Pazartesi, Kasım 23, 2009

Haftasonu çeşitlemesi...

Pazar kahvaltısı...

***

Kahvaltıya babaannemizin İzmir'den gelirken getirdiği bahçe yeşilliklerinin içinden çıkan minik salyangozlar da eşlik etti. Onları seyrettik, onlara marul yedirdik. Çok eğlendik

***

Cumartesi akşam uykudan önce keyfini dedesiyle yapmak istedi. Yaklaşık 3 haftadır görüşemeyen dede-torun da böyle hasret giderdi.


***
İşte bu günün en eğlenceli anıydı. Son anda fotoğraf çekmeye karar verdim ve gülmekten makineyi de ayarlayamadım. Poyraz evdeki herkesi ayağa dikti ve hep beraber kutu kutu pense oynadık. Halimiz görülmeye değerdi.

***
Bu kare geçen haftadan kalma ama merak etmeyin her hafta sonu aynı sahne yaşanıyor. Poyraz Bey uyurken ben evi topluyorum, süpürüyorum filan... Sonra beyefendi uyanıyor. Salona geliyor, "aaa burası bomboş ne güzel, hemen oyuncaklarımı getireyim" diyor ve 2 kutu oyuncak salonun ortasına boca ediliyor.
Ama o kadar keyifli oynuyor ki, kızmak ne mümkün...

Çarşamba, Kasım 18, 2009

Anne çişle kaka kardeş mi?

Evet işte dün akşamki bombamız da bu. Kakasını yaparken aklına nerden geldiyse bunu sordu. Gülmekten cevap da veremedim... Yani bir cevabım da yok tabi ki, hey allahım bu çocuk bize daha neler yumurtlayacak kimbilir. Bir cevabı olan varsa duymak isterim :)

Önceki gün de çok eğlenceliydi. Üst üste 2 kere beni kahkahaya boğdu.

Renkli bir deniz topumuz var, kuşak kuşak renkli bir top işte. Topla oynuyordu. Yeşil rengi gösterdi, "anne bu bu soda rengiymiş" dedi. Elimde soda vardı, şişesi yeşil ya. "Evet annecim" dedim. Sonra sormaya başladı.
Turuncuyu gösterdi, "anne bu ne rengi?" dedi. "Portakal suyu annecim" dedim.
Sarıyı gösterdi, "anne bu ne rengi? dedi. "Limonata rengi annecim" dedim.
Kırmızıyı gösterdi, "anne bu ne rengi?" dedi. "Elma rengi annecim" dedim.
Maviyi gösterdi, "peki bu ne renk?" dedi. "Deniz rengi annecim" dedim.
Beyazı gösterdi, "bu ne renk?" dedi. éHadi onu da sen söyle bakalım" dedim.
"Hmmm" diye düşündü ve cevap verdi;

"Atlet rengiiiii"

Birkaç saniye idrak edemedim, sonra kahkahayı bastım tabi. Kırk yıl düşünsem, süt, kar filan dururken "atlet rengi" aklıma gelmezdi.


Ve son bomba;
Odasında yerde oyun oynuyor. Eski oyuncaklarını çıkarmış. Hani şu şekillerin, uygun şekildeki boşluklardan içeri atıldığu oyuncak versiyonu var ya. Ondan bulmuş bir tane. Daire deyip, daireyi attı. Kare diyip, kareyi attı. Üçgen diyip, üçgeni attı. Sonra eline gelen şekli tanıyamadı. Bana sordu; "anne bu ne". "Altıgen oğlum".
Biraz uğraştı, başaramadı.
"Anneeee"
"Efendim oğlum?"
"Altı gelmiyor"

Yine anlayana kadar birkaç saniye geçti tabi ama o da neden kahkahayla güldüğümü anlamadı muhtemelen. Altıgen oldu mu size altıgel :))))

Neyse bizde son durumlar bunlar, hepinize bol kahkahalı günler dilerim...

Çarşamba, Kasım 11, 2009

ve resimler...

Poyraz uyudu uyumasına da :)
Ben sözümde duramadım, siz diyin tembellik, ben diyeyim yorgunluk...
Buyrun resimlere...



Yazdan kalma son güzel günlerden birinde, sahilde. Arkada görülen beyazlı adam da Poyraz'ın uçurtmasıyla oynayan babamız :)



***

Uzun uzun taşlarla oynadı, topladı üst üste dizdi. Ve sürekli "maka paka maka mu, maka mika maka pu..." şarkısını söyledi. Anlayan anladı :)))



***

Denizi ve denizdeki yelkenlileri seyretti.


***

Lunaparkta atlıkarıncada. Fırsattan istifade ben de eğlendim :)


*** Lunapark için henüz küçüğüz. 3 yaşın altındakiler binemez diyince, biz de binip fotoğraf çektirdik.

***


Burda babası ısrar edince çalıştırdılar çarpışan arabaları ama korktuğum başıma geldi. Gitti arabayı kenara tosladı, kafayı da koltuğa...



***


Baba-oğul uçağa bindiler. İkisi de çok eğlendi valla. İşin en zor kısmı doğru düzgün bir kare yakalamaktı. Ancak bu kadar yakalayabildim işte :)



***






Yaşımıza uygun tek şey bu trendi. Neyse ki Poyraz da çok keyif aldı da lunaparka geldiğine pişman olmadı.



***




Resim çekiyorum annecim, poz ver dediğimde şimdiye kadar yakaladığım en sempatik kare bu. Nefret ediyor poz vermekten ve resminin çekilmesinden. Ama makineyi eline geçirdi mi resim çekmeye bayılıyor o ayrı. Kamera arkasını sevecek sanırım benim oğlum. Şov adamı değil :P

***
Yorulunca en iyi babanın omuzunda dinlenilir.


***

Hava güzel, insanlar terlikle sokağa çıkmışlar. Ama benim oğlum çizmelerimi giyicem diye tutturdu. Renkler de böyle olunca küçük çiftçi oldu benim oğlum.


***


Ve anne bu küçük çiftçiyi yer :)


***



Ben Defne Lal'i çekmeye çalışırken çatlak annesi de beni çekiyormuş. Japonlar gibiydik valla ama elimizde kalan resimlerden hayır yok. Yani kuzular 1 saniye durmuyorlar ki.


***


Bu da Defne kuzusunun yakalayabildiğim yegane görüntüsü. O da hiç sevmiyor poz vermeyi.

(ben beceremiyor değilim yani :))

Neyse işte bizde son durumlar böyle, hepinize sevgilerimizi yolluyoruz....

Cumartesi, Kasım 07, 2009

Dizi dizi inciler

Son uzun ara tamamen benim tembelliğimden :)
Resimler de birikti, inciler de. Hatta inciler artık, dizi dizi inci kolye modunda....

Hatta inci demişken hemen incilerden başlayalım.

Tarih 28 Ekim Çarşamba. Okullar yarım gün. Ertesi gün bayram zaten, tatil. Cuma da valilik kararıyla tatil edildi. Okullar domuz gribine karşı ilaçlanacak. Neyse öğlen aldım Poyraz'ı eve geldik. Apartmanın girişindeki bayrağı görünce "Aaaa Cumhuriyet Bayramıııı" dedi. "Evet annecim siz bugün okulda Cumhuriyet Bayramı'nı mı öğrendiniz?" dedim. "Eveeet" dedi. "Peki neymiş Cumhuriyet Bayramı? diye sordum. Cevap bomba gibiydi;
"Atatürk gelip okulları ilaçlayacakmış"

Gülmekten merdivenlerden çıkamadım. Benim oğlum 2 gündemi birbirine katmış.

2 gün sonra televizyonda bir belgesel. "Aaaa Atatürk!" dedi. Babası "Atatürk kim oğlum?" diye sorunca 2. bomba da patladı.
"Temizlikçi"

Bir başka gün, merdivenlerden çıkıyoruz. Beyefendi kucağımda, yorgun. Kafasını omuzuma koydu ama sanırım saçlarım onu rahatsız etti. Soru şahane; "Anne sen neden kafanı bu saçların içine soktun?". Biraz güldükten sonra cevap vermem gerektiğini düşündüm. "Annecim ben kafamı o saçların içine sokmadım, o saçlar benim kafamdan çıkan uzun kıllar". Bazen uzun cevapların son derece yanlış olduğunu düşündürten cevap da burada geldi;
"Neee senin kafandan kıl mı çıkıyor?"

Bir akşam iki ayağım bir pabuçta, evin içinde bir şeyler yetiştirmeye çalışıyorum. Daha önce hiç çıkarmadığım bir oyuncak vardı. Çıkardım, koydum babasıyla ikisinin önüne. Bir karton, küçük karelere bölünmüş ve her karede bir resim var. Bir de üzerinde harfler olan küçük kartonlar.
Babası anlattı; "Bak oğlum bu A harfi, burada aaaa diye başlayan ne var?" birkaç yanlış cevaptan sonra mantığı kavradı. "Ateş" dedi.
"Peki oğlum biiii diye başlayan ne var?"
"Biber"
"Ceee ile başlayan ne var?"
"Ceviz"
"Deeee ile başlayan ne var?"
Biraz bakındı, bulamadı. Sırayla gittiklerini de kavrayamadı. Babası örnekleri artırdı; "Deniz gibi, Domuz gibi, Dağ gibi...."
Gözler sevinçle parladı ve gökkuşağı olan kareyi işaret etti. Babası şaşırdı tabi; "neden oğlum?"
Cevap beni bitirdi;
"E çüntü bu döttuşaaa"
Mantık doğru, sadece biz onun diline göre oynamalıymışız...

Neyse işte durum budur. Unutmadan yazayım dedim...
Şimdi gidip oğluma balık pişirmem lazım. Fotolar o uyuduktan sonra gelecek :)

Pazartesi, Ekim 12, 2009

Z Kuşağı

Bir mail grubuna attığım maili burada sizinle de paylaşmak istedim. Kimileri için tekrar olacaktır, özür dilerim.

Aslında nasıl tarif edeceğimi bilemediğim bir başlıkta yazıyorum . Bu böyle acayip dert ettiğim, bir yol bulmaya çalıştığım bir konu filan değil. Yani abartmıyorum. Ama yine de cevabını bulamadığım kimi sorular var. Sizin de fikirlerinizi merak ettim.

Dünkü bir gazete ekinde 2000’den sonra doğan çocuklar için “Z kuşağı” tanımlaması yapılmış. İlgilenenler bu kuşak için neler denmiş bakabilir, enteresan bir yazı aslında.
http://www.yenibiris.com/HurriyetIK/Oku.aspx?ArticleID=6730

Ama benim asıl meselem çocuğum nasıl bir çocuk olacak değil... Ben çocuğumu bu dünyaya uygun mu yetiştiriyorum?
Yani her anne – baba çocuğundan bir kuşak geride, orası kesin. Ama yaşam şartları ve biçimi her nesilde gittikçe tuhaflaşıyor. Kimi açılardan kolaylaşıyor, kimi açılardan zorlaşıyor.

Sadede gel dediğinizi duydum :)
Dedim ya tarif etmekte zorlanıyorum diye.

O zaman bodoslama göbekten girip, kafamdaki soruları ardarda yazıyorum...

- Hergün birkaç çocuğun falanca sebebten kaçırıldığı bir çağda bu çocukları fanusa koymadan, özgüvenli bireyler olarak yetiştirmenin bir yolu var mıdır? Çok açık ki, doğruyu yanlışı öğretmek, yabancılara dikkat et filan demek bir işe yaramıyor.
- Okul bahçesinde veya parkta kendisinden sadece birkaç yaş büyük çocuklar tarafından sıkıştırılan bir çocuğa ne yapılabilir, yakın dövüş dersleri mi?
- Çocuklara tv seyrettirmemek, az seyrettirmek sizce gerçekçi ve anlamlı mı? Onlar bir başka çağda, bambaşka bir dünyada büyüyorlar. Slogan şu; “çok fazla girdi ve çok hızlı tüketim...”
- İyi kalpli, arkadaşlarıyla paylaşmayı seven, büyüklerine karşı saygılı, spor yapan, bisiklete binen çocuk ve genç modeli artık hayal mi olacak?
- Bizim çocuklarımız artık sokakta oynayamayacaklar farkında mısınız? Onların arkadaşlık biçimi bambaşka olacak? Ama nasıl? Bunu nasıl sağlayacağız?
- Çok açık ki gittikçe anne-babanın çocuk üzerindeki etkisi azalacak. Kalan etki alanımızı nasıl değerlendireceğiz? 90’ların sonundan kalma çocuk eğitim metodları bu kuşağa vız gelir bence.
- Tiyatro oyunları bile artık çocukların beynini yıkamaya yönelik. Kitapları önce biz okuyup eline veriyoruz da, tiyatroyu da biz mi yazıp oynayacağız? Çocuklarımızı hayattan koparmadan, ama yüzlerini de aydınlıktan uzaklaştırmadan nasıl yetiştireceğiz? Bu çocuklara konuşmak, oturup öğüt verir gibi anlatmak sökmez. Görmek, yaşamak istiyorlar. Sınırı nasıl çizeceğiz?

Sorularım böyle devam ediyor, ama sanırım derdimi anlatabilmişimdir.

Su akıp yolunu bulacak elbette, çok kabus görmeye gerek yok... Ben bu konularda bir türlü kendime yetecek cevaplar bulamadım da, siz ne durumdasınız onu merak ettim?

Sevgiler...

Biraz yemek tarifi, biraz haftasonu keyfi

Bugün pazartesi, o kadar çok mail yazdım ki, canım şu anda hiç yazı yazmak istemiyor. Ama biliyorum ki, şimdi yazmazsam bir daha 10 gün sonra yazacağım.

Bu aralar Poyraz yuvada pek doğru dürüst beslenemediği için, sabah kahvaltılarını ve akşam yemeklerini besleyici yapmaya çalışıyorum. Ama evde her zaman taze ve besleyici bir yemek olamadığından imdadımıza babaanne tarhanası yetişiyor. Babaannemizin gerçekten büyük zahmetlerle yaptığı nefis tarhanayı Poyraz çok seviyor. Ben de bunu fırsat bilerek tarhana ana malzeme olmak üzere içini çeşitlendiriyorum.

Tarhana+sarımsak+domates+maydonoz
Tarhana+sarımsak+domates+kıyma+kabak
Tarhana+sarımsak+domates+ıspanak

Şimdilik bunları denedim ve Poyraz hepsini de sorunsuz yedi :)

Şimdi de haftasonu keyfimizden kareler.

"Bazen gül oğlum, resim çekiyorum dediğimde öyle numaradan gülüyor ki, çok komik oluyor"
***


"Yoğurtçu Parkı'nda halatlara tırmanan bir maymun"
***

"Bu bisikleti halası aldı, Poyraz bisikletini o kadar seviyor ki, yüzünden anlaşılıyor sanırım:)"
***
"Yaşasın salıncak kardeşliği! Komik salıncakta sallanma süresince edinilen arkadaşlarımızdan biri"
***
"Hafta sonu hava öyle güzeldi ki, saatlerce parkta kumda oynadık"
***
"Babası sokakta alıç satan bir dede görünce çocukluğunu anımsayıp almış. Poyraz bu yenebilen kolyeyi çok sevdi ve kimseyle paylaşmak istemedi tabi ki."
***
"Sonuç yukarıdaki gibi. Baba-oğul kavga dövüş alıç yediler :)"
***
Ve son komiklikleri;
Poyraz'ın tüm oyuncaklarını odasına taşıdık. Böylece salondaki korkunç dağınıklığın önüne bir nebze olsun geçebildik. Hafta sonu gene bir oyuncağını almış salona getirmiş oynarken, başka bir oyuncağını daha istedi. Ben de bunları toplamadan olmaz diye direttim. Biraz karşılıklı didiştik. En sonunda yumruklarını sıkarak odasına gitti. Giderken de kendi kendine homurdanıyordu; "Ne inatçı yaaa, ne inatçı"
Dün sabah kahvaltı ediyoruz. Elinde bir dergiden çıkan küçük bir balık tutma oyunu var. Minik bir platformda dönen balıklarve Poyraz'ın elinde küçük bir olta. Oltanın ucundaki mıknatsla balıkları yakalamaya çalışıyor. Bir süre sonra bu çabadan sıkılmış olacak ki; Poyraz'ı oltayı sallarken buldum. Oltayı balıklara doğru sallarken bir yandan da şöyle diyordu; "gelsenize balıklar, gelsenize"
Not: Biraz öksürüyordu, cuma sabahı doktora gittik. İlerde bu yaşlarda boyu, kilosu neydi diye hatırlamak için yazıyorum. Şu anda kilosu 14,5, boyu da 94 cm.

Perşembe, Ekim 08, 2009

Unutmadan yazayım

Aldığım en güzel iltifat;
"Annecim sen ne tomit bir annesin" (tomit=komik)

Aldığım en gerçekçi iltifat;
"Annecim sen de benim barnimsin" (Barni= Barney Bakınız Barney ve arkadaşlarındaki pembe dinazor http://pbskids.org/barney/)


Cevabı en zor soru; (şimdilik, daha zorlarının geleceğine eminim)

- Annecim beni seviyor musun?
- Çok seviyorum tabi ki, canım oğlum...
- Peki ben şımardığımda bana neden tızıyosun? Ben şimarınca beni sevmekten vazgeçiyo musun?

Hayatın gerçeği;

Sabah saat 7.30, oğlumu uyandırmaya çalışıyorum. Öyle güzel uyuyor ki, uyandırmak çok zor...

- Poyraz hadi kalk oğlum, okula gidicez
- !!! (Tık yok)
- Annecim hemen kalmamız lazım, yoksa seni okula ben götüremem, geç kalıyorum çünkü
- !!! (tık yok, hatta kıçını döndü)
- Tamam o zaman ben çıkıyorum annecim, seni okula baban götürsün (yatak odasına geçtim)
- Kalktım tamam (eşek tüm söylediklerimi duyuyor aslında), ama uyanamıyorum anneeee....
- Neden oğlum?
- Çünkü daha çok sabah...

Cevapsız sorular;

- Topum nerde?
- Bilmiyorum annecim
- Neden?

- Anne Can Abi'nin soyadı ne? Can Abi arabamız yokken bizi okula ve işe götüren komşu abimiz ve iş arkadaşımız)
- Dağdelen annecim...
- Neden?

Anneyi paylaşamıyoruz;

Saat gecenin 3'ü, çişe kalktık. Normalde uyanmaz, o gece uyanacağı tuttu.
- Anne babam nerde?
- Yatıyor oğlum
- Nerde?
- Nerde olacak, yatak odasında yatakta annecim
- (Kulağıma eğilerek) Anne babama söyle salona gitsin yatsın, ben senin yanına yatıcam

Bir başka gece;

Tuvalete kalktım, saat 1 gibi. Babamız televizyon izliyor. Tuvaletten çıktım, koridorda bir cüceyle karşılaştım. Elinde tülbenti, yataktan inmiş. Gözler yarı kapalı.
- Ne oldu annecim, neden kalktın?
- Sen uyumooo musun?
- Uyuyorum annecim, tuvalete kalkmıştım...
- Babam nerde?
- Salonda televizyon izliyor
- (en acıklı yüz ifadesini takınarak, boynuma sarıldı) Ah annem, sen yalnız mı kaldın. Dur ben senin yanına geleyim bari
(cümle bitmeden bizim yatağımıza tırmanmış ve babasının yastığına kurulmuştı bile)

Babayla sürekli bir didişme halinde, ben de bu duruma kızıyorum. Kızdığımı farkedince beni ikna etmeye çalışıyor.
- Annecim benim babam bir kahraman. Ve kahramanlarla dövüş yapılır, ondan yani. Yoksa ben babamı tabikide çok seviyorum...

Televizyonun zararları;
Tarih 6 Ekim 2009. Akşam evdeyiz, yemek yiyoruz. Poyraz'ın yemeği bitmiş oynuyor. Birden yastıkları salonun ortasına yığmaya, plastik sandalyesini de sağa sola fırlatmaya başladı. "Oğlum ne yapıyorsun?" diye sorunca da; "tötü adamlara karşı savaşıyorum" dedi.
Sonradan farkettik ki; TV'de IMF protestoları vardı, onları taklit ediyormuş.

Kurnaz mıyız, neyiz?

Bir cumartesi sabahı, evde ailece kahvaltı ediyoruz. Oğlum o gün okula gitmeyeceğini, tatil olduğunu biliyor.
- (gözlerini kocaman açarak) Bugün size bir süprizim vaaar
- (babasıyla ben merakla sorduk) Hadi ya, neymiş bakalım?
- Bugün sizi lunaparka götürücem
- (biz şaşkın şaşkın bakakaldık) Hı! Nasıl yani? Nasıl olacak o?
- Aşağıya inicez, arabaya binicez, babam arabayı kullanabilir. Sizi lunaparka götürücem.
Uzun uzun güldük tabi, ne diyeceğimizi bilemedik. Akşam oldu, arkadaşlar bizi yemeğe çağırdı. Yemeğe gidiyoruz, arabadayız. Ve o saate kadar lunapark meselesi hiç açılmadı. ARabada;
- Hiç üzülmeyin, bugün lunaparka gidemedik. Ama merak etmeyin yarın sizi mutlaka götürücem.

:)))

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Günden güne yenileri ekleniyor, unutmadan yazayım dedim.
Sağlıcakla kalın...

Salı, Ekim 06, 2009

Taş Kurabiye

Hep özenmişimdir çocuklarına harika kurabiyeler yapan annelere ve kurabiye yiyen çocuklara. Ben beceremiyorum. Genel bir yemek beceriksizliğim var zaten, kurabiyeyi hiç beceremiyorum. Aslında ben böyle kıtır kıtır, ağızda dağılan kurabiyeleri seviyorum ama ikram ettiklerim bu durumdan pek de hoşnut olmuyorlar genellikle.
Neyse sonunda bu sabah kısmen deneysel, kısmen bir tarif baz alınmış bir kurabiye yaptım. Görüntüsü oğlumun deyişiyle taşa benzese de tadı ve yumuşaklığı hiç de fena değil. Üstelik içeriği ile de tam bir çocuk kurabiyesi olduğunu söyleyebilirim.
Gelelim tarife;

Önce 6 tane kuru kayısıyı bir cezvede az su ile iyice haşlayın. Rondodan geçirip püre haline getirin.

Bir kaba 1 su bardağı şeker (tercihen esmer şeker ama ben normal şeker koydum), 100 gr (1/3 paket)erimeye yakın yumuşak tereyağı ve 1 çay bardağı zeytin yağı koyun. Bu karışımı mikserle iyice çırpın. Sonra bu karışımın içine kayısı ezmesini ve 1 olgun muzu (küp küp doğrayıp) ekleyip biraz daha karıştırın. Muzlar tamamen ezilmesin. Karışıma 1 yumurta ve 1 paket vanilyayı ekleyin. Azıcık daha karıştırın.

Başka bir kapta 3 su bardağı tam buğday unu (normal un da olur mutlaka), 1 paket kabartma tozunu, 1 çay kaşığı tuzu, 1 tepeleme tatlı kaşığı tarçın ve varsa yarım tatlı kaşığı dolusu zencefili karıştırın. Az önceki şekerli karışımı bu unlu karışın üstüne döküp bir kaşıkla iyice karıştırın.

En son da 1 su bardağı kuru üzümü ekleyin. Karışım oldukça cıvık bir hamur olacak. Yağlı kağıt serdiğiniz fırın tespisine kaşıkla hamuru parça parça dökün ve çok ince olmasın çünkü kurur. Böyle 1,5 - 2 parmak kalınlığında olsun hamur.

Önceden 175 derecede ısıttığınız fırında 15 dakika pişirin. Ama kesinlikle daha fazla değil. 18 dakika pişirdim 2. tepsiyi, üzerleri karardı.

2 komşumda test ettim, görüntüsü ilk anda yanıltsa da tadını pek beğendiler.

Eh bu da ben beceriksiz aşçının naçizane bir katkısı olsun kuzuların beslenmesine...

Kolay gelsin, sonuçlardan haberdar edin :)

Not: Bu tarife göre mini fırınımdan 2 tepsi kurabiye çıktı. Ya da bir diğer ölçekle, avuç içi büyüklüğünde yaklaşık 20 kurabiye.

Cuma, Eylül 25, 2009

zormuş...

sabahın dibinde, -ki bir süre sonra kör karanlık olacak- oğlumu tatlı uykusundan uyandırıp, sıcacık yatağından kaldırmak, daha gözünü açamadan ağzına ona gün boyunca enerji verecek birşeyler tıkmak, o uykulu ahtapotu kat kat giydirip, arabaya bindirip yuvaya götürmek zorundayım.

bu en geç 8.15 olabilir. o saatte yuvada birkaç öğretmenden başka kimse olmuyor, hiçbir çocuk o saatte gitmiyor. buna mecburum, çünkü ben saat 8.30'da iş başı yapmak zorundayım. bu düzeni oturtamadığım için geç kalıyorum ve uyarı aldım. kimse beni anlamak zorunda değil.

anne olmanın böylesi bedelleri olmamalı. akşam 18.30'a kadar kuzum yuvada beni bekleyecek. Saat 17'de tüm yaşıtları gitmiş oluyor.
kimi anneler erken gidip alabiliyor...
kimisinin evde yardımcısı var...

ama benim oğlum hayatın zorluklarına 2,5 yaşında alışmak zorunda.

"öğretmen olsaydım,
daha az kazansaydım,
9-5 çalışsaydım"
diye düşünmüyor değilim...

Perşembe, Eylül 17, 2009

Ortaya karışık resimler ve inciler


"Nedir bu kuşun bizden çektiği, tepesinden ayrılmıyor..."

Poyraz neredeyse 3. haftasını tamamlayacak yuvada. Artık alıştı sayılır. Ama önümüzdeki ay tam gün düzene geçince bir kıyamet dönemi daha bekliyorum.

Onun dışında 2,5 yaşında, komik bir çocuk oldu. En sevdiğim yanı da bu, ağır abi görüntüsünde ama espiri yapmayı çok seviyor.

Eve yeni çamaşır makinesi alınacağı için eskisini dün o uyurken teyzesi aldı götürdü. Ben akşam eve geldiğimde beni kapıda karşıladı ve çok muzip bir surat ifadesiyle;
"Anne ben bugün ne yaptım biliyor musun?" dedi.
Ne yaptığını sordum, aldığım cevap şöyleydi; "Dodus dodus (hokus pokus) yaptım, çamaşır makinesi gitti". Sonra da hınzırca kıkırdadı. Bu espiri bütün akşam sürdü.
En son yatarken bana sessizce; "annecim çamaşır makinesine ne oldu biliyor musun? Aslında ben dodus dodus yapmadım. O şakaydı" dedi. Merak ettim ne diyecek diye, "ne oldu annecim" dedim. "Çamaşır makinesi birden gözlerini açtı, bacaklarını çıkardı, yürüdü gitti" demez mi... Televizyonda robota dönüşen beyaz eşyaların olduğu reklamları çok seviyor, hemen ona uyarladı durumu.

"Banyoda küveti doldurup içinde oynamayı o kadar seviyor ki, çıktığında elleri ve ayakları buruş buruş oluyor"

"Afacan kız Lara'ya çoook sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum"
Geçtiğimiz haftasonu Lara'nın doğum günü idi. Cıvıl cıvıl, çocuk dolu güzel bir doğum günü kutlaması idi, ama yine de 2-3 yaşlarında bir dolu çocuğun peşinde koşmak fazlasıyla yorucu oldu benim için. Sanırım 5 yaşına kadar, 3 çocuktan fazlasını ev ortamında bir araya getirmek atom bombası etkisi yapabilir.

Bu da tuvalet eğitimine başladığımız zamandan kalma bir resim. Lazımlığı çok az kullandık, adaptör ile klozeti kullanmayı tercih ediyor. Haklı tabi, salonun ortasında işeyen bir yetişkin görmedi henüz :)

Son haber; anneannemiz, dedemiz ve abimiz nihayet yazlıktan döndüler. Poyraz'ın onları ilk gördüğündeki kocaman yüz ifadesini ve yumruklarını sıkıp titreyerek "ananecim, dedecim" deyişini hiç unutmayacağım.

Poyraz'dan son bir inci daha yazarak bitireyim.
Dün konuşurken aklıma geldi, sanırım bloga yazmayı unutmuşum. Olay birkaç ay önce oldu aslında. Ben Poyraz arkada iken araba kullandığımda, eğer ani bir fren yapmak zorunda kalıyorsam, Poyraz'ın öne doğru kaykılması nedeniyle "pardon annecim" diyorum. Aslında bir tür alışkanlık kaldı, bazen söyledimi farketmiyorum bile. Neticede Poyraz buna alıştı. Birkaç ay önce bir taksiye binmiştik. Şoför sert bir fren yaptı ve durdu. Benimki 5-10 saniye bekledi. Sonra koltuğun arasından şoföre doğru eğilerek şunu dedi; "Pardon desene"
Şoförün yüz ifadesini görmeliydiniz, tabi ben de gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

Komik oğlum benim, neşe kaynağım.
Size de gülücük dolu günler diliyorum...

Cuma, Eylül 04, 2009

Abbam ve ben

Poyraz ablasına bayılıyor, ablası da ona. Poyraz'ın abbası Güler, 1 seneden fazladır neredeyse oğluma annelik yapıyor. Bazen benden daha duyarlı, daha geliştirici olabiliyor. Bezi Poyraz'a bıraktıran Güler'in sabrı ve çabalarıdır.

26 yaşındaki bu şirin ve enerji dolu kız oğlumla çocuk oldu çoğu zaman, zıpladılar, yastık savaşı yaptılar, birbirlerini ıslattılar. Akşamları abbası evine giderken ağladığı da oldu Poyraz'ın. Hafta sonları "abbam gelsin" diye tutturduğu da... "Abbacım, abbacım diye boynuna sarıldı hep...

Şimdi artık veda zamanı. Bu son ayımız. Poyraz Ekim'den sonra okula tam zamanlı devam edecek . Elbette ablasıyla görüşürler ama bu mutlu birliktelik bitecek. Güler'e o kocaman sevgisi, gülen yüzü, enerjisi, sabrı ve daha birçok şey için çok teşekkür ediyorum. Oğluma çok iyi baktı. Belki -ve umarım- birgün tekrar yolumuz kesişir...

Çarşamba, Eylül 02, 2009

Eftarı karanlatalım mı? (*)

(?) Etrafı karanlık yapalım mı?

Etrafı karanlık yapalım mı?

Bunu diyince yastıkların altına girip birbirimizi göremez hale geliyoruz. Sonra baykuş sesi çıkarıp korkuyoruz (!)
Sonra da "timsah bizi bulamaaaaz" diye bağırıp babamızı çağırıyoruz. Babamız bizi bulup ısırıyor ve çığlık çığlığa bağırıyoruz....
Son favori oyunumuz bu :)))

Bugün oğlumun yuvadaki 3. günü. Şimdilik yarım gün gidiyor. Dün ve önceki günkü krizleri bugün yaşamadık neyse ki... Sadece babası giderken ağlayarak şansını denemiş ama sonra hemen gruba dahil olmuş. Aradığımda masa başında "faaliyet" yapıyorlardı. Bu jargona yeniden alışmam gerekecek. Hatta pazartesi günkü faaliyetimiz -kartondan 3 gözlü bir böcek- duvarımıza asıldı bile :)

Dün yuvanın işletmecisi olan bayan özel olarak ilgilenmiş Poyraz'la. Akşam Başak, Piraye için görüşmeye gittiğinde bizi tanıdığını söyleyince ona anlatmış detayları. Salya sümük ağlarken bir yandan da Jülide Hanım'a "lüften beni çucaana al, beni sustur" ve "lüften yüzümü yıka, gözyaşlarımı sil" diyormuş. Kadıncağız bu boynu bükük sezercikten bayaa etkilenmiş anlaşılan.

Neyse bir süre benden oğlumun yuva maceralarını dinleyeceksiniz sanırım. Bir sonraki yuva ( ya da kreş, ya da anaokulu her neyse) maceramızda görüşmek üzere.

Salı, Eylül 01, 2009

ben ne edeyim şimdi?

Geçen Poyraz bana ne dedi biliyor musunuz?
"Anne sen neden işe gidiyorsun?"...
"Annecim çalışıp para kazanmalıyım ki, sana istediğin oyuncakları alabileyim" dedim...
Çok zekiyim ya, en vurucu yerden girdim kendimce...
Sıpam ne dese beğenirsiniz...
"Ama annecim biz ne zaman oynicaz ki o oyuncaklarla, ya iştesin, ya mutfakta... Ben seninle oynamak istiyorum..."

Oğlum haklı...

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Artık okullu olduk....


En güncel gelişmeyi, en başa yazayım. Kuzum okula başladı. Yukarıdaki "adam" fotosunu da bu nedenle koydum. Biraz gerginim. Ama bu gerginlik Poyraz'ın yuvada ağlayacak olmasından mı, yoksa benim oğlumun büyüyüp bağımsızlaştığını kabul edemiyor oluşumdan mu kaynaklı emin değilim.
2 aydır evimize yakın küçük bir yuvaya günde 2 saat oyun grubuna gidiyordu Poyraz. Ama çok sevdiği bakıcı ablası hep yanındaydı, en fazla yan odada oturuyordu. Bugün sabah 9.00'da girdiği okulda ablasının olmadığını farkedince önce mızmızlanmaya, sonra da ağlamaya başlamış. Saat 10.30'da ablasını çağırmışlar. Bu hafta hergün yarım saat daha öteleyerek öğle 13'ü bulmamız lazım. Biraz ağlayacak ama olsun, sanırım tüm çocuklar benzer bir süreçten geçiyorlar. Çok zorlanmadan alışacağını umuyorum.
Asıl zor olan, artık onun benden bağımsız, kendi başının çaresine bakması gereken bir çocuk olduğunu kabullenmek. Düşünsenize, resmen oğlumu koynumdan çıkartıp, en fazla yarım saat konuştuğum insanların kucağına bıraktım. Dramatize etmiyorum. Böyle olması gerektiğinin gayet net farkındayım. Poyraz'a hiçbir zaman evin kralı muamelesi yapmadım ama yine de artık hayatın gerçekleriyle yüzleşecek olması ve kalabalık bir insan toplamının eşit haklara ve sorumluluklara sahip bireyi olacak olması biraz yeni bir durum. Sanki bu andan itibaren artık herşey çok hızlı ilerleyecek gibi hissediyorum. Söyleyin deneyimli anneler bundan sonraki adım "anne ben bugün eve biraz geç geleceğim" mi? :)))



Bu yazımda değişiklik yapayım, önce resim sonra yazısı olsun. Yukarıdaki resim dün akşama ait. Tüm cumartesi eğitimdeydim, akşam eve geldim. "Annecim çok mutsuzum, kuşum kaçtı. Lüften bana yeni bir kuş alır mısın?" diyen oscarlık oyuncunun bükük boynuna dayanamayıp dışarı çıktık. Hem market alışverişi yaptık, hem de oğluma yeni bir kuş aldım. Eski kuşumuz sizlere ömür oldu da...
Neyse eve geldik, babasıyla kuşla ilgilenirlerken; ben alışveriş torbalarını yerleştirdim, akşam yemeğini hazırladım, salata yaptım....
Yemek yendi, sofrayı topladım, bulaşıkları yerleştirdim, pazar kahvaltısı için kırmızı biber közledim. Oğlana kitap okudum, sütünü içirdim, yatırdım. Sibel geldi, onunla oturup muhabbet ettik. Kendimi yatağa atmadan havada uyumuştum :)
Şimdi diyeceksiniz ki, sadede gel. Bu resmin hikayesiyle bu anlattıklarının hiç alakası yok. Az bekleyin canım, biraz sabır. İsterseniz bende çok var, birazını size de vereyim.
Neyse pazar sabahı oldu, Poyraz havuza giricem diye tutturdu. Babası da hava çok güzel denize gidelim dedi. Hızlıca kahvaltı ettik. Tuluğ ve Güneş'i de alıp Riva'ya gittik. Denize girdik, kumla oynadık. Kumun üstünde uyuduk. Pek keyifli bir gün geçti. Saat 18 gibi eve dönmüştük.
Evde akşam yemeği yok, çamaşır sepeti dolu, bulaşık makinesi yıkanmış yerleştirilmeyi bekliyor.
Hepimiz kum içindeyiz, banyo yapmak lazım.
Ve benim oğlum yanıma gelip, "annecim lüften kurabiye yapalım mı? Yooolur. Ben doğurmak (yoğurmak) istiyorum" diyor. İşte bu da, onun resmi...
Riva'da bir pehlivan.... Bu arada biz Riva'yı pek sevdik. Elmasburnu tam bir çocuk cenneti. Kumu çok güzel, denizi durgun ve sığ. Üstelik yol sadece yarım saat sürüyor ve trafik de yok.
Zavallı apartman çocuğu Poyraz evin içinde susuz havuza girmekle yetinmeyip, babasını da yüzmek için (!) zorlayınca ortaya çıkan görüntü :)


Bu resmi bloguma koyduğum için tehdit alacağım kesin. Ya da oğlumun sağlığını tehlikeye atacağım... :) Anlayan, anladı!
Efenim bu resimdeki güzel kız İpek. Oğlumun kendinden 1 yaş küçük, cimcime mi cimcime, cadı mı cadı arkadaşı... Bize geldiğinde, Poyraz arabaya biniyordu. Baktı ki Poyraz'ı indirmeye gücü yetmeyecek, hop o da giriverdi arabanın içine. Çok komik bir andı. Paylaşmadan edemezdim...
Bu da aynı akşam evimize misafir olan şu sıralar en sevdiğimiz arkadaşımız Güneş. Evde de bir gitarı olmasına ve elini bile sürmemesine rağmen bizim evdeki gitar hepsinin popüler oyuncağı oldu. Burada da Güneş son bestesini seslendiriyor.
Bu seferlik bu kadar, bana müsade...
Hepinize sevgiler...
İMZA: Yorgun ama yine de süper anne :)

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Biz büyüdük mü ne?

Son yazışımdan bu yana aslında hatırı sayılır aşamalar katettik. İlki ve en önemlisi bezi bıraktık.
Neredeyse 2 haftadır Poyraz bez takmıyor. Arada ufak kaçaklar oluyor ama olsun o kadarcık değil mi? Artık yanımızda yedek bez taşımıyoruz ama yedek kıyafet taşıyoruz :)
Gece rutinini tam öğrenemedim, bu nedenle gece her uyandığımda kucaklayıp tuvalete götürüyorum. Bu nedenle benim uykular biraz parçalı bulutlu ama bu aşamayı geçmeye değdi doğrusu.

İkinci ve en az ilki kadar önemli aşamamız da kendi kendine yemek yemeğe geçiş. Öğle ve akşam yemeklerinde henüz hala ağzımıza kaşık gelsin diye bekliyoruz ama kahvaltılarda mamadan, ekmek üstü peynir, yanında zeytin ve domatese geçiş yaptık. Alıyor çatalı eline bir güzel yiyor.
Pek yakında öğle ve akşam yemeklerinde de aynı başarıyı göstereceğimize inanıyorum. Tek sıkıntım yumurta, henüz onu nasıl yedireceğimi bilemiyorum. Haşlanmış yumurta ve omleti sevmedi...

Oğluşumun büyüdüğüne bir başka kanıt da artık aramızda geçen diyaloglar ve oğlumun zekice espirileri. İşte örnekler;

Bir akşam Nazım'ın bahçesinde oynadıktan sonra eve dönüş saatimiz geldi. Poyraz'ı arabasına oturttum ve "hadi annecim herkese iyi akşamlar de" dedim. "İyi akşamlar" dedi.
Arabasını kapıya doğru çevirdim ki, arka masadaki bir arkadaşım Poyraz'ın arabasını durdurdu. "Bir dakika bakalım, bu masaya da iyi akşamlar demeyecek misin?" dedi. Poyraz masada oturan iki kişiyi de tanımıyordu. En ifadesiz suratıyla önce birine, sonra diğerine baktı ve masaya dönüp "iyi akşamlar masa" dedi....

Bir akşam ablası, Poyraz ve ben apartmandan çıkmaya çalışıyorduk. Onlar çıkıp apartmandan sokağa çıkan merdivenlerin başında beni beklemeye başladılar. Ben de Poyraz'ın arabasını merdivenlerden çıkartmaya çalışıyordum.
Bu arada benim oğlum babasıyla dedesi arasında tatilde sıkça geçen diyalogları bana sattmaya başladı.
-Topla gel anne, sağ yap...

Bu tür komik diyaloglar sıkça yaşanıyor, bunlar sadece hatırlayıp not aldıklarım...

Bunların dışında bir de komik kelimelerimiz var;
- O farattan diil anne, bu farattan, bu farattan...
(O taraftan değil anne, bu taraftan, bu taraftan)
- Yoooolur anne, lüften.... (nereden ve nasıl öğrendi bilmiyorum ama boynunu büküp yalvarmayı da öğrenmiş sıpa)
- Sen bana bi sööööle... (Herhangi birşey sorduğunda "bilmiyorum" kelimesini alsa cevap olarak kabul etmiyor, mutlaka ona aklına yatan birşey söylenmeli...)

Son bir gelişme daha, dün akşam itibariyle evimizde bir muhabbet kuşu var. 1 aylık minik bir kuş. Poyraz adını "semih" koydu. Semih Bodrum tatilimizde gittiğimiz oteldeki muhabbet kuşunun adıydı. Bu yüzden oğlum bütün muhabbet kuşlarının adı "semih" olur diye düşünüyor olmalı. Daha cinsiyetini bilemiyorum ama umarım erkektir :)

Cuma, Ağustos 14, 2009

Bezi bıraktık bırakmasına ama...

Pazartesiden beri bez takmıyoruz. Arada kaçaklarımız oluyor haliyle. Genelde sinirlenmeden bu süreçleri atlatmayı başarıyorum. Ama gece 4 kere filan kalkıp tuvalete oturtuyorum. Haliyle benim uyku parçalı bulutlu. Üstüne üstlük, dün gündüz çok uyuduğu için de gece 3-5 arasında uyanık kalınca...

Bugün değmeyin keyfime...


Yorgun anne Özlem


Not: İnciler birikti, pek yakında onları da yazacağım...

Salı, Ağustos 11, 2009

1 haftaya bedel 3 günlük bir Bozcaada tatili...

Yıllık iznimin kalan son 1 haftalık kısmını geçen hafta kullandım... Önce anneanne-dede yanına Avşa'ya gittik. Bol çocuklu, bol akrabalı keyifli bir aile ziyareti oldu. 16 senedir görmediğim halamın kızını ve çocuklarını görüp anı tazeledik. Hatta muhabbete öyle dalmışız ki, resim çekmeyi bile akıl edemedik.

Poyraz bu tatilde tam anlamıyla bağımsızlığını ilan etti. Abisiyle alıp başını gitti. Top oynadı, onlarla laf yarıştırdı. Kendi deyimiyle "tırlarda tostu". Bol bol denize girdi, çok eğlendi anlayacağınız. Aşağıdaki ilk resim daha Avşa'ya giden gemide çekildi. Gemiye koydukları masaj koltuğuna oturdu ve babasına para attırdı. Sonra gülme krizine girdi zira sırt kısmındaki küçük dönen toplar onu fena halde gıdıkladı. Ne olur, ne olmaz diye çok tutmadım o koltukta ama oturduğu süre boyunca bütün güverteyi kahkaya boğdu resmen.

Sabahları erken uyanıp, çın çın sesiyle kimseyi uyutmayacağı için hemen onu dedesiyle alıp köye götürdük. Bulduğu her hayvanla oynadı.
Resimlerin bundan sonrası Bozcaada'ya ait. Çarşamba günü Avşa'dan çıkıp Bozcaada'ya vardık. Bu tatil benim için bir miktar kendini terbiye etme tatili olacaktı. Zira hayatımda ilk kez bir yere otel, pansiyon rezervasyonu yapmadan bodoslama gittim. Ada'ya akşam üzeri 16 gibi varabildik. 1,5 saate yakın kalacak yer aradık. Sıcaktan yorulmuş ve de planlı olmaya çalışmakla ne kadar haklı olduğumu ilan etmeye başlamıştım ki, Tonguç ilk bakışta otel olduğunu anlayamadığım bir binaya daldı. 5 dakika sonra elinde bir anahtarla gülerek geldi. Otelle ilgili kısma sonra değineceğim. Otele yerleştikten sonra kendimizi sokağa attık. Adanın merkezinde gezmeye başladık. Pek meşhur Çınaraltı meydanında bir sulu yemek lokantası bulduk. Bu yaptığımız ilk başarılı keşifti. Zira Meydan Lokantasının ucuz ve lezzetli ev yemekleri sonraki günlerde de hayatımızı kurtardı.
Hava kararmaya başlayınca bira ve cips alıp sahildeki lokantaların yanında bir banka oturduk. Sanırım aşağıdaki resimden yorgunluğumuzu anlayabilirsiniz. Ama ılık bir esintiye eşlik eden dolunayın doğuşu bizi resmen kendimize getirdi.
Babası özellikle acılı cips almış ki, bizim haşarat yemesin. Ama aşağıdaki resimden de görebileceğiniz gibi acı küçük adama hiç işlemedi ve paketin yarısını neredeyse Poyraz bitirdi.
Dönerken lokantaların yanında bir dilek ağacı ve hemen önünde de kırmızı yüksek bir resim çektirme platformu gördük. "Annecim bak bu dilek ağacı, en çok ne yapmak istiyorsan söylüyorsun. Bu ağaca ip bağlıyoruz ve dileğin oluyor" diye espiriyi anlatmaya çalıştım ama ben daha konuşurken o yüksek platforma tırmanmaya başlamıştı bile. En son tekrar "annecim en çok ne yapmak istiyorsun, söyle bakim" dediğimde; kalan son gücünü kullanarak koltuğa tırmandı, oturdu ve "bu koltuğa oturmak istiyordum, dileğim oldu" dedi. Kahkaha attım ve "annecim ama bu küçük birşey, daha büyük birşey isteyebilirsin . Söyle bakim, istediğin daha büyük birşey var mı?" dedim. Birkaç saniye düşündü ve hemen önündeki büyük ağacı göstererek "bu büyük ağaca tırmanabilmek istiyorum" dedi. O an anladım ki, bizim küçük dünyamız onlar için ne kadar da büyük. Ve o küçük insanlar ne kadar küçük şeylerle (bize göre tabi) mutlu olabiliyorlar.
O gece yorgunluktan pek uzun sürmedi, odamıza döndük ve güzel güzel uyuduk. Ertesi gün sabahtan hava biraz esintiliydi. Kahvaltıdan sonra hemen arabayla yola çıktık. Amacımız adayı arabayla turlamaktı. İlk durağımız Akvaryum Koyu oldu. Akvaryum'da tesis yok, ama çok güzel bir koy. Küçük çocuğu, dolayısı ile de sürekli bir ihtiyacı olmayanlar için harika bile olabilir. Ama biz burada pek durmayıp yola devam ettik.

Sonrasında birkaç koya daha uğradık ama bize en çok uyan arkasında bolca restorantın olduğu Ayazma Plajı idi... Suyunun çok soğuk olduğunu söylemişlerdi ama ben rüzgar nedeniyle Poyraz'ı denize sokmak niyetinde olmadığım için burada durmakta sakınca görmedim. Toplam 7,5 TL'ye 2 şezlong ve 1 şemsiye kiralayıp plaja yerleştik. Sabah saatlerinde plaj oldukça sakindi. Hatta ben 1 saat kadar şezlongda uyumuşum bile. Uyandığımda gördüğüm manzara şağıdaki gibiydi :)
Sonrasında ısınan hava ve oldukça kalabalıklaşan plaja rağmen günü orada geçirdik. Hatta hemen arkasındaki restoranlarda verilen 10 TL'ye balık+salata+karpuz menüsüyle güzelce karnımızı da doyurduk.
Akşam "yapılmadan dönülmemesi gereken işler" listesinin başında yer alan Polente Fenerin'den güneşi batırmak seremonisine katılacağımız için plajdan erken ayrıldık.
Polente Feneri'inin olduğu kuzeybatı burnuna doğru giderken yolda keçiler gördük. Benim hayvan sever oğlum bu keçileri sevmeden geçseydi, bize sabah olmazdı gibi geliyor bana :)
Adanın kuzeybatı ucunda tam 17 tane rüzgar gülü var ve adanın ihtiyacı olan elektiriğin 30 katını üretiyorlar. Fazlası yeraltından Çanakkale'ye aktarılıyormuş.

Tam da seremoni gereği elimize şarabımızı ve kuruyemişlerimizi almıştık. Bizden başka daha 50 kadar araç vardı. Nereye oturalım, ordan Poyraz düşer, burada popmuza diken batar derken neredeyse güneşin batışını kaçıracaktık.

Yukardaki babayla günbatımı, aşağıdaki de anneyle günbatımı fotoğrafı :)

Akşam olunca hem deniz, hem de rüzgarın yorması nedeniyle benim kuzum baygın düştü. Otelin önündeki şezlong koltuklara yayıldı.

Biraz orada keyif yaptıktan sonra ona sütünü içirdim ve arabasına koyarak kalenin önündeki sahilde yürüyüşe çıktık. Kale geceleri o kadar güzel aydınlatılıyor ki, fotoğraf için harika bir fon oluşturuyor.
Ertesi sabah hava çok daha rüzgarlıydı. Ama derdimiz denize girip güneşlenmek olmadığı için bu durum keyfimizi hiç kaçırmadı. Zaten Bozcaada tatilimiz boyunca keyfimizi hiçbirşeyin kaçırmasına izin vermedik. Saat kullanmadık, cep telefonu kullanmadık, acıkınca yedik, yorulunca uyuduk. Üstümden şort, tişört ve sandaleti hiç çıkartmadım. Sanırım ben bu tatilde terbiye olmayı başardım. Poyraz da aç kalmadı, hatta öğlen uykusundan gözünü "anne çorba kokusu alıyorum, çorba içmeye gidelim" diyerek açtığı bile oldu. Hiçbir üzümcünün önünden boş geçmedik. Zaten Bozcaada'da üzüm yiyince, İstanbul'da yediklerimin üzüm değil, üzüm benzeri plastik toplar olduğunu düşünmeye başladım.
Biraz da otelimizden bahsedeyim. Bozcaada Gümüş Otel. Otel dediğime bakmayın ve klasik bir otel konforu beklemeyin. Ama Bozcaada'nın en eski binalarından (500 yıllık olduğunu söyleyenlerin yalancısyım) birinde kalmak gerçekten pek keyifli idi. Eskiden Hükümet Konağı imiş, sonra bir Fransız ailenin evi olmuş. En son da şimdi oteli işleten aile tarafından restore edilerek otele dönüştürülmüş. Otel bir eski, bir de yeni binadan oluşuyor. Biz eski kısmında kaldık. Küçücük bir oda, 2 tane karşılıklı yatak, bir minnacık aynalı şifonyer, bir gardrop ve bir küçük televizyon. Klima yok ama gerek de yok, taş bina olduğundan içi acayip serin idi. Zaten oda pek de umurumuzda değildi, otelin binası bize çok keyif verdi.

Aşağıdaki resim odamızın bulunduğu katın balkonundan görünen manzara. Hemen sağda görünen 2 cam bizim odamıza ait.
Bu da bizim odanın da bulunduğu katın görüntüsü.

Bizim kata çıkan tahta merdivenlerin görüntüsü. Gıcır gıcır tahta kaplı merdivenlerden çıkıp inmek Poyraz'ın da çok hoşuna gitti.
Burası da otelin girişi, tavandaki pervaneye dikkat lütfen. Aynı pervane tüm odalarda da var.
Ve işte otelin giriş kapısı.

Aşağıdaki resim de kahvaltılarımızı ettiğimiz küçük bahçecik. Ağaçların altında, kedili ve köpekli kahvaltılar çok keyfili oluyor.

Bahçenin diğer tarafındaki dinlenme köşesi de pek keyifliydi. Hatta 2. gün Poyraz'ı oradaki minderlere yatırdım. Rüzgarın altında tam 3,5 saat uyudu. Biz de gazete okuyup keyif yaptık.
Bu resmi de otelin sitesinden aldım. Otel binasının görüntüsü. Ama burada göründüğü kadar çorak değil, önündeki ağaçlar ve yeşillik artık neredeyse binayı gizliyor.

Bozcaada'da en çok dikkatimi çeken şeyler hayvanları oldu. Kedileri resmen dingin, sanki adanın dinginliğini almışlar. Köpeklerin hepsi birbirine benziyor ve çok güzeller. Bir de kargası var ki, İstanbul'un kocaman ve vahşi kargalarına hiç benzemiyorlar. Güvercin boyunda ama daha zayıf ve simsiyah kargaları var.

Denize giremediğimiz rüzgarlı 2. Bozcaada günümüzde kalan ada turumuzu tamamlamaya karar verdik. Önce adanın bir diğer popüler plajı Habbele Koyu'na gittik. Mitos Beach isimli işletmenin parsellediği plajda şezlong kirasının 7 tl, 1 kase yoğurdun 6 tl ve bir bardak çayın 3 tl olduğunu görünce oradan hızlıca uzaklaştık.
Adanın her yeri bağlarla kaplı, kuzey ucuna doğru çamlık bölgeler var. Bağların arasında çok güzel taş "evler vardı. Hani insana "alıcan şurdan bir arsa, yapıcan gönlüne göre bir taş ev" dedirtecek cinsten. Toscana vadisi gibiydi valla, umarım bozulmaz oralar da...

Tüm adayı arabayla, motorla ve hatta bisikletle dolaşmak mümkün. Yollar asfalt ve son derece güzel.

Adanın en kuzeyinde bir Çayır Koyu var. Denize giren kimse yok, zaten rüzgar işitmeyi engelleyecek kadar da şiddetli idi. Biz de kumlarda yuvarlanarak tadını çıkardık oranın.

Burası da adanın en yüksek noktası Göztepe. 192 metre yüksekliğindeki bu tepeden adanın her tarafını kuşbakışı görebiliyorsunuz.

2. gün akşam üstü kaleyi dolaşmaya karar verdik. Kaşla göz arasında oğlumu bilmem kaç yıllık toplara golll diyerek vurmaya çalışırken yakaladım :)

Kalede aşk başkadır :)


Bu da kaleden Bozcaada manzarası...

Ve baba aşkımızı kıskanır :))

Bozcaada'nın denizi şimdiye kadar gördüğüm en temiz deniz, limanı da gördüğüm en temiz limandı. Limanda demirli onlarca lüks tekne ve yatta tatil yapan kişiler plaja bile gitmeden hemen limanın içinde denize giriyorlardı. Aşağıdaki limandan bir görüntü.

Başka neler yaptık?
Damla sakızlı türk kahvesi içtik, mutlaka deneyin...
Sokaklarında dolaştık, begonvillerle süslü küçük evler görülmeye değer...
Çay bahçelerinde oturduk, plastik değil tahta sandalyelerde, şemsiye değil kocaman ağaçların altında hem de... Sanırım Bozcaada çay bahçesinde bile bira içilebilen ve tuhaf karşılanmayan gördüğüm tek yer...
Pek bi meşhur Lodos Lokanta'sında yemek yedik. O kadar küçük bir mekana o kadar çok masa olunca yemek 1,5 saat sonra geldi. Bence abartılacak birşey yok. Fiyatlar ortalama İstanbul balık lokantası fiyatları.
Lalezar'da işkembe çorbası içtik, 3 TL ve çooook güzeldi...
Çarşısında dolaştık, hediyelik eşyalara baktık...
Eleni teyze'den domates ve incir reçeli aldık...
Uzun ve bol resimli bir yazı oldu bu. Atladığım şeyler de vardır mutlaka. Ama işin özü şu; "Bozcaada'ya mutlaka gidilmeli. Hatta her sene değişik zamanlarda 3-4 gün gidilmeli."
Ben çok sevdim, çok....