsuza kadar yardımlaşırım, paylaşırım. Ama duygu sömürüsü yapmak, tehdit etmek, dayatmak, yaptırım uygulamak en iyi ihtimalle mutsuz ve eksik bireyler yaratır... En kötü ihtimalle artık ortada öyle birisi kalmaz...

Siz ne diyorsunuz arkadaşlar? Var mı gelecekteki kendinize "kulağa küpe" önerileriniz?
Özlem

Cuma, Ekim 20, 2006

2. düzey ultrason maceramız

Dün akşam daha 12 Temmuz'da randevusu alınan 20. hafta kontrolümüz için Prof. Dr. Atıl Yüksel'e gittik ve detaylı ultrason da denilen 2. düzey ultrasona girdik. Tam 15 dakika sürdü ve ben 15. dakikada nakit olarak 300 YTL ödüyordum. Biraz film seyretmeyi umarken fragmanını seyretmek gibi oldu ama sonuçta duyduklarımız bizi mutlu etti. Atıl Bey, tek tek tüm iç organlarına baktı, bilumum kemiklerinin boyunu, kafa ve karın çevresini filan ölçtü. Kalbine giden kan akışına baktı. El ve ayak parmaklarını saydık beraber. Sadece 1 kez profilden gördük, ağzını açıp kapıyordu. Sanırım bu da abisi gibi alt dudağı olmadan doğacak :)) Anı da alt dudağını yutmuş gibiydi, çok tatlıydı benim kuzum çok...

Neyse sonuçta yapılan tüm kontroller iyi çıktı. Görünen bir problemi yok oğluşumun...

Bu sabah da Özü ile kızını gördüm rüyamda. Beyaz kısa kollu bir body ve ayağında beyaz çoraplarla çok tatlıydı benim güzel kızım. Bayaa saçları vardı. Etrafa gülücükler saçıyordu. Kıvanç kusura bakmasın hiç ama, annesine benziyordu valla :))

Bu şekilde uyanınca keyifli kalkıyor insan, doğsalar da doya doya öpsek koklasak.
Bir başka keyif de bugünün cuma olması. Ama öyle sıradan bir cuma değil. Önümüz bayram, sonra da 2 gün izin aldım. Tam 9 günlük bir tatile hazırım. Bol bol dinlenmeyi hedefliyorum... Umarım bir aksilik çıkmaz. Bu vesile ile herkese de iyi tatiller dileyeyim bari...
Çok öpüyorum...

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Balık Burcu Bebeği


En sevdiği cümle: "gereksiz..."
İyi yönleri: hassas, merhametli, kibar, önsezileri güçlü
Olumsuz yönleri: kararsız, karmaşık, kolaylıkla kafası karışır


Balık burcu hassas, sevgi dolu, duygusal bir burçtur ve sizi sevgi denizinde boğabilir. Perilere, cinlere, hayaletlere inanır. Ona yatakta bir ninni söyleyerek veya güzel masallar okuyarak sakince uyumasını sağlayabilirsiniz. Hayalperest olan balık burcu çocuğu sevgi ve desteğe tüm burçlardan daha çok ihtiyaç duyar. Bunlar olmadığında gergin ve dengesiz davranışlar sergileyebilir. Rutinlikten hoşlanmaz ve programlanmış şeyleri sevmez. "Sırf duvardaki aptal bir saat öyle söylüyor diye" belli saatlerde yemek yemeyi , yatmayı vs. sevmez. Belli bir süre sonra okul kurallarından da sıkılabilir. Ona daha ilk günlerden itibaren yavaş yavaş disiplinli olmayı öğretmelisiniz. Ancak bunu yaparken dikkatli olmalı, aceleci davranmamalsınız. Aksi halde onun doğuştan getirdiği hayalgücü ve yaratıcılığını zedeleme riskiniz vardır.
Oyunlarla, resimlerle, ufak hikaye ve şiirler yazmasını sağlayarak ona hayallerini gerçeğe döünüştürmenin yollarını göstermelisiniz. Balık burcu hassastır ve duyarlıdır, bu yüzden onun ne kadar kolaylıkla gözlerinden yaş geldiğini görüp şaşırabilirsiniz. Bu hassaslığı daha sonraki hayatında ona güvenilen, merhametli ve anlayışlı bir insan olmanın yollarını açacaktır.

Yorucu bir hafta sonu

Güzel ama yorucu bir hafta sonu geçirdim. Antalya'dan çok sevdiğim arkadaşım Evren geldi. Cumartesi pazar onunla dolaştık, gezdik, yedik, içtik... Kesinlikle çok keyifli ama benim gibi neredeyse yolu yarılamış bir hamile için çok da yorucuydu tabiii..... Eğer bundan sonra ben doğum yapmadan tekrar gelirse Evren, kesin erken doğum yaparım :))
Bugün itibariyle 19. haftamızı doldurmuş, 20. haftamıza girmiş bulunuyoruz. Bir hafta sonra resmen yolu yarılamış olacağız. Ha gayret bebeğim, kalan yolu da şimdiye kadar olduğu gibi sağlıklı bir şekilde tamamla da hayatımızı şenlendir, abimizi sevindir... Seni çok özlemiş, öyle diyo abicik...
Hazır 19. haftamızı tamamlamışken, biraz da tıbbi bilgi verelim di mi?

Arada önemli farklar olmasına karşın hamilelerin çoğu bebek haraketlerini 18-20 haftalar arasında hissedebilir. Bu bir güvenlik duygusu oluşturur. Gerçekten de özellikle son aylarda bebek hareketleri bebeğinizin iyi olduğunu gösteren güvenilir bir bulgudur. İlk hareketler daha çok hafif seğirmeler şeklinde olur, bazen barsak hareketleri ile karışabilir. İlerleyen haftalarda bebeğin büyümesi ile çok güçlü tekmeler çekilme ve kabarmalar hissedecek hatta dışarıdan bile fark edebileceksiniz. Her bebeğin oynaması farklı olabilir. Düzenli olarak takip ederseniz bir süre sonra kendi bebeğinizin ne kadar hareketli olduğunu kavrayabilirsiniz. Bebeğinizin cildinde Vernix Caseosa adı verilen krem rengi ve vamında bir madde bulunur. Bazan doğum da da bu maddeyi görebilirsiniz. Hızlı beyin gelişimi ve kas kontrolünün gelişmesiyle bebeğiniz istemli hareketlerine de başlar. Ultrasonografide bebeğinizin elini ağzına götürdüğünü, avucunu açıp kapadığını izleyebilirsiniz. 19. hafta detaylı ultrasonografi için uygun bir haftadır. Bu hafta sonunda bebeğinizin boyu 22 cm. ve ağırlığı tam 280 gram.

Bişeyler hissediyorum ama kıpırtı mı, gaz mı bilemiyorum. Sabrediyorum herhalde bebeğim varlığını uygun zamanda bana hissettirecektir öyle değil mi?
19 Ekim'de, 3 gün sonra yani, detaylı ultrasona gireceğiz. Bebeğimi görmeyeli 20 gün oldu valla, meraktan çatlıyorum. Ne kadar büyümüş, ne kadar kilo almış, herşey yolunda mı, içimiz dışımız herşeyimiz sağlıklı mı?
:)) Klasik anne kaygılarına kapıldım bile değil mi...

Cuma, Ekim 13, 2006

Günden seçmeler...


Bir ara ümidimi yitiriyordum. Gittikçe okuyucusu azalan bir yazar oluyorum diye :)
Meğer sadece sesleri çıkmıyormuş benim okuyucularımın. Yazmadığım için kızanlar olunca okuduklarını anladım. Teşekkürler Tuğba'cım ...
Bugün cuma, yarın da Evrencik geliyo Antalya'dan. Biraz beni özlemiş, biraz da İstanbul'u:)
E kışlık alışveriş de yapması gerekince, bu İstanbul seyahati kaçınılmaz oldu. Doğrusu ben de özlemiştim Evrencik seni, hergün görüşüp kaynatsak daaa, yüzyüze görüşmek gibi olmuyo. Hem daha göbeğimi göstercem sana :)
Bugün birazcık sıkıntılı bir hamilelik günü. Dün akşam yoruldum ve belim ağrıyor. Yatakta dönmek çok zor oldu. Hala da hem belim, hem belimden vuran ağrı nedeniyle karnım ağrıyor. Gaz da cabası. Eeee olacak o kadar değil mi, hamileyiz yani.
2 haftadır evin işiyle uğraşmaktan oğlumu göremedim ve onu çok özledim. Gerçi her akşam arayıp günlük havadisleri dinliyorum ama sarılıp koklayamadım altıntopumu...
Dün akşam gene kırmış geçirmiş bizimkileri. Yemeğini biitirmiş salonda oynarken mutfakta olan annesine seslenmiş; "anneeeee koş, haber gülteni başladı". Yeni öğrendiği kelimeleri cümle içinde kullanmaya bayılıyor. Gülten de bunlardan biri :))
Akşam yattıklarında annesine sorduğu soru ise noktayı koymuş.
"Anne, haber gültenlerini hep sikikerler mi sunuyooo?"
Böyle durumlarda ne kadar yanlış olsa da, kocaman bir kahkaha kaçınılmaz oluyor. Canım oğlum benim, minik zuzum....
Bugünkü blog resmim Ceylan'dan... Teşekkürler Ceylan!

Salı, Ekim 10, 2006

Mitolojide Boreas - the Greek god of the North Wind


Boreas was the Greek god of the North Wind who lived in a fertile region of Greece called Thrace. He is at home beside the river Strymon, but also inhabits a cave on Mount Haemus, a favorite haunt of the monster Typhon.
Sometimes said to have serpent-tails for feet, Boreas blew from the north, whistling through his conch. He often is depicted as being amber-winged, extremely strong, sporting a beard, and normally clad in a short pleated tunic.
Boreas is the son of Eos (Dawn) and the Titan Astraeus (some say that Aeolus is his father), and the brother of Zephyrus, Eurus and Notus (some mythographers also make him brother to Hesperus). Unlike the gentle Zephyrus, however, the violent and stormy North Wind was capable of terrific destruction. Gods often appealed to him to torment mortals, such as the time Hera asked him to shipwreck the hero Heracles (Hercules) on the island of Cos. Still, he often helped sailors by providing them with a friendly breeze.
Boreas once disguised himself as a dark-maned stallion and mingled with twelve of the 3,000 mares grazing beside the river Scamander. These famous horses belonged to Erichthonius, and from the union were born twelve fillies. They were so fleet that they could race over ripe ears of field corn without bending them, or over the crests of waves.
Boreas is notorious for kidnapping Oreithyia, who was the daughter of Erechtheus and Praxithea, king and queen of Athens. The wind god had long loved the young girl and had repeatedly asked her parents for her hand in marriage. However, they kept putting him off, telling him to wait, and using delaying tactics on Boreas.
The North Wind began to lose patience and decided to abandon his modest wooing: One day, Boreas saw Oreithyia playing beside the river Ilissus. Taking advantage, he swooped down unseen by anyone, tucked her beneath his amber wings, and carried her off to a rock near the river Ergines. Wrapped in a mantle of dark clouds, he then proceeded to ravish the helpless maiden.
Oreithyia became his wife and they settled down at the city of Thracian Cicones. They had twin sons, called Calais and Zetes (the Boreades), who were born normal but grew golden wings on their shoulders upon reaching adulthood. These swift men took part in the famous Quest for the Golden Fleece, accompanying Jason as part of the Argonauts, but were later killed by the great hero Heracles (Hercules). Boreas and Oreithyia also had two daughters, named Cleopatra and Chione.
Because of his union with Oreithyia, the Athenians regard Boreas as their brother-in-law or son-in-law, and once beseeched him to destroy the fleet of King Xerxes of Persia, which threatened the city of Athens. That was during the battle of Artemisium, fought in 480 BC.
The North Wind devastated the enemy fleet by invoking a violent storm, sinking 400 ships, and sending countless men and incredible treasure to a watery grave. The grateful citizens built Boreas a splendid temple sanctuary on the banks of the river Ilissus and a great festival, called the Boreasmi, was held annually in his honor to commemorate the Persian defeat.
The Romans identified Boreas as Aquilo. His name means "North Wind" or "Devouring".

Poyraz bana iyi geliyor


Bu sabah saatim çalınca yataktan kalkamadım. Sanki bir el beni geri yatmaya itti, ben de itiraz etmedim doğrusu :))
Saat 6.30'du ve hava daha karanlıktı. Hiç de yataktan çıkılası değildi doğrusu, ben de 45 dakika sonraya kurup saatimi, vapurla karşıya geçmeyi göze alarak kafamı tekrar yastığa gömdüm.

İyi ki de öyle yapmışım. 7.15'te kalktım, giyindim ve çıktım. Nasıl güzel bir hava vardı dışarda, nasıl temiz bir hava. Çok hafif yağmur atıştırıyordu, ama şemsiye açmadım. Temiz havayı derin derin içime çektim. Dünkü o boğucu havadan sonra tatlı serin bir rüzgar esiyordu. Vapura bindim, kapıya yakın bir yerde ayakta durdum. Aynı tatlı serinlikte gaztemei okudum. Vapurdan inince minibüse kadar yürüdüm. Kendimi neden bu kadar neşeli hissettiğimi anlamadım doğrusu. Havanın tadını çıkardım. Ciğerlerimi doldurdum. Resmen güne çok keyifli başladım.
Sonra anladım bu bu neşenin sebebini, bu sabahtan itibaren İstanbul'u ziyaret eden Poyraz'dı....
Anladım ki, poyraz bana iyi geliyor...