Bir çizgi film var, adı "Ponyo"...
Ünlü yönetmen Miyazaki'nin yönettiği süper bir film. Yazı bununla ilgili değil ama bahsi geçmişken mutlaka seyredin ve çocuklarınıza da seyrettirin diyorum.
Bu çizgi filmde insan olmak isteyen küçük, meraklı bir japon balığı var. Filmin başında kafasını bir cam kavanoza sıkıştırıyor. İşte o görüntü bana çocuklarımızın içinde bulunduğu durumu çağrıştırıyor. En azından bizim evde sadece kafası değil, tüm gövdesi ile kavanozda yaşayan, daha doğrusu yaşatmaya çalıştığımız bir japon balığı var. Ama olmuyor, bir yerde çatlıyor işte.
Poyraz genel olarak çok fazla hareket etmeyi sevmeyen, yürümekten hoşlanmayan bir çocuk. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ama geçenlerde Karaburun'a gittiğimizde, babasıyla yürüyüşe çıktılar. küçük bir tepeyi yarısına kadar keyifle, sızlanmadan, kucak istemeden tırmanmış. Normalde bakkala bile gitseler elli kere yoruldum, kucağına al filan der. Bitkiler toplamışlar, böcekleri incelemişler. Çamura toza bulanmışlar. Öyle geldiler eve, ama yanakları kıpkırmızı. O gece mis gibi uyudu, sakin sakin. "Normal" bir çocukta olması gerektiği gibi.
2 gün önce, evde oturmaktan sıkılınca, hadi parka gidip çamurla oynayalım dedim. Hayret dolu gözlerle baktı bana. Sonra parka gidip toprakları eledik, suyla karıştırdık. Çamur yaptık, mıncıklamasını istedim oyun hamuru gibi. Ne oldu biliyor musunuz? Elinin ve üstünün çamur olmasından çok rahatsız oldu. Hemen su istedi ve elini yıkadı.
Bugün tekrar oynamak istedi ve önceki günkü kadar rahatsız olmadı. Çamurla oynamayı öğreniyor yani :)
Bazen benden ona geniş bir çimenlik bulmamı istiyor. Dilediği gibi koşabilmek için. Ne kadar basit ve doğal bir istek di mi? Evrimin sonucu bu, genetik kodlarımızda doğada koşup oynamak var. Betonun içine hapsolmak değil.
Çocuk evde saatlerce kalınca, ayarı bozuluyor resmen. Evin içinde bir oraya bir buraya koşmaya, tepemize tırmanmaya başlıyor. Günün sonunda resim genelde aynı oluyor. "Yaramazlık yapma" denilerek zorla zaptedilmiş mutsuz, hatta ağlamaklı bir küçük japon balığı.
Bu çocuklar yaramaz mı şimdi?
Pazartesi, Mayıs 23, 2011
Çarşamba, Mayıs 18, 2011
İki ayı devirdik, kendimizi yollara attık
Geçen hafta pazartesi iki ayı devirdi benim kızım. 5,5 kiloluk, 56 santimlik bir küçük hanım artık o. Biz de bunu fırsat bilip kendimizi vurduk yollara. 1 haftadır İzmir'deyiz. Pek internete giremiyorum burada, bu yüzden blogu güncelleyemiyorum. Ama güzel resimler çekip koyacağım söz.
www.cocuk.com'da oyuncaklarla ilgili yazdım en son. Okumak isterseniz buyrun;
http://www.cocuk.com/cocuk/aile/annebaba-olmak/oyuncak-arsizi-cocuklar
Sevgiler...
www.cocuk.com'da oyuncaklarla ilgili yazdım en son. Okumak isterseniz buyrun;
http://www.cocuk.com/cocuk/aile/annebaba-olmak/oyuncak-arsizi-cocuklar
Sevgiler...
Pazartesi, Mayıs 09, 2011
Baharı karşılama ve anneler günü bir arada
Cuma, Mayıs 06, 2011
"Daraldım" yazısı
Doğumdan sonra depresyona filan girmedim. Babamızın evde olması ve hayatımda başka başlıkların da olmasıyla depresyona girecek durumum olmadı. Sağolsun arkadaşlarım da beni yalnız bırakmadılar, ailem de. Ama yetiyor mu, hayır yetmiyor.
Neredeyse 2 ay sonra dün ilk kez salya sümük ağladım. Sonra da gidip üzerine bir dolu çikolata yedim. Öyle rahatladım.
Bu sabah Blogcu Anne'nin bu yazısını ve yazıda verdiği bağlantılı yazıları okuyunca, neredeyse blog tutmayı bırakacaktım. Blogunda biraz dolaştım ve hemen her yazısında onikiden vurduğunu gördüm. Benim yaşadıklarımı ve hissettiklerimi aynen yaşamış ve benden çok daha güzel ifade etmiş. O da iki çocuk annesi ve benden 1 yıl daha tecrübeli. Hayıflanmaktan vazgeçip, kendini "eğitmiş" veya "değiştirmiş". Takipteyim Elif ;)
Hava günlerdir kapalı, yağmur sağanak yağıyor. Rüzgar öyle sert ki, balkona bile çıkamıyorum. Tabi 2 aylık bebekle dışarı çıkmak da mümkün değil. Oysa 4 gün sonra İzmir'e gideceğim ve almam gereken şeyler var, yapmam gereken şeyler var. Valize tek parça eşya koymadım, 1 aylığına gideceğiz oysa.
Dün akşam ikisi de uyuduğunda saat 11 idi. Ve benim gözümü açık tutacak halim yoktu. O halde makinede ekmek yaptım, bulaşık makinesini doldurup çalıştırdım. Ama süt sağamadım. Duş alamadım. Küt diye yattım. Moralim de bozuktu, çünkü Poyraz'la çok kapışıyoruz son zamanlarda. Dün de kavgalarımızın tavan yaptığı bir gündü. O da haklı, kızı kucaktan indiremiyorum uyanıkken, uyurken de ancak 1 tencere yemek yapabiliyorum. Ben beceriksizim sanırım, 2 çocukla evi idare edemiyorum. Kendime bakamıyorum. Tek yapabildiğim emzirirken boş boş televizyon seyretmek.
Şu yemek işine bir çare bulmam lazım. Aşevleri olsa her mahallede. Herkes akşam eve giderken 1 kap yemek alsa. Ben de yemek yapmakla geçirdiğim zamanı oğluma ayırsam, kendime ayırsam.
Daraldım yazısı demiştim size. Daraldıysanız benim suçum değil. Hadi biraz da resim bakın da keyfiniz yerine gelsin.
Neredeyse 2 ay sonra dün ilk kez salya sümük ağladım. Sonra da gidip üzerine bir dolu çikolata yedim. Öyle rahatladım.
Bu sabah Blogcu Anne'nin bu yazısını ve yazıda verdiği bağlantılı yazıları okuyunca, neredeyse blog tutmayı bırakacaktım. Blogunda biraz dolaştım ve hemen her yazısında onikiden vurduğunu gördüm. Benim yaşadıklarımı ve hissettiklerimi aynen yaşamış ve benden çok daha güzel ifade etmiş. O da iki çocuk annesi ve benden 1 yıl daha tecrübeli. Hayıflanmaktan vazgeçip, kendini "eğitmiş" veya "değiştirmiş". Takipteyim Elif ;)
Hava günlerdir kapalı, yağmur sağanak yağıyor. Rüzgar öyle sert ki, balkona bile çıkamıyorum. Tabi 2 aylık bebekle dışarı çıkmak da mümkün değil. Oysa 4 gün sonra İzmir'e gideceğim ve almam gereken şeyler var, yapmam gereken şeyler var. Valize tek parça eşya koymadım, 1 aylığına gideceğiz oysa.
Dün akşam ikisi de uyuduğunda saat 11 idi. Ve benim gözümü açık tutacak halim yoktu. O halde makinede ekmek yaptım, bulaşık makinesini doldurup çalıştırdım. Ama süt sağamadım. Duş alamadım. Küt diye yattım. Moralim de bozuktu, çünkü Poyraz'la çok kapışıyoruz son zamanlarda. Dün de kavgalarımızın tavan yaptığı bir gündü. O da haklı, kızı kucaktan indiremiyorum uyanıkken, uyurken de ancak 1 tencere yemek yapabiliyorum. Ben beceriksizim sanırım, 2 çocukla evi idare edemiyorum. Kendime bakamıyorum. Tek yapabildiğim emzirirken boş boş televizyon seyretmek.
Şu yemek işine bir çare bulmam lazım. Aşevleri olsa her mahallede. Herkes akşam eve giderken 1 kap yemek alsa. Ben de yemek yapmakla geçirdiğim zamanı oğluma ayırsam, kendime ayırsam.
Daraldım yazısı demiştim size. Daraldıysanız benim suçum değil. Hadi biraz da resim bakın da keyfiniz yerine gelsin.
Salı, Nisan 26, 2011
Nisan bitmeden bu ayın fotolarından seçmeler
Bloglar sessiz sedasız açılmış meğer. O kadar ümidimi kesmiştim ki, neredeyse blog tutmaktan vazgeçecektim.
Saat geç oldu, uykum da var. Ev ahalisi toptan derin uykuda. Ben de süt kızım için süt sağıp yatayım bari. Bugünlük sadece resimlerle idare edin siz de.
İyi geceler...
Saat geç oldu, uykum da var. Ev ahalisi toptan derin uykuda. Ben de süt kızım için süt sağıp yatayım bari. Bugünlük sadece resimlerle idare edin siz de.
İyi geceler...
Pazartesi, Nisan 18, 2011
Kırkımız çıktı
Bugün itibariyle kızım ve ben 40 günü devirmiş bulunuyoruz. İkinci bebek olduğundan mıdır, yoksa babamız yanımızda olduğundan mıdır bilemiyorum ama zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Kızım da uslu bir bebek tabi hakkını yemeyelim :)
İkinci çocuk olunca ister istemez bir kıyaslama yapıyor insan, "Poyraz şöyleydi, bu böyle" diye. Ya da "oğlan çocuğu şöyle yapar, ama kızlar böyle" diye. Müsadenizle birkaçını yazıya dökeyim.
Poyraz hiç ağlamazdı, hatta doktora bile götürmüştüm. Bu çocukta bir problem mi var, hiç ağlamıyor diye :))) Doktorun bizi bir kovmadığı kalmıştı.
Mira ise mıkırdanmaya başladığı andan itibaren 30 saniye içinde kucağına almazsan veya aç ise memeyi ağzına tıkmazsan çığlığı basıyor.
İkisinin de gazı var diyemem, sabaha karşı azıcık ıkınıp sıkınıyorlar ama sanırım her bezden sonra karınlarına zeytinyağı ile yaptığım masaj işe yarıyor.
İkisi de (ve hatta tüm bebeklerin %95'i) kucakta uyumayı seviyor. Babası kızda sensor olduğunu düşünmeye başladı, kucakta pelte gibi uyuyan çocuk, yatağa koyar koymaz uyanıyor diye...
Poyraz'ı ilk ay her gece saat kurup uyandırmak zorunda kalmıştım. O kadar tembeldi ki, acıksa bile meme emmeye üşenirdi. Zaten bu yüzden 7,5 aylık emmeyi bıraktı ya. Hala da ağzına bir lokma verirsem yiyor. Kendi yemekten nefret ediyor.
Mira ise daha ilk geceden beri 2 saatte bir uyanıp meme istedi. Azıcık gecikirsem, kıyameti kopardı. Daha birkaç günlük iken poposunu çevirip gövdeme öyle bir yapışırdı ki, emerken tek damla boşa gitmedi.
Poyraz, koca kafa olmasına rağmen, omurgası daha güçlü olduğundan mıdır nedir, çok erken kafasını dik tutmayı başardı.
Mira ise daha birkaç gündür kafasını tutabiliyor. Narin bir kız işte :)
Neyse bugün önce kırklanacağız (kırkıncı gün banyosu-geleneksel), sonra da kırk uçurmaya gideceğiz Başak Teyze'mize... Başak Teyzemiz artık kırklama annemiz olacak :)
Resimleri çekeceğim, yarın yüklerim artık.
Sevgiler...
İkinci çocuk olunca ister istemez bir kıyaslama yapıyor insan, "Poyraz şöyleydi, bu böyle" diye. Ya da "oğlan çocuğu şöyle yapar, ama kızlar böyle" diye. Müsadenizle birkaçını yazıya dökeyim.
Poyraz hiç ağlamazdı, hatta doktora bile götürmüştüm. Bu çocukta bir problem mi var, hiç ağlamıyor diye :))) Doktorun bizi bir kovmadığı kalmıştı.
Mira ise mıkırdanmaya başladığı andan itibaren 30 saniye içinde kucağına almazsan veya aç ise memeyi ağzına tıkmazsan çığlığı basıyor.
İkisinin de gazı var diyemem, sabaha karşı azıcık ıkınıp sıkınıyorlar ama sanırım her bezden sonra karınlarına zeytinyağı ile yaptığım masaj işe yarıyor.
İkisi de (ve hatta tüm bebeklerin %95'i) kucakta uyumayı seviyor. Babası kızda sensor olduğunu düşünmeye başladı, kucakta pelte gibi uyuyan çocuk, yatağa koyar koymaz uyanıyor diye...
Poyraz'ı ilk ay her gece saat kurup uyandırmak zorunda kalmıştım. O kadar tembeldi ki, acıksa bile meme emmeye üşenirdi. Zaten bu yüzden 7,5 aylık emmeyi bıraktı ya. Hala da ağzına bir lokma verirsem yiyor. Kendi yemekten nefret ediyor.
Mira ise daha ilk geceden beri 2 saatte bir uyanıp meme istedi. Azıcık gecikirsem, kıyameti kopardı. Daha birkaç günlük iken poposunu çevirip gövdeme öyle bir yapışırdı ki, emerken tek damla boşa gitmedi.
Poyraz, koca kafa olmasına rağmen, omurgası daha güçlü olduğundan mıdır nedir, çok erken kafasını dik tutmayı başardı.
Mira ise daha birkaç gündür kafasını tutabiliyor. Narin bir kız işte :)
Neyse bugün önce kırklanacağız (kırkıncı gün banyosu-geleneksel), sonra da kırk uçurmaya gideceğiz Başak Teyze'mize... Başak Teyzemiz artık kırklama annemiz olacak :)
Resimleri çekeceğim, yarın yüklerim artık.
Sevgiler...
Salı, Nisan 12, 2011
Mira 1 aylık, abi eğitime başladı
Blogspot yasaklandığından beri yazasım gelmiyor. Tam da kızımın doğumuna denk geldi, mutsuzum doğrusu. Yine de atlamayayım diye yazalım bakalım.
9 Nisan itibariyle 1 aylık oldu Lidya Mira. Ve tam 53 cm, 4 kilo 400 gram ağırlığında bir minik kız oldu. Kucakta veya memede uyuyor. Tabi babamız evde olmasına rağmen sırt ve bel ağrılarına yol açıyor bu durum. Kucakta uyuyan Mira itinayla derin uyksu bozulmadan yatağına konur. Saat tutulur. Sonuç 30 saniye sonra kıpırdanma, 45 saniye sonra da bir ciyaklama. Tam kız bebek valla. Mıkırdanmaya başladıktan sonra 30 saniye içinde istediği pozisyonda kucağa alınmazsa veya meme ağzına tıkılmazsa, asıl o zaman görün siz yaygarayı :)
Geceleri alt değiştirmek ise tam bir komedi. Poyraz hiiiiç uyanmazdı ben altını değiştirirken. Bu kız ise ilk çıt çıt açılmasıyla açıyor gözlerini. Altı temizlendikten sonra da keyfi yerine geliyor ya. Bir şirinlik, bir gülücükler görmeyin. Tabi bu durumun 1,5 saattir ayakta olan ve bir an önce sıcak yatağına dönüp uyumak isteyen annede yarattığı hezeyanları ise varın siz tahmin edin :)
Bu postumuza abimizin Mira'ya verdiği ilk dersle son verelim;
- Anne kardeşim neden ağlıyor?
- Gazı var annecim, karnı ağrıyor
- Pırt yapsana kardeşim...
9 Nisan itibariyle 1 aylık oldu Lidya Mira. Ve tam 53 cm, 4 kilo 400 gram ağırlığında bir minik kız oldu. Kucakta veya memede uyuyor. Tabi babamız evde olmasına rağmen sırt ve bel ağrılarına yol açıyor bu durum. Kucakta uyuyan Mira itinayla derin uyksu bozulmadan yatağına konur. Saat tutulur. Sonuç 30 saniye sonra kıpırdanma, 45 saniye sonra da bir ciyaklama. Tam kız bebek valla. Mıkırdanmaya başladıktan sonra 30 saniye içinde istediği pozisyonda kucağa alınmazsa veya meme ağzına tıkılmazsa, asıl o zaman görün siz yaygarayı :)
Geceleri alt değiştirmek ise tam bir komedi. Poyraz hiiiiç uyanmazdı ben altını değiştirirken. Bu kız ise ilk çıt çıt açılmasıyla açıyor gözlerini. Altı temizlendikten sonra da keyfi yerine geliyor ya. Bir şirinlik, bir gülücükler görmeyin. Tabi bu durumun 1,5 saattir ayakta olan ve bir an önce sıcak yatağına dönüp uyumak isteyen annede yarattığı hezeyanları ise varın siz tahmin edin :)
Bu postumuza abimizin Mira'ya verdiği ilk dersle son verelim;
- Anne kardeşim neden ağlıyor?
- Gazı var annecim, karnı ağrıyor
- Pırt yapsana kardeşim...
Perşembe, Nisan 07, 2011
29 Mart 2011 - 20 günlük olduk
Ne derler, yarı kırk mı? Artık ne anlamı varsa işte, biz 20 günlük olduk. Doktora gitmelerimizi saymazsak ilk kez 8 günlük iken gezmek amacıyla sokağa çıktık. Sonra da ara ara 1 saatlik kısa gezintiler yaptık kızımla. Bu sefer kendimi çok daha iyi hissediyorum. Sanırım başıma gelebilecekler konusunda hazırlıklı olmamdan kaynaklı bu biraz da. Ha tabi bir de babamızın evde olmasından. Yemeği, temizliği, dağınıklığı da dert etmiyorum artık. Tek derdim oğlumun sarsılmaması, onun düzeninin bozulmaması. O da bu sürece hızlıca adapte olduğu için, değmeyin keyfime. Aslında 20 gün boyunca yazmaya vaktim olmadı değil. Ama şu blogspot yasaklanınca, benim de blog tutma hevesim kaçtı resmen. En kısa zamanda blogumu kendi siteme taşıyayım da bu saçmalıktan kurtulayım bari. Mira 15. günde doktor kontrolüne gitti. Hastaneden 3 kilo ve 46 cm çıkan minik kızım azimle emerek 15. günün sonunda 3,650 gr ve 51 cm olunca tebriği ben hakettim tabi Ara ara sıkıştıran gazları saymazsak, Mira genel olarak sakin bir bebek. Sadece kucakta durmayı çok seviyor o kadar. Bu şimdilik sorun değil ama bu hızla kilo almaya devam ederse yakında sırt ve bel ağrılarıyla uğraşmak zorunda kalabilirim. Poyraz abi oldu, evet gerçekten aradaki kimi ufak tefek kaprislerini ve deneysel çalışmalarını saymazsak kardeşini çok seviyor. Sabaha karşı yatağımıza geliyor ve yatak odasında 4 kişilik bir aile olarak uyuyoruz sabaha kadar. Hiç şikayetim yok )) Günlerim “emzir, bez değiştir, uyut ki uyuyabilesin” şeklinde geçiyor. Artık hayatımın yeni anlamı bu. 2 çocuklu olmanın daha farkına vardığımı söyleyemiyeceğim. Sanırım ikisi de ortalıkta koşturmaya ve paçalarımızdan çekiştirmeye başladıklarında anlayacağız.
16 Mart 2011 - Kızım doğdu da 1 haftalık oldu bileee...
Biraz ara verdik, mecburen. Bu arada kızım da doğdu. Hastalıklarla boğuşurken aramıza katılıverdi. Hatta 1 haftalık oldu bile bugün. Dün de göbeği düştü. Buraya doğum hikayesini uzun uzun yazmayacağım. Daha önce söylemedim sanırım. Bir süredir www.cocuk.com sitesinde yazıyorum düzenli olarak. Yazılarımı http://www.cocuk.com/yazarlar/ozlem-erguz adresinden takip edebilirsiniz.
Doğum hikayemizi orada uzun uzun yazdığım için buraya sadece link vereceğim.
http://www.cocuk.com/cocuk/hamilelik/karsilasilan-sorunlar/lidya-miranin-dogum-hikayesi
Resimleri sonra ekleyeceğim.
Doğum hikayemizi orada uzun uzun yazdığım için buraya sadece link vereceğim.
http://www.cocuk.com/cocuk/hamilelik/karsilasilan-sorunlar/lidya-miranin-dogum-hikayesi
Resimleri sonra ekleyeceğim.
7 Mart 2011 - Şeker, insülin, sinüzit, grip, farenjit, kar…. Sırada ne var?
28. haftada gebelik diyabeti olduğumu öğrendim. O gün, bugündür günde 6 kez parmağımı delip şekerimi ölçüyorum. Tam 10 haftadır. Yetmedi, 35. haftada şekerim raydan çıktı ve insüline başlamak zorunda kaldım. Sabah akşam enjeksiyon yapıyorum. Aynı haftalarda bir de sinüzit belası yokladı beni. 2 kutu antibiyotiği içtim yana yana…
Doğum 5 Mart dedik. Kendimizi hazırladık. Ama insan oğlunun hayatında olacaklar önceden bilinemiyormuş. 3 Mart akşam üstü aşırı bir halsizlik ve yüksek ateşle vurduk kafayı yastığa. Tüm doktorlar ağzı birliği ettiler. Doğumu erteleyeceğiz diye. Bu halde anestezi alamazmışım. Zaten harap durumdaymışım. Doğum sonrası hem kendime, hem bebeğe hayrım olmazmış. Haklılardı…
Doğumu 9 Mart’a erteledik. Dün bayağı iyi hissediyordum kendimi. Akşam saatlerinde boğazım bıçakla kesilmiş gibi acımaya başladı. Yutkunmak işkence oldu. Hemen Berna’yı aradım. Berna benim KBB uzmanı çocukluk arkadaşım. Hemen antibiyotik başla, yarın da gel dedi. Yine antibiyotik başladım yine yana, yana…
Bugün sabahtan kafamı dik tutamaz oldum, saatlerce yattım. Tek tesellim NST sonucunda kızımın keyfinin yerinde olduğunu bilmek oldu. Saat 16 gibi, Poyraz’ın okulundan aradılar. Poyraz’ın kulağı ağrıyor diye. Hah dedim bir bu eksikti. Ama aklımda bir kuşku da yok değil. Kaç gündür, okula gitmek istemiyordu. Bu sabah da beni erken alır mısınız diye sormuştu. Ama riske atamazdım. Hem kendimi, hem de onu göstermek üzere Berna’ya gittik.
Yol boyunca pek neşeliydi Poyraz, Şarkılar söyledi. Cıvıl cıvıldı. Emindim ben bir sorun olmadığına, bunun bir numara olduğuna. Netekim Berna’da baktı baktı ve hiçbirşeyi yok dedi. Yalan söylediği için, daha doğrusu eve gelmek için numara yaptığı için kızdım ama gerçekten hasta olmadığı için de çok sevindim. Sonra Berna bana baktı, “boğazda farenjit , sinüslerde de iltihap var” dedi. Aman ne şahane. Bir onlar eksikti. Ve asıl bombayı patlattı, “bence hala vaktin varsa 9 Mart!ı da ertele”. Ağlayacaktım resmen.
Gecelerim ne kadar zor geçiyor biliyor musunuz? Artık tek başıma sağdan sola bile dönemiyorum. Tonguç’un yardım etmesi gerekiyor. Çektiğim ızdırabı görünce, çok şaşırdı. Canım gerçekten çok acıyor. Ki beni tanıyan bilir, canım tatlı değildir. Bu sefer gerçekten acıyor. Ayağa kalkınca karnımı ellerimle taşır vaziyette tutmam gerekiyor, yoksa adım atamıyorum. Ve bana yine ertele diyorlar. “Dayan Özlem, az daha sabır” diyorlar.
Dayanıyorum zaten, başka çarem mi var?
Yarın hastanenin anestezi uzmanlarıyla görüşeceğim. Bir kez daha ertelemek istemiyorum. Ama bu kadar halsiz bir halde de ne yapacağım bilmiyorum. Belki yarına biraz daha toparlarım. Şu öksürük de biraz daha azalsa da, dikişleri patlatmasak sezeryandan sonra. Ha bir de hava durumu var, şiddetli bir kar yağışı bekleniyormuş. Hastaneye nasıl gideceğim, doktorlar nasıl gelecek?
Gerçekten sabırla bekliyorum, bakalım daha yaşayacak ne var?
Kızım sen kendine iyi bak olur mu?
Doğum 5 Mart dedik. Kendimizi hazırladık. Ama insan oğlunun hayatında olacaklar önceden bilinemiyormuş. 3 Mart akşam üstü aşırı bir halsizlik ve yüksek ateşle vurduk kafayı yastığa. Tüm doktorlar ağzı birliği ettiler. Doğumu erteleyeceğiz diye. Bu halde anestezi alamazmışım. Zaten harap durumdaymışım. Doğum sonrası hem kendime, hem bebeğe hayrım olmazmış. Haklılardı…
Doğumu 9 Mart’a erteledik. Dün bayağı iyi hissediyordum kendimi. Akşam saatlerinde boğazım bıçakla kesilmiş gibi acımaya başladı. Yutkunmak işkence oldu. Hemen Berna’yı aradım. Berna benim KBB uzmanı çocukluk arkadaşım. Hemen antibiyotik başla, yarın da gel dedi. Yine antibiyotik başladım yine yana, yana…
Bugün sabahtan kafamı dik tutamaz oldum, saatlerce yattım. Tek tesellim NST sonucunda kızımın keyfinin yerinde olduğunu bilmek oldu. Saat 16 gibi, Poyraz’ın okulundan aradılar. Poyraz’ın kulağı ağrıyor diye. Hah dedim bir bu eksikti. Ama aklımda bir kuşku da yok değil. Kaç gündür, okula gitmek istemiyordu. Bu sabah da beni erken alır mısınız diye sormuştu. Ama riske atamazdım. Hem kendimi, hem de onu göstermek üzere Berna’ya gittik.
Yol boyunca pek neşeliydi Poyraz, Şarkılar söyledi. Cıvıl cıvıldı. Emindim ben bir sorun olmadığına, bunun bir numara olduğuna. Netekim Berna’da baktı baktı ve hiçbirşeyi yok dedi. Yalan söylediği için, daha doğrusu eve gelmek için numara yaptığı için kızdım ama gerçekten hasta olmadığı için de çok sevindim. Sonra Berna bana baktı, “boğazda farenjit , sinüslerde de iltihap var” dedi. Aman ne şahane. Bir onlar eksikti. Ve asıl bombayı patlattı, “bence hala vaktin varsa 9 Mart!ı da ertele”. Ağlayacaktım resmen.
Gecelerim ne kadar zor geçiyor biliyor musunuz? Artık tek başıma sağdan sola bile dönemiyorum. Tonguç’un yardım etmesi gerekiyor. Çektiğim ızdırabı görünce, çok şaşırdı. Canım gerçekten çok acıyor. Ki beni tanıyan bilir, canım tatlı değildir. Bu sefer gerçekten acıyor. Ayağa kalkınca karnımı ellerimle taşır vaziyette tutmam gerekiyor, yoksa adım atamıyorum. Ve bana yine ertele diyorlar. “Dayan Özlem, az daha sabır” diyorlar.
Dayanıyorum zaten, başka çarem mi var?
Yarın hastanenin anestezi uzmanlarıyla görüşeceğim. Bir kez daha ertelemek istemiyorum. Ama bu kadar halsiz bir halde de ne yapacağım bilmiyorum. Belki yarına biraz daha toparlarım. Şu öksürük de biraz daha azalsa da, dikişleri patlatmasak sezeryandan sonra. Ha bir de hava durumu var, şiddetli bir kar yağışı bekleniyormuş. Hastaneye nasıl gideceğim, doktorlar nasıl gelecek?
Gerçekten sabırla bekliyorum, bakalım daha yaşayacak ne var?
Kızım sen kendine iyi bak olur mu?
5 Mart 2011 - Oğlum 4 Yaşında
Blogspottaki bir sorun nedeniyle resimleri yükleyemedim. Bu postu daha sonra düzenleyeceğim
4 Mart 2011 - Doğumu erteledik
Düğünü ertelenen duydum, tatilini erteleyen duydum ama doğumunu ertelemek zorunda kalan var mı başka?
Çok fena grip oldum, üstelik hayatım boyunca sadece 2-3 kez olduklarımdan. Öksürük, yüksek ateş, burun akıntısı, inanılmaz bir halsizlik, terleme – titreme… Siz anlayın işte.
Bu halde anestezi altına girmeni gerektirecek zorunlu bir durum yok dediler sevgili doktorlarım. Biz de doğumu 9 Mart’a erteledik.
Annecim sana daha güçlü, daha sağlıklı kavuşabilmek için tüm bunlar. Sadece 4 gün sonra kavuşacağız merak etme. Seni seviyorum…. Sen de içerde bol bol dinlen, bol bol beslen bu arada…
Çok fena grip oldum, üstelik hayatım boyunca sadece 2-3 kez olduklarımdan. Öksürük, yüksek ateş, burun akıntısı, inanılmaz bir halsizlik, terleme – titreme… Siz anlayın işte.
Bu halde anestezi altına girmeni gerektirecek zorunlu bir durum yok dediler sevgili doktorlarım. Biz de doğumu 9 Mart’a erteledik.
Annecim sana daha güçlü, daha sağlıklı kavuşabilmek için tüm bunlar. Sadece 4 gün sonra kavuşacağız merak etme. Seni seviyorum…. Sen de içerde bol bol dinlen, bol bol beslen bu arada…
Salı, Mart 01, 2011
Pazartesi, Şubat 28, 2011
37+1
Bugün SSK'dan işgörmez raporumu aldım. İçimden "asıl siz şimdi benim ne işler göreceğimi bilmiyorsunuz" demek geldi :)
Sonra da son doktor kontrolümüze gittik. 3,150 kg olmuş kızım. Suyu da iyiymiş, karın ve baş çevresi de.
Artık bekleme evresindeyiz.
Cumartesi sabahı görüşmek üzere güzel kızım...
Sonra da son doktor kontrolümüze gittik. 3,150 kg olmuş kızım. Suyu da iyiymiş, karın ve baş çevresi de.
Artık bekleme evresindeyiz.
Cumartesi sabahı görüşmek üzere güzel kızım...
Cuma, Şubat 25, 2011
Ofiste son gün ve doğuma 8 kala....
Bugün ofiste son günüm. Evet yani doğum iznine çıkıyorum. 1 hafta sonra da, eğer daha erken gelmeye karar vermezse, minik kızımla buluşacağım. Farkettim ki, abisi de, babası da sabırsızlandı artık. E tabi bu sabırsızlıkta benim sinirli hallerimin de etkisi büyük.
Bakalım bu maraton nasıl geçecek? Maratona hazırlık benim çok nefesimi kesti. Yoruldum, itiraf ediyorum bu hamilelik beni yordu. Evde bir minik daha varken zor oluyormuş. Kemiklerim ağrıdı, yatamaz oldum. Şekerim çıktı, yiyemez oldum. Oğlumu kucağıma alamaz, merdiven çıkamaz oldum. Yok yani özel bir problemim yok neyse ki, ama yine de artık yaştan mı bilemiyorum. Bu sefer yıprandım işte.
Şu şeker meselesi ekstra yıprattı beni. 35-36 haftaya kadar diyetle kontrol edebildiğim şeker sapıtınca, insülin enjeksiyonu yapmaya başladım. Yemek, içmek, uyumak bile hesapla. Umarım doğumdan sonra normale döner bu durum.
Bir de sinirli ve tahammülsüz oldum ki sormayın. Çok yazmayacağım bu konuda, çünkü düşündükçe ağlayasım geliyor. O kadar çok bağırıyorum ki oğluma. O da inadına ters bu aralar. Ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. Diyabet ve insülin kullanımı insanı sinirli ve tahammülsüz yapar mı acaba?
Canım oğlum, sana kızdığım için beni affet. Senin kontrol edemediğin ve aslında sebep de olmadığın bir yorgunluğun sonucu bu hallerim. Oysa sen de daha miniciksin, "hadi anne doğsun şu kardeşim, rahat rahat kucağında oturmak istiyorum" derken ne kadar içten olduğunun da farkındayım. Az daha sabret, geçecek. Seni çok seviyorum!
Canım kızım, sen de sebep değilsin tüm bunlara. Olamazsın, bunlar senin tercihin değildi ki. Beraberce yaşıyoruz bu yorgunluğu, bu gerginliği üstelik. Oysa sen yapman gerekeni fazlasıyla yaptın, çok iyi yoldaşlık ettin bana bu 37 hafta boyunca. Şimdi senden bir isteğim daha var. 1 hafta daha sabret ve büyü. 1 hafta sonra hepimiz seni kucaklamak için hazır bekliyor olacağız :)
1 hafta dinlenmek istiyorum. Apartmanın merdivenlerini çıkmak bile çok yorucu artık.
2 Mart çarşamba günü oğlumun doğum gününü kutlayacağız okulunda. Umarım bu kız en azından o güne kadar sabreder :)
Yazıyı Poyraz'ın sabah sabah beni neşelendiren diyaloğunu yazarak bitireyim.
- Anne ben artık büyümek istiyorum
- Neden oğlum?
- Büyüyüp polis olucam ve bütün prensesleri hapse atıcam.
- Neden?
- Çünkü onlar bizi kandırıyorlar
- Nasıl yani?
- Birgün prenses gibi giyinip okula geliyorlar, prenses gibi davranıyorlar. Ertesi gün normal normal giyiniyorlar, cadı kız oluyorlar.
- :))))))))))
Bakalım bu maraton nasıl geçecek? Maratona hazırlık benim çok nefesimi kesti. Yoruldum, itiraf ediyorum bu hamilelik beni yordu. Evde bir minik daha varken zor oluyormuş. Kemiklerim ağrıdı, yatamaz oldum. Şekerim çıktı, yiyemez oldum. Oğlumu kucağıma alamaz, merdiven çıkamaz oldum. Yok yani özel bir problemim yok neyse ki, ama yine de artık yaştan mı bilemiyorum. Bu sefer yıprandım işte.
Şu şeker meselesi ekstra yıprattı beni. 35-36 haftaya kadar diyetle kontrol edebildiğim şeker sapıtınca, insülin enjeksiyonu yapmaya başladım. Yemek, içmek, uyumak bile hesapla. Umarım doğumdan sonra normale döner bu durum.
Bir de sinirli ve tahammülsüz oldum ki sormayın. Çok yazmayacağım bu konuda, çünkü düşündükçe ağlayasım geliyor. O kadar çok bağırıyorum ki oğluma. O da inadına ters bu aralar. Ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. Diyabet ve insülin kullanımı insanı sinirli ve tahammülsüz yapar mı acaba?
Canım oğlum, sana kızdığım için beni affet. Senin kontrol edemediğin ve aslında sebep de olmadığın bir yorgunluğun sonucu bu hallerim. Oysa sen de daha miniciksin, "hadi anne doğsun şu kardeşim, rahat rahat kucağında oturmak istiyorum" derken ne kadar içten olduğunun da farkındayım. Az daha sabret, geçecek. Seni çok seviyorum!
Canım kızım, sen de sebep değilsin tüm bunlara. Olamazsın, bunlar senin tercihin değildi ki. Beraberce yaşıyoruz bu yorgunluğu, bu gerginliği üstelik. Oysa sen yapman gerekeni fazlasıyla yaptın, çok iyi yoldaşlık ettin bana bu 37 hafta boyunca. Şimdi senden bir isteğim daha var. 1 hafta daha sabret ve büyü. 1 hafta sonra hepimiz seni kucaklamak için hazır bekliyor olacağız :)
1 hafta dinlenmek istiyorum. Apartmanın merdivenlerini çıkmak bile çok yorucu artık.
2 Mart çarşamba günü oğlumun doğum gününü kutlayacağız okulunda. Umarım bu kız en azından o güne kadar sabreder :)
Yazıyı Poyraz'ın sabah sabah beni neşelendiren diyaloğunu yazarak bitireyim.
- Anne ben artık büyümek istiyorum
- Neden oğlum?
- Büyüyüp polis olucam ve bütün prensesleri hapse atıcam.
- Neden?
- Çünkü onlar bizi kandırıyorlar
- Nasıl yani?
- Birgün prenses gibi giyinip okula geliyorlar, prenses gibi davranıyorlar. Ertesi gün normal normal giyiniyorlar, cadı kız oluyorlar.
- :))))))))))
Cumartesi, Şubat 19, 2011
Üstüme gelmeyin patlayacağım...
Bir süredir gebelik şekeri ile savaşıyordum. Bu şeker genelde sadece gebelikte ortaya çıkan ve gebeliğin sonlanması ile sonlanan bir tür diyabet. Ama neticede metabolizamanızın diyabete eğilimli olduğu ve 50-60 yaşından sonra diyabet hastası olabileceğiniz anlamına da geliyor.
Sadece kendimden menkul olsam bu kadar çok gerilmeyeceğim, ama gebelik şekeri doğrudan bebeğin de hayatını riske attığı için insanı daha fazla strese sokuyor. Neyse Poyraz'da çok hafif bir diyet ile şeker yükselmesini kontrol altına almıştık ve buna gebelik şekeri bile dememişti doktorum.
Bu sefer tüm şeker değerlerim yüksek çıkınca sıkı takip başladı. Diyetle 35. haftaya kadar gayet güzel idare ettik. Kendime aldığım bir glukometre ile günde 6 kez kan şekerimi ölçüp not ediyorum. Herşey gayet normaldi, ta ki, geçen hafta başına kadar. Şekerim ne yersem yiyeyim, acayip yükselmeye 200'lere vurmaya başladı. Bu da bebeğin en iyi ihtimalle çok kilo almasına, kötü ihtimalle hayatının tehlikeye girmesine sebep olacak bir değer. Oysa ben 120-140 aralığında tutmalıydım bu değeri, olmadı. 1 hafta çeşitli denemeler yaptım kendime geçen pazartesi dahiliyecime tekrar gittim. Acıklı gözlerle; "Valla tatlı birşey yemiyorum Hatice Hanım, diyetime uyuyorum" diye kendimi anlattım. O ise gayet sakindi. "Herşey kitabına uygun, 35-36. haftalarda gestasyonel diyabet sapıtma eğilimi gösterir. Diyetle kontrol altına alamıyorsak, insüline başlayacağız" dedi. Ama nasıl olur, sadece 3 haftam kaldı filan dedim ama nafile. Sonuçta bebeğin sağlığı çok kritik. Düne kadar kimi ek önlemlerle diyeti zenginleştirerek, değiştirerek birşeyler yapabilir miyiz diye baktık ama maalesef başaramadık. Sonuçta dün akşam itibariyle insülin kullanmaya başladım. Dolmakalem gibi bir aparatla 8 mm'lik kıl gibi ve henüz vücuduma girdiğini bile anlamadığım bir iğne ile sabah - akşam insülin enjekte ediyorum. (Sen değil miydin doktor olmak isteyen, al sana doktorculuk fırsatı; tansiyon ölç, şeker tahlili yap derken şimdi de enjeksiyon)
Tabi bu durum hayatıma yepyeni bir boyut da kattı. Artık çok daha dakik yaşamak zorundayım. Tamam alman disiplini ile büyüdüm, dakik ve disiplinli olmayı severim ama bu kadarı da fazla.
Nedir fazla olan diyen varsa, kısaca aşağıdaki günlük planıma bir baksın lütfen.
Sabah uyanınca açlık kan şekeri ölçümü
7.45 İnsülin iğnesi
8.00 Kahvaltı (diyete uygun)
9.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
10.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et
Eyvah 9'da içmem gereken antibiyotiği unuttum, onu iç
10.30 ara öğün, 1 meyve
Oğlanın vitaminini vermiş miydim ben?
12.30 öğle yemeği
13.30 1. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz ye
14.30 2. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
16.30 ara öğün, 1 kepekli tost
Ben kendi vitaminimi ve demir hapımı da içmedim bugün, hadi onları da iç
18.45 İnsülin iğnesi
19.00 Akşam yemeği
20.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
21.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
Saat 21'de içmem gereken antibiyotiği de unutma...
Oğlanın uyku saati gelmiş, seremoni başlasın, süt, masal, çiş, diş
22.30 Bir bardak süt iç
Yani zaten hamileliğimin son 2 haftasına gelmişim, kasılmalar var. Evet dün NST'de kasılmalarım çıktı. Doktorum dinlen dedi ama hayırlısı diyerek temkinli yaklaşıyorum ben. Zaten sinüzitim var 1 haftadır ne nefes, ne koku, ne tat alamıyorum. Doğru düzgün uyku uyuyamıyorum. Hareket edemiyorum. Hala araba kullanıp işe gidiyorum. Evet maalesef 1 hafta daha işe gideceğim. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi, bir de şu dakik ve stresli beslenme programı beni iyice gerdi.
En fazla 2 hafta daha diye umud ederek kendimi teselli ediyorum. Sonuçta hayatı boyunca bu düzeni korumak zorunda olmak da var. Gerçi doğumdan sonra ne olacak peki diye sorduğumda Hatice Hanım; "Sen doğur 1 tabak baklava benden" dedi ama ardından da, "sürekli kontrol altında olacaksın" diye de ekledi.
Gel 5 Mart gel....!
Not: Bugün çok güzel, çok keyifli bir haber de aldım ama henüz daha çok erken diye şimdilik kendime saklıyorum, sadece çıtlatayım dedim :)))
Sadece kendimden menkul olsam bu kadar çok gerilmeyeceğim, ama gebelik şekeri doğrudan bebeğin de hayatını riske attığı için insanı daha fazla strese sokuyor. Neyse Poyraz'da çok hafif bir diyet ile şeker yükselmesini kontrol altına almıştık ve buna gebelik şekeri bile dememişti doktorum.
Bu sefer tüm şeker değerlerim yüksek çıkınca sıkı takip başladı. Diyetle 35. haftaya kadar gayet güzel idare ettik. Kendime aldığım bir glukometre ile günde 6 kez kan şekerimi ölçüp not ediyorum. Herşey gayet normaldi, ta ki, geçen hafta başına kadar. Şekerim ne yersem yiyeyim, acayip yükselmeye 200'lere vurmaya başladı. Bu da bebeğin en iyi ihtimalle çok kilo almasına, kötü ihtimalle hayatının tehlikeye girmesine sebep olacak bir değer. Oysa ben 120-140 aralığında tutmalıydım bu değeri, olmadı. 1 hafta çeşitli denemeler yaptım kendime geçen pazartesi dahiliyecime tekrar gittim. Acıklı gözlerle; "Valla tatlı birşey yemiyorum Hatice Hanım, diyetime uyuyorum" diye kendimi anlattım. O ise gayet sakindi. "Herşey kitabına uygun, 35-36. haftalarda gestasyonel diyabet sapıtma eğilimi gösterir. Diyetle kontrol altına alamıyorsak, insüline başlayacağız" dedi. Ama nasıl olur, sadece 3 haftam kaldı filan dedim ama nafile. Sonuçta bebeğin sağlığı çok kritik. Düne kadar kimi ek önlemlerle diyeti zenginleştirerek, değiştirerek birşeyler yapabilir miyiz diye baktık ama maalesef başaramadık. Sonuçta dün akşam itibariyle insülin kullanmaya başladım. Dolmakalem gibi bir aparatla 8 mm'lik kıl gibi ve henüz vücuduma girdiğini bile anlamadığım bir iğne ile sabah - akşam insülin enjekte ediyorum. (Sen değil miydin doktor olmak isteyen, al sana doktorculuk fırsatı; tansiyon ölç, şeker tahlili yap derken şimdi de enjeksiyon)
Tabi bu durum hayatıma yepyeni bir boyut da kattı. Artık çok daha dakik yaşamak zorundayım. Tamam alman disiplini ile büyüdüm, dakik ve disiplinli olmayı severim ama bu kadarı da fazla.
Nedir fazla olan diyen varsa, kısaca aşağıdaki günlük planıma bir baksın lütfen.
Sabah uyanınca açlık kan şekeri ölçümü
7.45 İnsülin iğnesi
8.00 Kahvaltı (diyete uygun)
9.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
10.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et
Eyvah 9'da içmem gereken antibiyotiği unuttum, onu iç
10.30 ara öğün, 1 meyve
Oğlanın vitaminini vermiş miydim ben?
12.30 öğle yemeği
13.30 1. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz ye
14.30 2. saat kan şekeri ölçümü, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
16.30 ara öğün, 1 kepekli tost
Ben kendi vitaminimi ve demir hapımı da içmedim bugün, hadi onları da iç
18.45 İnsülin iğnesi
19.00 Akşam yemeği
20.00 1. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, mutlaka fındık ceviz filan ye
21.00 2. saat kan şekeri ölçümü yap, herşeyi not et, 1 adet meyve ye
Saat 21'de içmem gereken antibiyotiği de unutma...
Oğlanın uyku saati gelmiş, seremoni başlasın, süt, masal, çiş, diş
22.30 Bir bardak süt iç
Yani zaten hamileliğimin son 2 haftasına gelmişim, kasılmalar var. Evet dün NST'de kasılmalarım çıktı. Doktorum dinlen dedi ama hayırlısı diyerek temkinli yaklaşıyorum ben. Zaten sinüzitim var 1 haftadır ne nefes, ne koku, ne tat alamıyorum. Doğru düzgün uyku uyuyamıyorum. Hareket edemiyorum. Hala araba kullanıp işe gidiyorum. Evet maalesef 1 hafta daha işe gideceğim. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi, bir de şu dakik ve stresli beslenme programı beni iyice gerdi.
En fazla 2 hafta daha diye umud ederek kendimi teselli ediyorum. Sonuçta hayatı boyunca bu düzeni korumak zorunda olmak da var. Gerçi doğumdan sonra ne olacak peki diye sorduğumda Hatice Hanım; "Sen doğur 1 tabak baklava benden" dedi ama ardından da, "sürekli kontrol altında olacaksın" diye de ekledi.
Gel 5 Mart gel....!
Not: Bugün çok güzel, çok keyifli bir haber de aldım ama henüz daha çok erken diye şimdilik kendime saklıyorum, sadece çıtlatayım dedim :)))
Perşembe, Şubat 17, 2011
Hatırla Özlem!
Birkaç sene sonra olmaz ya, olur da e hadi üçüncü filan diyen olursa, sosyo-ekonomik ölçekte Sultan Süleyman mertebesine erişmiş bile olsam;
35-36 yaşına gelmiş ve ilk çocuğunu daha doğurmamış biri, çocuk sahibi olmak istediğinden bahsederse;
Yaşı kaç olursa olsun, çocuğu olup da kardeş düşünen ve önceki hamileliği çok kolay ve keyifli geçen biri olursa;
Hatırla Özlem! Ve gerekirse de hatırlat!
- Ruhun ne kadar genç olursa olsun, ya da sen kendini ne kadar enerjik hissedersen hisset (ki bu da bir kandırmaca) metal yorgunluğu gibi bir vücut yorgunlu var. Kemikle ve kaslar 25-30 yaşındaki muameleyi kaldıramıyor
- Her bir hamilelik kar taneleri kadar birbirinden farklı olabiliyor. İlkinde kelebekler gibi uçan kadın, ikincide salyangoz gibi sürünüyor.
- Bu kadın bir tane doğurdu, bunu doğurması lüks. Sırf kendi egosunu tatmin ediyor diye düşünenler olduğu için ilk hamileliğinde gördüğü ilgiyi arayan avucunu yalıyor
- Bu kadın bir taneyi sağlıkla doğurdu, büyüttü. Artık bunu da yapar nasıl olsa diyenler olduğu için kimse yardım da etmiyor. Kocan ve ailen dahil...
- Ay belimde bir sızı var deyip devrilip Tv karşısına yayıldığın o ilk hamilelik anları, tatlı birer anıya dönüşüyor. Zira evde her daim, ilgi, yemek, banyo...vs bekleyen bir minik yaratık oluyor.
- İlkinde "ay diyabet reçelleri alayım bari" diyerek sosyetik yöntemlerle savuşturduğun gebelik şekeri vakası, ikincide bir travmaya, ne yersen ye ekranda görünen yüksek kan şekeri değerlerine ve nihayetinde hergün vurulan insülin iğnelerine dönüşüyor.
- İlkinde "ay yatakta dönmek çok zor" derken resmen kapris yapıyormuşum. Bu sefer yatakta dönmeye acılı inlemeler, pelvis kemiklerinde çatırdamalar ve kalça kemiklerindeki can yakıcı ağrılar eşlik ediyor.
- "Ay eğilemiyorum, ayakkabımın fermuarını çeker misin hayatım?" cümleleri acıklı birer gülümseme eşliğinde anımsanıyor. Yerini "oğlum bir sabit dur, zaten zor eğiliyorum ayakkabını giydirirmek için" cümleleri alıyor.
- 4 sene önceki hamilelik fotoğraflarına bakınca, geçen 4 senede ve 2. hamilelikte ne kadar yaşlandığını/çöktüğünü/yıprandığını daha net görebiliyorsun.
Daha yazayım mı? Yok yok yazmiiim...
Hiçbiri de gerçek değil zaten, korkmayın. Doğurun siz, doğurun.
Haydi hep beraber süper anneler tımarhanesine...
35-36 yaşına gelmiş ve ilk çocuğunu daha doğurmamış biri, çocuk sahibi olmak istediğinden bahsederse;
Yaşı kaç olursa olsun, çocuğu olup da kardeş düşünen ve önceki hamileliği çok kolay ve keyifli geçen biri olursa;
Hatırla Özlem! Ve gerekirse de hatırlat!
- Ruhun ne kadar genç olursa olsun, ya da sen kendini ne kadar enerjik hissedersen hisset (ki bu da bir kandırmaca) metal yorgunluğu gibi bir vücut yorgunlu var. Kemikle ve kaslar 25-30 yaşındaki muameleyi kaldıramıyor
- Her bir hamilelik kar taneleri kadar birbirinden farklı olabiliyor. İlkinde kelebekler gibi uçan kadın, ikincide salyangoz gibi sürünüyor.
- Bu kadın bir tane doğurdu, bunu doğurması lüks. Sırf kendi egosunu tatmin ediyor diye düşünenler olduğu için ilk hamileliğinde gördüğü ilgiyi arayan avucunu yalıyor
- Bu kadın bir taneyi sağlıkla doğurdu, büyüttü. Artık bunu da yapar nasıl olsa diyenler olduğu için kimse yardım da etmiyor. Kocan ve ailen dahil...
- Ay belimde bir sızı var deyip devrilip Tv karşısına yayıldığın o ilk hamilelik anları, tatlı birer anıya dönüşüyor. Zira evde her daim, ilgi, yemek, banyo...vs bekleyen bir minik yaratık oluyor.
- İlkinde "ay diyabet reçelleri alayım bari" diyerek sosyetik yöntemlerle savuşturduğun gebelik şekeri vakası, ikincide bir travmaya, ne yersen ye ekranda görünen yüksek kan şekeri değerlerine ve nihayetinde hergün vurulan insülin iğnelerine dönüşüyor.
- İlkinde "ay yatakta dönmek çok zor" derken resmen kapris yapıyormuşum. Bu sefer yatakta dönmeye acılı inlemeler, pelvis kemiklerinde çatırdamalar ve kalça kemiklerindeki can yakıcı ağrılar eşlik ediyor.
- "Ay eğilemiyorum, ayakkabımın fermuarını çeker misin hayatım?" cümleleri acıklı birer gülümseme eşliğinde anımsanıyor. Yerini "oğlum bir sabit dur, zaten zor eğiliyorum ayakkabını giydirirmek için" cümleleri alıyor.
- 4 sene önceki hamilelik fotoğraflarına bakınca, geçen 4 senede ve 2. hamilelikte ne kadar yaşlandığını/çöktüğünü/yıprandığını daha net görebiliyorsun.
Daha yazayım mı? Yok yok yazmiiim...
Hiçbiri de gerçek değil zaten, korkmayın. Doğurun siz, doğurun.
Haydi hep beraber süper anneler tımarhanesine...
Son inci :)
Bir Poyraz klasiği oldu artık, okuldan alırken hemen her akşam "anne bana yeni bir oyuncak aldın mı" diye soruyor. Kitap veya puzzle oyuncaktan sayılmıyor, ama Toy Box veya süpriz yumurta bile olsa seviniyor. "Hayır annecim almadım, sürekli oyuncak almam çok saçma değil mi?" deyince de doğal mızmızlanma zemini yaratılmış oluyor. Doğal diyorum zira, anneye naz yapmak oğlum için olmazsa olmaz birşey artık :)
Neyse geçen akşam yine doğal mızmızlanma zemini yaratıldı ve arabaya bindiği andan itibaren diyaloglar şöyle gelişti;
- Anne bugün eve misafir gelecek mi peki? (Oyuncak yok, bari arkadaş gelsin demek istiyor)
- Hayır oğlum, kış akşamı, ertesi gün okul var. Herkes evinde, yemeğini yiyip uyuyacak.
- Of çok sıkıcı, ben böyle olmasını istemiyorum
- ....
- Anneeee, anne, anneeeeeee
- (Ya sabır çekerek) Efendim oğlum
- Ben yarın okula gelmicem, okul da çok sıkıcı
- Okulun sıkıcı olduğunu düşünmüyorum, ayrıca ben işe gittiğim için sen de okula gitmelisin
- Anneanneme gitsem
- Olmaz anneannenin işi var
- Teyzeme gitsem
- Teyzen de çalışıyor
- Of hayat ne kadar da sıkıcı
- ....
- Mızır mızır........
Apartmanın otoparkına geldik, arabayı parkettik. Arabadan inmek istemedi, omuz silkti. Ben bu arada bininci ya sabırı çekiyorum. Yorgunum, hava buz gibi, karnım yerçekimine karşı koyamıyor, yağa kalktığım için yine tuvaletim gelmiş ve beyefendi yapabileceği her mızmızlığı yapıyor. Otoparktaki bir köşesi kalkmış kare taşın üstüne basıp zıplayınca pantolonum çamur oldu. Tabi o bununla çok eğlendi. Tekrar yapmaya çalıştı. Sonra kedimiz Zeytin'i aramaya başladı. Oysa ben bir an önce eve varmak için can atıyorum, önümdeki 4 kat gözümde büyüyor...
- Hadi annecim, bak eve gidelim çizgi film açalım, yemek yiyelim faaliyet yapalım, istersen banyo yapalım.... türünden akıl çelmelerle Poyraz'ı apartman kapısına kadar sürükledim. Kapıyı açtım ve kapıyı tutarak içeri girmesini sağladım.
Orda son mızmız bombası patladı.
- Heeee (ağlama ve mızmızlanma arası sahte bir ses tonu).... Kapıyı ben sana açık tutacaktıııım....
Ve Özlem'in de sabır bombası patladı o noktada
- Yeter artık Poyraz, sürekli birşey istiyorsun. Bence sen ne sitediğini de bilmiyorsun. Tek amacın mızmızlanmak. Ama ben çok yorgunum ve bu beni çok üzüyor. Anla artık dünya senin etrafında dönmüyor.
5 saniye duraklama...
- Peki kimin etrafında dönüyor?
- Hı? Gak guk..... Hadi eve çıkalım artık.
- Anne dünya kimin etrafında dönüyor.
- (Bezmişim) Kimsenin
- Ama sen bana daha önce dünyanın döndüğünü söylemiştin.
- (Offf nerden geldik bu noktaya, ağzım kurudu zaten) Yani oğlum hayatta herşey sadece senin istediğin gibi olamaz, onu demek istedim ben...
- Nedaaaaeeeen?
Ve Poyraz mızmızlanmaya kaldığı yerden devam eder :)))
Neyse geçen akşam yine doğal mızmızlanma zemini yaratıldı ve arabaya bindiği andan itibaren diyaloglar şöyle gelişti;
- Anne bugün eve misafir gelecek mi peki? (Oyuncak yok, bari arkadaş gelsin demek istiyor)
- Hayır oğlum, kış akşamı, ertesi gün okul var. Herkes evinde, yemeğini yiyip uyuyacak.
- Of çok sıkıcı, ben böyle olmasını istemiyorum
- ....
- Anneeee, anne, anneeeeeee
- (Ya sabır çekerek) Efendim oğlum
- Ben yarın okula gelmicem, okul da çok sıkıcı
- Okulun sıkıcı olduğunu düşünmüyorum, ayrıca ben işe gittiğim için sen de okula gitmelisin
- Anneanneme gitsem
- Olmaz anneannenin işi var
- Teyzeme gitsem
- Teyzen de çalışıyor
- Of hayat ne kadar da sıkıcı
- ....
- Mızır mızır........
Apartmanın otoparkına geldik, arabayı parkettik. Arabadan inmek istemedi, omuz silkti. Ben bu arada bininci ya sabırı çekiyorum. Yorgunum, hava buz gibi, karnım yerçekimine karşı koyamıyor, yağa kalktığım için yine tuvaletim gelmiş ve beyefendi yapabileceği her mızmızlığı yapıyor. Otoparktaki bir köşesi kalkmış kare taşın üstüne basıp zıplayınca pantolonum çamur oldu. Tabi o bununla çok eğlendi. Tekrar yapmaya çalıştı. Sonra kedimiz Zeytin'i aramaya başladı. Oysa ben bir an önce eve varmak için can atıyorum, önümdeki 4 kat gözümde büyüyor...
- Hadi annecim, bak eve gidelim çizgi film açalım, yemek yiyelim faaliyet yapalım, istersen banyo yapalım.... türünden akıl çelmelerle Poyraz'ı apartman kapısına kadar sürükledim. Kapıyı açtım ve kapıyı tutarak içeri girmesini sağladım.
Orda son mızmız bombası patladı.
- Heeee (ağlama ve mızmızlanma arası sahte bir ses tonu).... Kapıyı ben sana açık tutacaktıııım....
Ve Özlem'in de sabır bombası patladı o noktada
- Yeter artık Poyraz, sürekli birşey istiyorsun. Bence sen ne sitediğini de bilmiyorsun. Tek amacın mızmızlanmak. Ama ben çok yorgunum ve bu beni çok üzüyor. Anla artık dünya senin etrafında dönmüyor.
5 saniye duraklama...
- Peki kimin etrafında dönüyor?
- Hı? Gak guk..... Hadi eve çıkalım artık.
- Anne dünya kimin etrafında dönüyor.
- (Bezmişim) Kimsenin
- Ama sen bana daha önce dünyanın döndüğünü söylemiştin.
- (Offf nerden geldik bu noktaya, ağzım kurudu zaten) Yani oğlum hayatta herşey sadece senin istediğin gibi olamaz, onu demek istedim ben...
- Nedaaaaeeeen?
Ve Poyraz mızmızlanmaya kaldığı yerden devam eder :)))
Pazar, Şubat 13, 2011
Vicdan azabı çekiyorum, günah çıkarmak istiyorum sayın okuyucular!
3 gündür hasta yatıyorum. Evet resmen yatıyorum. Yattıkça yatasım geliyor. Cuma sabahı boğazım ağrıyordu, önce boğaz enfeksiyonu sandım ama sonra burnumdan nefes alamadığım için ve geniz akıntım olduğu için boğazımın tahriş olduğunu anladım. Üstelik o geniz akıntısı nedeniyle oluşan öksürük de cabası. Öksürdükçe pört diye doğuracakmışım gibi geliyor. Dün gece asıl sebep ortaya çıktı. Her kış başıma bela olan sinüzit illeti bu sene de beni ziyaret etmekten geri durmadı. Üstelik de doğuma 3 hafta kala :(
Bugün kafamın içinde bir ağrı bombası var gibi. Özellikle de yüzümün sol tarafı dolu. Bir takım mekanik sinüs boışaltma yöntemleri ve papatya buharı solumak dışında pek de birşey yapamıyorum.
Bunun dışında şekerimi de kontrol altında tutamıyorum son 1 haftadır. Özellikle kahvaltıda ne yersem yiyeyim acayip yükseliyor. Kahvaltıda yediğimin aynısını akşam yersem sorun olmuyor ama, bu nasıl iş anlamadım gitti. Neyse yarın doktorumuzu ziyaret edeceğiz anlaşılan bu şekerle ilgili. Arada sinüzit için de ne yapacağımı sorarım. Zira ilaç alıp iltihabı kurutmak mı iyi, yoksa bu şekilde idare etmek mi emin değilim.
Haaa itiraf bunun neresinde diyorsunuz değil mi? İtiraf şu. Hasta ve de ağzımı bile açamaz halde olduğum şu iki hafta sonu gününde, Poyraz'ın abartarak çizgi film seyretmesine izin verdim. İtiraf ediyorum, işime geldi. Hele şu anda, Ponyo'dan sonra, bir de Küçük Dinazor İmpy'yi seyrediyor. Tamam bu akşam başka çizgi film yok ama dedim.
Bir çocuklu ve hamile iken hasta olunca böyle oluyorsam, iki çocuklu ve hasta olunca ne yapacağım kimbilir.
Ooof of...
Bugün kafamın içinde bir ağrı bombası var gibi. Özellikle de yüzümün sol tarafı dolu. Bir takım mekanik sinüs boışaltma yöntemleri ve papatya buharı solumak dışında pek de birşey yapamıyorum.
Bunun dışında şekerimi de kontrol altında tutamıyorum son 1 haftadır. Özellikle kahvaltıda ne yersem yiyeyim acayip yükseliyor. Kahvaltıda yediğimin aynısını akşam yersem sorun olmuyor ama, bu nasıl iş anlamadım gitti. Neyse yarın doktorumuzu ziyaret edeceğiz anlaşılan bu şekerle ilgili. Arada sinüzit için de ne yapacağımı sorarım. Zira ilaç alıp iltihabı kurutmak mı iyi, yoksa bu şekilde idare etmek mi emin değilim.
Haaa itiraf bunun neresinde diyorsunuz değil mi? İtiraf şu. Hasta ve de ağzımı bile açamaz halde olduğum şu iki hafta sonu gününde, Poyraz'ın abartarak çizgi film seyretmesine izin verdim. İtiraf ediyorum, işime geldi. Hele şu anda, Ponyo'dan sonra, bir de Küçük Dinazor İmpy'yi seyrediyor. Tamam bu akşam başka çizgi film yok ama dedim.
Bir çocuklu ve hamile iken hasta olunca böyle oluyorsam, iki çocuklu ve hasta olunca ne yapacağım kimbilir.
Ooof of...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























