Pazar, Eylül 05, 2010

EMZİRME REFORMU MANİFESTOSU

Bu çalışmayı başlatan iki anneye sevgilerimi sunuyor ve onları destekliyorum. Detaylı bilgi için yandaki "Emzirme reformu gerekli" logosunu tıklayınız...

Anne sütü, bir bebeğin alabileceği en iyi besindir.
Dünya Sağlık Örgütü, bebeklerin ilk altı ay boyunca sadece anne sütüyle beslenmelerini, daha sonrasında ise ek gıdalarla desteklenerek en az iki sene boyunca emzirilmelerini önermektedir.
T.C. Sağlık Bakanlığı da Dünya Sağlık Örgütü’nün bu önerisini dikkate alarak “ilk altı ay sadece anne sütü” yaklaşımını benimsemektedir.
“İlk altı ay sadece anne sütü” yaklaşımının uygulanmasında ve annelerin bebeklerini istedikleri gibi emzirmeleri konusunda gerek iş hayatında, gerekse toplumsal hayatta sorunlar yaşanmaktadır. Şöyle ki:

İş Hayatında:

Çalışan annelerin yaşadığı sıkıntıların başında süt izninin gereği gibi kullanımı gelmektedir. Yasaya göre, bir yaşından küçük çocuğunu emzirmesi için günde toplam bir buçuk saat süt izni verilen anne, bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır. Bu madde, iş yasasında teminat altında olmasına rağmen uygulamadan kaynaklı sorunlar yaşanmakta, çalışan anneler süt izinlerini hakları doğrultusunda kullanamamaktadır. Bu sorunlar iş yerinin bakanlık müfettişleri tarafından denetlenmesi ile düzeltilebilir.

Sağlık Bakanlığı’nın “ilk 6 ay sadece anne sütü” politikasıyla Çalışma Bakanlığı’nın çalışan annelere sağladığı 4 aylık doğum izni birbiriyle çelişmektedir. Birçok anne bebeği henüz iki-iki buçuk aylıkken çalışmaya geri dönmek durumunda kalmakta ve işyerinde sütünü gereği gibi sağamadığı için sütü azalarak kesilmektedir. Bu yanlışlık bir an önce giderilmeli, Çalışma Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı’nın “ilk 6 ay sadece anne sütü” uygulamasını destekler hale getirilmelidir.

Ülkemizde doğum izni konusunda ciddi değişikliklere ihtiyaç vardır. Birçok çalışan anne doğumdan önce 8, doğumdan sonra 8 olmak üzere, toplamda 16 haftalık ücretli doğum izni kullanabilmekte, doğumdan önceki izninin beş haftasını doğum sonrasına aktarabildiği takdirde bile bebeği henüz gün boyu meme emmesi gereken durumda olmasına rağmen işe geri dönmek durumunda kalmaktadır. Dolayısıyla oldukça yetersiz kalan hali hazırdaki doğumdan sonraki 8 haftalık ücretli doğum izni en az 6 aya çıkarılmalıdır.

Doğum sonrası ücretsiz izin konusunda özellikle de özel sektörde çalışan anneler zorluk yaşamakta, annenin ücretsiz izin isteğine kötü bakılmakta, hatta işten çıkarma sebebi olarak bile görülebilmektedir. Dolayısıyla ücretsiz izin konusunda da ciddi değişiklikler yapılmalı, doğum sonrası ücretsiz izin en az iki seneye çıkarılmalı ve özel sektör çalışanları da, kamu çalışanları gibi rahatlıkla ücretsiz izin kullanabilmelidir.

“Gebe Veya Emziren Kadınların Çalıştırılma Şartlarıyla Emzirme Odaları Ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Yönetmelik”, Madde 15’e göre, “yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 100-150 arası kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, bir yaşından küçük çocukların bırakılması ve bakılması ve emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine en çok 250 metre uzaklıkta bir emzirme odasının kurulması zorunludur.” Yine aynı yönetmelik, “yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 150 den çok kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, 0-6 yaşındaki çocukların bırakılması ve bakılması, emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine yakın bir yurdun kurulması”nın zorunlu olduğunu, yurt açma yükümlülüğünde olan işverenlerin yurt içinde anaokulu da açmak zorunda olduğunu belirtmektedir. Bu maddeler yürürlüğe konmalıdır.

Aynı yönetmeliğe göre, emziren işçi doğumu izleyen altı ay boyunca gece çalıştırılamaz. Yeni doğum yapmış işçinin doğumu izleyen sekiz haftalık süre sonunda, emziren işçinin ise, altı aylık süreden sonra gece çalışması yapmasının güvenlik ve sağlık açısından sakıncalı olduğunun hekim raporu ile belirlendiği dönem boyunca, gece çalıştırılamaz. Bu maddelere de uygulamada sadık kalınmalı, emziren anneler gece çalıştırılmamalı, vardiyalı çalışmaya zorlanmamalıdır.

Emziren anneler günde 7,5 saatten fazla çalıştırılmamalıdır. Bu, kanun gereği böyledir.

Hiçbir çalışan anneye çocuğunu emzirdiği ve süt izni kullandığı için işyerinde “mobbing” uygulanmamalıdır. Annenin süt iznini kullanacağı saatlere kasti olarak acil toplantılar, “o dakika bitirilmesi gereken işler” denk getirilmemelidir. Anne, fazla mesai yapması için zorlanmamalı, işini kaybetme tehdidiyle süt iznini kullanması engellenmemelidir.

Hiçbir çalışan anne emzirdiği için, süt iznini kullandığı için işinden çıkartılmamalıdır.

Çalışan bir annenin süt iznini kullanıyor olması performansının düşük olduğu anlamına getirilmemelidir. Annenin işyerinde bulunduğu saatlerdeki performansı, diğer çalışanların performans değerlendirme ölçütleri ile aynı doğrultuda, adil bir şekilde değerlendirilmelidir.
İşyerinde sütünü sağması gereken annenin ihtiyaçları (oda, buzdolabı vb.) karşılanmalı ve mahremiyetine saygı gösterilmelidir. Anne, tuvaletlerde ya da arşiv odalarında sütünü sağmak zorunda bırakılmamalıdır.

Toplumsal Hayatta:

Gebeler ve yeni anneler, emzirme hakkında yeterince bilgilendirilmelidir. Yeni annelerin, emzirme teknikleri konusundaki yetersiz bilgileri “sütüm yetmiyor” gibi endişelere yol açmakta, mama vermeye yatkın doktorlardan ve aile büyüklerinden gelen baskının da etkisiyle birçok bebek anne sütünden gereksiz yere mahrum kalarak mamayla beslenmektedir.

Emzirme, doğumdan sonra en kısa sürede başlamalıdır. Tıbbi bir engel yoksa, doğumundan sonraki ilk dakikalarda bebek annenin kucağına verilmeli ve doğumdan sonraki ilk yarım saat içinde emzirmenin başlaması sağlanmalıdır.

Her annenin bebeğini istediği sürece emzirme hakkı vardır. Hiçbir anneye çocuğu “meme emmek için fazla büyüdüğü için” mahalle baskısı yapılmamalı, anne ve bebek devamını istediği sürece bu bağın zorla kopartılması hiçbir şekilde talep edilmemelidir.

İsteyen her anne, parkta, sokakta, alışveriş merkezinde vs. bebeğini emzirebilmelidir. Hiçbir anneye ortalıkta emzirdiği için ayıp, yasak, ya da kötü bir şey yapıyormuş izlenimi verilmemelidir. Bebeğini emziren annenin memesi cinsel obje değildir.

Ortalıkta emzirmek istemeyen annenin mahremiyetine de saygı gösterilmelidir.

Çarşamba, Eylül 01, 2010

Çok güzel abi

Hamile olduğumu, bir kardeşi olacağını Poyraz'a resmen deklare etmedik henüz. Ama o ben daha hamile kalmadan önce bile "zaten" bir kardeşi olacağını düşünüyordu hep. Hiç aksini düşünmedi bile. Hep kardeşine göre plan yaptı. İşte küçülen kıyafetlerini kardeşi için ayırmamı istedi, ayakkabılarını kendisi kutuya koydu kardeşi için. Biz henüz bir açıklama yapmasak da, ortalıkta çok fazla bebek, kardeş ve doğum kelimesi geçtiği için bu konuya daha yakın bu günlerde. Şöyle soruları var mesela;

Arka bahçedeki mandalina ağaçları üzerindeki yeşil mandalinalarına bakıp; "anne, mandalinalar turuncu olunca kardeşim gelmiş olacak mı?"
Kardeşimi kucağıma alıp öpebilecek miyim?
Ben çok güzel bir abi olucam, di mi?

Ben de arada yoklama çekiyorum, kardeşin çok küçük doğacak seninle uzun bir süre oynayamayacak, bol bol ağlayacak,yine de onu sevecek misin filan diye. Her seferinde çok olumlu yanıtlar verdi ama işin gerçekliği ile karşılaşınca durum ne olur bilemiyorum tabi.

En son 2 gün önce sabah uyanıp; "anne ben rüyamda kardeşimi gördüm, küçücüktü ve çok tatlıydı"dedi. Daha ben bile rüya görmedim yahu :)
Ha bu arada oğlumun rüyasında kardeşi erkek imiş. Bakalım oğluma malum olacak mı :)

Salı, Ağustos 31, 2010

Olacağı varsa oluyor, sakınan göze çöp batıyor işte

30 Ağustos ile birlikte uzatılmış olan hafta sonu tatilimizin son gününü piknik yaparak geçirmek isterken, hastanede geçirmek zorunda kaldık.

Ne güzel arkadaşlarımız ve onların çocuklarıyla kalabalık bir şekilde Yakacık tarafında bir piknik alanına gitmiştik. Hemen yanımızda güzel bir çocuk parkı vardı. Tabi ben de, Tonguç da ortalık yeterince güvenli mi, çocuk parkındaki oyuncakların demiri sağlam mı, çocukların düşük bir yerlerini incitebilecekleri bir yer var mı, etrafta çukur filan var mı diye kabaca gözle bir araştırdık. Hatta kaydıraktan kayarken takılıp düşmesinler diye tam kaydırağın önünde duran bir taşı babası ayağıyla kaydırağın altına itince, gülerek "bu kadar da kontrollü olma" demiştim.

Çaylar içildi, mangal hazırlıklarına girişildi. Bir grup plastik topla yakantop oynamaya başladı. Ben de tam fotoğraf makinesini alıp resim çekecektim ki, olan oldu. Benim oğlum da babasıyla beraber top oynamak istemiş ama babası küçücük oğlumun arkasında olduğunu görmeyince çarpmış ve beraber düşmüşler. İlk gördüğüm manzara Poyraz'ın ağlayarak kolunu tuttuğu idi. Eyvah dedim, kolu kırıldı. Yanına gittiğimde babası sarılmış, sakinleştirmeye çalışıyordu. Arkası bana dönüktü ve ensesinden aşağı akan kanı görünce çok korktum. Neyse ki yanımızda doktor vardı, hemen Hüseyin tampon yaptı. Bu arada Poyraz'ı sakinleştirmeye ve kolunda bir sorun olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Bir müddet tampon yaptıktan sonra Hüseyin, dikiş atılması lazım dedi. Hemen hastaneye gittik. Sonuç; 3 dikiş, kafatasında doktorların önemsiz bulduğu bir minik çatlak, çizilmiş bir kol. Neyse ki tomografi sonucu da iyi çıktı da, kısmen sakinleşmiş bir şekilde piknik alanına geri döndük.

Poyraz bu olaydan ders aldı mı, hayır :) Anında parkta koşup oynamaya devam etti, kaldığı yerden.
Sanırım çocuk olmanın en güzel yanı bu. Bu tür olaylar bir travmaya dönüşmeden atlatılıyor. Babasıyla benim durumum daha vahim. O kadar gerilmişiz ki. Oysa konuşurken ne kadar kolay, olacak böyle şeyler. Çocuk dediğin düşe kalka büyür...vs. Ben ki 6 aylık ve 2 yaşında 2 kere kolumu, 5 yaşında bir kere ayağımı kırmışım. Biri 4,5, biri 12 yaşında alınmış 2 kafa darbesi sonucu kafamda dikiş izleri var. Yine de çok korktum işte.

Diyeceğimi başlıkta dedim zaten. Bunlar geçici ve atlatılır dertler. Hepinize ve kuzulara sağlıklı günler diliyorym...

Cuma, Ağustos 27, 2010

Kamp attık...

Yukardaki resmin yazının anafikriyle bir ilgisi yoktur. Sadece cips nasıl yenir görün istedim :)

Evet geçen hafta sonu kamp attık. (Azıcık ukalalık edeyim ama itiraf da edeyim; ben de yeni öğrendim. Kamp kurulmazmış, kamp atılırmış)

Herşey dağ keçisi arkadaşımız Elif'in bizi dürtmesiyle başladı. Elif'le 2005'teki Trans Kaçkar turunda tanışmıştık. O zaman da Elif, rehberlerden önce tırmanan ve asla yorgunluk belirtisi göstermeyen biriydi. Hala da öyle. Eşi Taner zaten mi böyleydi, yoksa evlenince o da mı keçileşti bilemiyorum tabi :)

Neyse biz de bu bir gecelik kamp meselesine hemen tav olduk. Kırklareli'nin Saray ilçesine bağlı Kışlacık Köyünden gidilen toprak bir yolla ulaştık Poliçe Koyu'na. İnanılmaz güzel yerler, yemyeşil ormanlar, dereler, göller... 3 araba Saray'da buluştuk. Toplam 12,5 kişi. Poyraz'ı yarım saydılar :)

Ramazan ayı olduğu için oturup bir çay bahçesinde bekleyemeyiz diye düşünmüştük ama öyle değil. Herkes inanılmaz güleryüzlü, yardımsever. İçki dahil herşeyimizi rahatlıkla aldık. Oturup çayımızı içip, böreğimizi de yedikten sonra kamp yapacağımız koya doğru yola çıktık.

Kışlacık Köyü'nün sevimli muhtar amcası bize birer çay ısmarladıktan sonra yanımıza motorlu bir amcayı eskort verdi. O olmasa hala Poliçe Koyu'nu arıyor olabilirdik.

Poliçe Koyu elektrik ve suyu olmayan, tamamen ilkel koşullarda kamp yapılabilecek bir yer. Buna rağmen yaz aylarında haftalarca kalan aileler bile oluyormuş. Koyun bir ucunda bir tuvalet var ama bizim kaldığımız yer tuvalete o kadar uzaktı ki, doğal yollarla hallettik işimizi. Koyun diğer ucunda da bir çeşme varmış ama ben oraya gidemedim, arkadaşlar sağolsun bulaşık yıkama, su taşıma işlerini hallettiler.

Kamp olayı en çok Poyraz'ın hoşuna gitti tabi, hiç dönmek istemedi. Yıldızların altında kucağımda uyudu, çadırda uyandı. Longozda kurbağa avladı. 12 tane sevimli abi ve ablanın kucağından inmedi.

Kamp benim için de komik bir deneyim oldu. Komik diyorum çünkü kamp yapmayı bilmek diye birşey var. Keyifliymiş :) Herhalde artık 2 oda, 1 salon bir çadır alır öyle devam ederiz maceralara...

Babasının telefonundaki haritadan yolu takip eden Poyraz
***

Yolda karşımıza çıkan bir baraj gölü, durup fotoğraf çektirmek ve temiz havayı içimize çekmek istedik
***

Daha ilk dakikada bir sopa buldu Poyraz ve kampın sonuna kadar onu elinden bırakmadı
***

Kamp olayını abarttık. Sadece 1 gece için o kadar çok yiyecek almışız ki, birçoğu yenmeden geri döndü.
***

Poyraz babasına çadırı kurarken yardım ediyor
***

Sonra da girip bizzat test etti olmuş mu diye :)
***

Çok güzel bir kumu çok geniş bir sahili var. Bizim şansımıza hava çok rüzgarlı idi, denize giremedik. Ama rüzgar sayesinde de sineklerden korunmuş olduk.
***

Uzun uzun oynadı kumlarla, ama yol yorgunluğu yüzünden okunuyor değil mi?
***

Yorgunluğu atmak için biraz kestirdikten sonra çadırın içinde uyanmış, beni bekleyen Poyraz
***


Akşam sefası, çaylar içildi, çekirdek ve meyve yenildi, keşfe çıkıldı
***

Elif abla ve Taner abiyle birlikte longozda kurbağa avladık
***

Yakaladım anneeee!
***

Gene kaçtı yaaa...
***

Bütün gün çayır çimen koştu durdu. Deniz ablasıyla beraber gizli yerler keşfetti.
***

Ertesi gün, kahvaltı sofrası. Benim aç kuzum sofranın ilk ziyaretçisi. Ama henüz yemek hazır olmadığından, eline geçirdiği tarhana kavanozunun içindeki çiğ tarhanaları yemekle yetindi bir süre :)
***

Babasının ellerini yıkamasına bile yardım etti benim oğlum
***

Kahvaltı sonrası keyfi öğleye kadar sürdü, biz dönüş için yola çıktığımızda onlar hala yayılmış keyif yapıyorlardı.
***

Karpuzu böyle yemek ne güzelmiş anne!
***

Beni merak edenlere not: Ben ve karidesim iyiyiz. 13 Eylül'de doktora gidince son durumdan haberdar olacağız.

Perşembe, Ağustos 12, 2010

Herşey mi kokar?

Hatırlamıyorum Poyraz'a hamileyken de böyle miydim? Ama yok, öyle olsa kesin hatırlardım. Hayatım boyunca hep koku hassası oldum fakat bu başka. Herşey ama herşey kokuyor, kendim bile kendime kokuyorum. Evin içi kokuyor, araba kokuyor, insanlar kokuyor, içtiğim çay, yediğim her yemek kokuyor. Kendime bir yemek yapıyorum, kokuyor. Bir daha yiyemiyorum. Dolapta 3 tencere yemek var, 1'er porsiyonu yenmiş, gerisi koktuğu için kalmış. Dökemiyorum, çünkü kokuyor. Pazar günü Tonguç dönünce, ona döktürücem.
Her yer kokuyor. Güzel kokular bile korkunç geliyor. Parfümüm çantamda kalmış, çantam kokuyor. Nasıl rahatsız edici.
Kokusuz bir deodorant buldum da, kendi kendime kokmaktan kurtuldum. Su iyi geliyor, kokusuz çünkü. Yoğurda tahammül edebiliyorum. Ekmeğe de öyle. Yoğurt ekmekle ne kadar idare edebilirim. Az önce yeşil elma yedim. Normalde bayılırım. Bu seferki pek iyi değildi sanırım.
Midem bulanmıyor, içim kalkıyor. Aklımı o kokudan ayıramıyorum. Yanıma birisi gelse acaba kokuyor mudur diye düşünüp, kokluyorum...
Offf ne kadar yanlış bir yazı yazdım di mi? Çok ayıp! Arkadaşlarım, valla rahatsız edici kokmuyorsunuz. Sorun bende :) Neyse ki öyle parfüme bulanan pek kimse yok etrafımda, kokusuz arkadaşlarımı çok seviyor ve de teşekkür ediyorum.
Ne zaman geçecek bu durum, böyle saçma bir gebelik hadisesi var mıdır?
Sadece ama sadece oğlum güzel kokuyor, fırından yeni çıkmış vanilyalı, tarçınlı kurabiye gibi. Valla öyle, oğlum olduğundan değil :P

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

8+1

Bugün doktora gittim tekrar. Nihayet 1,5 cm'lik minik üzüm tanesini kalbi de atarken ve de normal boyutlarına erişmişken görmeyi başardık. Artık miniğim geriden gelmiyor, normal zamanını yakalamış durumda. Doğum tahmini 20 Mart'ta. Bir balık daha geliyor.

İkinci hamilelik benim için kimi açılardan ilkiyle oldukça benzer olmakla beraber, kimi açılardan da oldukça farklı. Aslında hamileliğin gidişatı açısından bir fark yok. Yine ne bulantı, ne kusma var. Ama hamileliğin "sosyalliği", "motivasyonu" ve "duygusallığı" açısından çok fark var.

* İlkinde hamile olduğum aklımdan çıkmazken, şimdi soran olursa hatırlıyorum
* İlkinde internette ne kadar site, forum varsa hergün saatlerce dolaşıyorken, şimdi bir siteden gelen hafta hafta hamilelik bülteniyle yetiniyorum
* İlkinde asla çay içmiyorken, şimdi sabahları 1 bardak içiyorum
* İlkinde Arkun'u bizim evde ultrason cihazıyla birlikte bizimle beraber yaşamaya ikna etmeye çalışırken, şimdi bir sonraki kontrolü 1 hafta ötelemesine göz yumuyorum
* İlkinde hamile olduğumu öğrendiğim andan itibaren yüzüstü yatmamışken, şimdi(lik) güzel güzel yüzüstü yatıyorum
....

Ben buna olgun annelik diyeceğim, tecrübeli değil. Çünkü her çocuk ayrı bir deneyim oluyor bunu biliyorum. Ama en azından başıma gelmesi kesin olanları kestirebildiğimden konuya daha rahat, daha sakin ve daha az korkuyla yaklaşabiliyorum.

Yarın sabah standart kan tahlillerini yaptıracağım. Ve artık folik asiti bırakıp, vitamine başlayacağım. Tatlandırıcı içeren herşeyi de hayatımdan çıkardım. Daha çok süt içiyorum, taze ceviz, limonlu dondurma ve peynir yiyorum. Kilometrelerce öteden her tür kokuyu alabilirim gibi hissediyorum. Herşey ama herşey kokuyor. Kimisi güzel, kimisi korkunç ama herşeyin kokusu var. Bunun dışında normal yaşantıma devam ediyorum. Oğlumu kucaklıyorum, fırsat buldukça dinleniyorum ve başıma gelecekleri bir bilge edasıyla karşılamaya hazırlanıyorum.
Sanki başka şansım var :))))

Neyse işte şimdilik bizden haberler bunlar. Daha fazla yazamayacağım çünkü hazır çok uykum gelmişken hemen yatmak istiyorum. 130 yılın en sıcak yazı nedeniyle dün gece pek uyuyamadım da üzerinize afiyet...

Pazar, Ağustos 08, 2010

2010 Avşa

2010 Avşa tatilimiz de bitti. Hatta planlanandan birkaç gün daha kısa sürdü, çünkü Poyraz güneş alerjisi oldu. Her tarafı kızarıp, kaşınmaya da başlayınca mecburen cuma günü dönmek zorunda kaldık. Aşağıdaki ilk iki resim tatilin kalanını güneş almadan evde geçirirken oyun hamuruyla yaptıklarımızla ilgili. İlk resimdeki oğlumun benim için yaptığı özel bir pasta. Kalan resimler sondan başa Avşa tatilimizden. Fazla söze gerek var mı?



















Perşembe, Temmuz 29, 2010

Bizi özleyin anacım...

Bu sabah yine doktoruma gittim. 6 hafta 4 günlük bir embriyom var ve kalbi atıyor.
Tatile çok keyifli çıkacağım. Kendinize iyi bakın olur mu? Dönüşte yepyeni fotoğraflarla görüşmek üzere...

Pazar, Temmuz 25, 2010

Poyraz'ın kardeşi oluyor!

İşte süpriz bu idi. Tabi benim heyecanla birçok kişiye söylemem sebebiyle bu blogun okuyucusu çok kişinin bundan zaten haberi var. Ama olsun, bu kayıt bu bloga düşülsün. Bugün itibariyle 6 haftalık bir miniğimiz var.
Aslında daha önce yazacaktım ama, işler biraz tuhaf gelişti. Önce kan tahlili yaptırdım, herşey ok. Ama 19 Temmuz'da beni çağıran doktorum keseyi göremedi. Neyse cuma yeniden gittiğimde keseyi gördük ama aradan geçen 5 gün bana biraz dert oldu tabi. Dolayısı ile de elim yazmaya gitmedi. Cuma gördüğü kese de SAT'a göre 5+5 günlük olmasına rağmen 4+3 günlük boyutlarda.
Ben en başından beri yumurtlamanın 20. gün olduğunu söyledim doktora ama bunu sen hissedemezsin diye beni ciddiye almadı. Oysa benim hesabıma göre herşey doğru. Eve gelip Poyraz'ın ilk ultrasonlarına baktığımda, Poyraz'ın da kesesinin ilk ultrasonda 1 hafta geri olduğunu görünce içim rahatladı. Perşembe tekrar kontrole gideceğim ve kese büyümesinin normal olup olmadığına bakacak. Aynı gün kimi tahliller isteyecek ve de 20. haftada yapılmasını önerdiği detaylı ultrason için Atıl Yüksel'den randevu alacağım.

Kısacası, büyülü bahçemde bir tohum daha büyüyor. Yepyeni maceralar bizi bekliyor :)

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

Perşembe, Temmuz 15, 2010

İstanbul'da Deniz ve Poyraz

Deniz İstanbul'a geldi. Hava pek iyi değildi arzu ettiğimiz gibi gezemedik ama çocuklar için zaman, mekan ve hava pek farketmiyor biliyorsunuz. Onlar pek eğlendiler...


Pamuk helva bu kadar mı güzel yenir :)

***

Kalemiti Deniz!
***

Resmimi çabuk çek Tıvanç, top havuzuna dönücem
***

Bu kocaman gülüş, ne kadar çok eğlendiklerinin ispatı değil mi?

Salı, Haziran 29, 2010

2010 Eko (*) Tatil - 1

2010 yılının ilk tatilini babaanne-dede evinde, İzmir'de geçirmiş bulunmaktayız. Gezmece tozmaca, börtü böcekle oynamaca, sallanmaca, kaymaca ve de bolca şımarmaca nedeniyle özellikle Poyraz için tatilimiz pek keyifli geçti. 2. Eko Tatilimizde hedefimiz bu sefer anneanne-dede evi, Avşa.

Aslında bolca denize de girdik ama nedense denize girerken hiç resim çekmemişiz. Neyse çok da enteresan bişey yok işte, deniz var, çakıllı kumsal var, bi de kolluklu Poyraz var. Siz hayal ediverin resmi. Ben kalan resimleri aşağıya koydum.


Son gün bir kaydıraklı havuz parkına gittik. Çok eğlendik çok...

***
***

Babası yakaladı, oğlu satışa çıkardı. Bir de "balıkçııı, taze balıklarım var" diye bağırması vardı ki...

***

"Oooo, babam bir karagöz daha yakalamış..."

***Herkes kendi aleminde, bir dinginlik ki sormayın...

***

"Anneee bu öldü, baksana kuyruğu kıpırdamıyor. Lütfen canlısını yakalar mısın?"

***

Burası İzmir Doğal Yaşam Parkı. Etrafta maymundan su aygırına, zürafadan file kadar bir sürü ilginç hayvan var. Peki benim oğlum ne yapıyor? Yerdeki böcekleri inceliyor.

***

(*) Ekolojik değil, ekonomik :)

Pazartesi, Haziran 14, 2010

Yine benden

Depresyonda mıyım? Yaşlanıyor muyum? Yoksa sadece uyuzluğum mu üstümde? Bir huysuzum, bir sinirliyim, bir mutsuzum ki sormayın. Tamam kimi sebepler sayabilirim ama hiçbiri de gerçek sebep değil gibi geliyor bana. Gerçek sebebi de ben bile bilmiyorum valla.

Ota boka ağlıyorum, sıklıkla sinirimi kontrol etmem gerekiyor son günlerde. Sıcaklardan herhalde deyip en masum haliyle atlatalım bu gündemi istiyorum.

Sıcaklar demişken, daha Mayıs bitmeden 35 dereceyi gördük, sonra bir sel, bir tufan...
Şimdi yine 30 küsürlerde hava. Daha Haziran 14. Bu yaz nasıl geçecek kimbilir. Oğlumun doğduğu senenin yazı da böyleydi. Bütün yazı Başak'la Nazım'ın bahçesinde geçirmiştik.

Şimdi sıpalar büyüdü. Hatta benim oğlum dün sahneye bile çıktı. Okulunun yıl sonu gösterisine. Koroda söyler gibi yaptı, ama düzeni hiç bozmadı. Bol bol esnedi, burnunu karıştırdı ve kaşındı :))) Şiirini çok güzel okudu. Sahneye çıkmayı o kadar sevdi ki, şiirini ikinci kez okumak istedi ve okudu. Tabi ben malum ruh halimle salya sümük ağladım oğlumu sahnede izlerken.

Biz terrible two'yu hasarsız atlatmıştık ama bana piyangodan terrible three çıktı. Poyraz nasıl asi, nasıl şımarık ve nasıl huysuz anlatamam. Poyraz'ı tanıyanlar kesin abarttığımı düşünecekler biliyorum. Ama son birkaç olayda ben bile oğluma inanamadım. Belki de bu depresif ruh halimin bir sebebi de budur. Hani sokaklarda ciyak ciyak ağlayan, nereye saldıracağını bilemeyen, bir tür histeri krizine girmiş çocuklar görürsünüz ya. Ben onları dövmek isterdim. Hah işte benim oğlum tam da öyle şeyler yapmaya başladı. Ama nasıl saçmalıyor bir görseniz. İstediği herşey muhakkak olacak ve "şimdi" olacak. Sokağa çıkılınca o nereye isterse oraya gidilecek ve asla eve gelinmeyecek. Ve bunun gibi bir sürü klasik çocukça kapris işte... Babası arabada değilken; "anne babamın çantasının içine bakalım, hemen şimdiiiii" diye tutturmaya başlayabiliyor. Eskiden konuşarak anlaşabildiğim, ikna edebildiğim oğluma kelimeler yetmiyor artık. Evet evet sanırım bu durum da beni şaşkına çevirdi, mutsuz etti. Lütfen geçici bir durum olduğunu söyleyin. Kitaplardan okuduğum şekilde davranıp sakin kalmaya ve kuralları belirleyenin ben olduğumu ona anlatmaya çalışıyorum. Ufak cezalar vermeye çalışıyorum. Ama bazen ben de ciyaaaak diye bağırmak istiyorum, itiraf ediyorum.

Neyse işte benden havadisler böyle. Cuma günü sözde tatile çıkıyoruz. İzmir'e kayın aile yanına gideceğiz. Kayın aileden yana bir sıkıntım yok da, insan tatil deyince başka şeyler hayal ediyor. Maddi sıkıntılar!!!
Hah bak bir sebep daha buldum :) Kaç etti?
Bir de cepte sebep var, atamazsın satamazsın.

Bence siz bu yazıyı okumayın. Okuduysanız da hemen unutun. Bir tür "deli kadının sayıklamaları" işte.. Hmmm bunu ayrı bir blog yapıp hababam sayıklasam mı?
Özlem

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

Bahçede havuz sefası

Çoook geç kalmış bir post.
Tarih: 30 Mayıs 2010
Yer: Ali'nin bahçesi
Oyuncular: Piraye, Güneş, Ali, Ekin ve Poyraz
Konu: Fazla söze ne hacet, resimler her şeyi anlatıyor :)