2 çocuklu olmanın bence en zor tarafı, "kardeş kıskançlığı".
Önceki yazımda da biraz bahsetmiştim. Bu durum benim için ciddi bir kaygı sebebi olmaya devam ediyor. "Ne bekliyordun ki, hoşgeldin kardeşim deyip sorunsuz kabullenmesini mi?" diye soruyorum kendime. Hayır ama ne yapacağımı da bilemiyorum. Yani biliyorum tabi de, o iş o kadar kolay değil. Bir kere Poyraz biraz içine atan bir çocuk. Kardeşine hiç kötü davranmıyor ama davranışları çok değişti. Öğretmenleri durgunlaştığını söylüyorlar. Ben de buna aşırı şımarıklığı ekleyebilirim. Elimden geldiğince Poyraz'a vakit ayırmaya çalışıyorum. Ama kızın uyuduğu zamanlara ev işleri, yemek ..vs de sıkıştırmak zorunda kalıyorum. Poyraz'dan çalıyorum, Mira'dan çalıyorum ve bu nedenle vicdan azabı çekiyorum. Babamız evde, bu büyük şans. Ev işlerine, alışverişe ve Poyraz'ı gezdirmeye destek atıyor. Ama tüm bunlar Poyraz'a yetmiyor. Daha dün dışarı çıktığımızda, kucağa alınmak istedi. Biz de "kocaman çocuk oldun, yürüyebilirsin" dediğimizde, "ne kocaman çocuğu, ben daha küçücük bir oğlanım" diye cevap verince içim parçalandı. Kardeşi olunca birden büyümesini istedik ondan. Kucaktan kucağa gezen bir çocuk iken, tüm bu keyfi büyük oranda kardeşiyle paylaşmasını şart koştuk resmen.
Belki (ve umarım) Avşa tatili bu duruma biraz çare olur. Orada hem Poyraz'ın oynayabileceği ve ilgisini dağıtabileceği birçok şey olacak. Hem de benim bebeği satıp, Poyraz'la ilgilenmem için daha fazla olanağım. Ha sonrasında işe ve okula dönüşle bu süreç nasıl ilerler hiç kestiremiyorum.
Anlayacağınız 2. çocuk, yorgunluk, uykusuzluk filan hiç dert değil. Bence 2 çocuklu olmanın en zor tarafı, 2 çocuk arasında kalmak.
Salı, Haziran 21, 2011
Perşembe, Haziran 16, 2011
Kıs-kanç-lık
Üstüne basa basa söylüyorum. Evet "Kıskançlık".
Oğlumun yaşadığı şey tam da bu. Yazmam lazım, bunlar keyifli olmasa da tarihe not olarak düşülmeli.
Bir süredir, Poyraz'da tuhaf haller olmaya başladı. Önceleri tarafımızca aşırı dikkat çekme isteği, abartılı davranışlar ve şımarıklık olarak yorumlanan davranışlar sergilemeye başladı. Biz anlamamakta veya konduramamakta ısrar edince, çocuğum açık açık söylemeye başladı;
"Sen artık beni sevmiyorsun, hep bana kızıyorsun, kardeşime hiç kızmıyorsun"
"Birgün kardeşimi evde bırakıp gezmeye çıkabilir miyiz?"
"Onu yere koy, neden hep kucağında gezdiriyorsun"
"Bir anlaşma yapalım, kardeşim ağlayınca bırak. Onu duymayalım"
"Kardeşim kucağında iken, beni de kucağında taşı"
"Okula gitmicem... (ağlayarak)"
Canım oğlum, sen de daha küçücüksün. Senden hızlıca büyümeni bekledik. Olgun davranmanı, hayatına senin onayın alınmaksızın giren bu ortağı sorunsuzca benimsemeni bekledik. Olmadı... Olamazdı zaten...
Bizim beklentimiz saçmaydı. Sen de daha ana kucağı arıyorsun. Hala birisi seninle oynasın istiyorsun. Ne anneni, ne de babanı paylaşmak istemiyorsun. Haklısın.. Seni çok seviyorum.
Elimden geleni yapacağım. Sen yine de çok ama çok tatlı bir abi oldun. Bunca şeye rağmen kardeşine zarar gelecek hiçbir şey yapmadın. Ona bakışın, dokunuşun herşeye değer. Kardeşinin de sana bakışı nasıl sevgi dolu.
Beraberce öğreneceksiniz kardeş olmayı. Kah severek, sevişerek, kah kıskanarak kavga ederek. Biz de sevinçle izleyeceğiz kardeş olmanızı. Sancısıyla, sevinciyle hayatta öğrenilebilecek en güzel duygulardan biri olan kardeşliği yaşamanızı.
Oğlumun yaşadığı şey tam da bu. Yazmam lazım, bunlar keyifli olmasa da tarihe not olarak düşülmeli.
Bir süredir, Poyraz'da tuhaf haller olmaya başladı. Önceleri tarafımızca aşırı dikkat çekme isteği, abartılı davranışlar ve şımarıklık olarak yorumlanan davranışlar sergilemeye başladı. Biz anlamamakta veya konduramamakta ısrar edince, çocuğum açık açık söylemeye başladı;
"Sen artık beni sevmiyorsun, hep bana kızıyorsun, kardeşime hiç kızmıyorsun"
"Birgün kardeşimi evde bırakıp gezmeye çıkabilir miyiz?"
"Onu yere koy, neden hep kucağında gezdiriyorsun"
"Bir anlaşma yapalım, kardeşim ağlayınca bırak. Onu duymayalım"
"Kardeşim kucağında iken, beni de kucağında taşı"
"Okula gitmicem... (ağlayarak)"
Canım oğlum, sen de daha küçücüksün. Senden hızlıca büyümeni bekledik. Olgun davranmanı, hayatına senin onayın alınmaksızın giren bu ortağı sorunsuzca benimsemeni bekledik. Olmadı... Olamazdı zaten...
Bizim beklentimiz saçmaydı. Sen de daha ana kucağı arıyorsun. Hala birisi seninle oynasın istiyorsun. Ne anneni, ne de babanı paylaşmak istemiyorsun. Haklısın.. Seni çok seviyorum.
Elimden geleni yapacağım. Sen yine de çok ama çok tatlı bir abi oldun. Bunca şeye rağmen kardeşine zarar gelecek hiçbir şey yapmadın. Ona bakışın, dokunuşun herşeye değer. Kardeşinin de sana bakışı nasıl sevgi dolu.
Beraberce öğreneceksiniz kardeş olmayı. Kah severek, sevişerek, kah kıskanarak kavga ederek. Biz de sevinçle izleyeceğiz kardeş olmanızı. Sancısıyla, sevinciyle hayatta öğrenilebilecek en güzel duygulardan biri olan kardeşliği yaşamanızı.
Cumartesi, Haziran 11, 2011
Mira 3 aylık
Perşembe günü kızım tam 3 ayını doldurdu. 60 cm, 6 kilo 150 gramlık bir minik lokum. Tam bir meme canavarı, ağzında meme (dikkat emzik değil, meme) olmazsa uyumuyor. Cin gibi bakıyor, yüzüstü yatarken kafayı 10 saniye kadar dimdik tutabiliyor. Hatta yüzüstü yatarken timsah modeliyle sürünerek 90 derece değiştirebiliyor yatış açısını. Kucağımızda gezerken kazara açık televizyon görürse boynu kopana kadar izlemeye çalışıyor. Kahkaha ve çığlık atabiliyor. Sanırım İzmir havası ona yaradı. Ay sonunda Avşa'ya gitmeyi planlıyoruz bu sefer anneanne yanına. Bakalım ordan dönüşte nasıl olacak.
Bu arada kız büyüyüp tatlandıkça, abimizin kıskançlık katsayısı artmaya başladı. Kardeşine yönelik birşey yok ama geçen sabah bana "anne sen artık beni sevmiyorsun. Hep bana kızıyorsun ama kardeşime hiç kızmıyorsun" dediğinde tehlike çanlarının çalmaya başladığını anladım. Bakalım gelen günler neler gösterecek?
Bu arada kız büyüyüp tatlandıkça, abimizin kıskançlık katsayısı artmaya başladı. Kardeşine yönelik birşey yok ama geçen sabah bana "anne sen artık beni sevmiyorsun. Hep bana kızıyorsun ama kardeşime hiç kızmıyorsun" dediğinde tehlike çanlarının çalmaya başladığını anladım. Bakalım gelen günler neler gösterecek?
Pazartesi, Mayıs 30, 2011
Pazar, Mayıs 29, 2011
İzmir'den Poyraz incileri...
- Anne bana bir lambolin (trambolin) ve de yüksek bir merdiven alır mısın?
- Tabi alırım da, ne yapacaksın çok merak ettim?
- Biriniz lambolinin üstüne çıkıp zıplayacak, ben de tahtrevalli'nin bir tarafına oturacağım. Sorna (yazım hatası yok, böyle diyor) lambolinden hızla zıplayıp tahtrevallinin diğer tarafına atlayacak. Ben de havalara uçup dut ağacının üzerine düşeceğim. Orada dutları yiyeceğim. Sorna siz de beni merdivenle indireceksiniz.
- !!!!!????? İyi de bunu neden yapıyorsun ki, dut toplayalım sen de ye.
- Hiç eğlenceli değil...
************************
- Anne bak sana ne pişiriyorum?
- Ne pişiriyorsun oğlum?
- Çekirgeli kurabiye
- Hııııı!!!!
- Akşama da salyangoz yiyeceğiz, ama çiğ
Ben kötü mü yemek yapıyorum yaaaa :(((
*************************
- Kardeşim büyüyüp çok yaşlanınca benim ninem mi olacak?
*************************
Televizyonda köpek eğiticisi Barbie reklamı var, suda yüzen minnacık bir de köpeği var.
- Anne bana bu oyuncaktan alır mısın?
- Sana Barbie almamı mı istiyorsun?
- Barbisini atıcam, o köpeği doğru düzgün eğitemez o. Ben eğiticem...
*************************
- Anne sen Süleyman Dedeme neden baba diyorsun?
- E o babanın babası da ondan
- Onu biliyorum da, sen bilmiyorsun galiba. Sen neden baba diyorsun peki?
- Yavrucum, o da benim babam sayılır, hem ne diyeyim "Süleyman Dede" mi?
(komik olduğunu sanıyorum dediğimin ama Poyraz'da tık yok, büyüdü mü ne)
- Ya ne bileyim, şşt de, hey de... Ya da bişey deme, ne gerek var.
- Tabi alırım da, ne yapacaksın çok merak ettim?
- Biriniz lambolinin üstüne çıkıp zıplayacak, ben de tahtrevalli'nin bir tarafına oturacağım. Sorna (yazım hatası yok, böyle diyor) lambolinden hızla zıplayıp tahtrevallinin diğer tarafına atlayacak. Ben de havalara uçup dut ağacının üzerine düşeceğim. Orada dutları yiyeceğim. Sorna siz de beni merdivenle indireceksiniz.
- !!!!!????? İyi de bunu neden yapıyorsun ki, dut toplayalım sen de ye.
- Hiç eğlenceli değil...
************************
- Anne bak sana ne pişiriyorum?
- Ne pişiriyorsun oğlum?
- Çekirgeli kurabiye
- Hııııı!!!!
- Akşama da salyangoz yiyeceğiz, ama çiğ
Ben kötü mü yemek yapıyorum yaaaa :(((
*************************
- Kardeşim büyüyüp çok yaşlanınca benim ninem mi olacak?
*************************
Televizyonda köpek eğiticisi Barbie reklamı var, suda yüzen minnacık bir de köpeği var.
- Anne bana bu oyuncaktan alır mısın?
- Sana Barbie almamı mı istiyorsun?
- Barbisini atıcam, o köpeği doğru düzgün eğitemez o. Ben eğiticem...
*************************
- Anne sen Süleyman Dedeme neden baba diyorsun?
- E o babanın babası da ondan
- Onu biliyorum da, sen bilmiyorsun galiba. Sen neden baba diyorsun peki?
- Yavrucum, o da benim babam sayılır, hem ne diyeyim "Süleyman Dede" mi?
(komik olduğunu sanıyorum dediğimin ama Poyraz'da tık yok, büyüdü mü ne)
- Ya ne bileyim, şşt de, hey de... Ya da bişey deme, ne gerek var.
Cuma, Mayıs 27, 2011
Abicim ve canım kardeşim
Bir erkek çocuk annesi olduğumu yeni yeni anlıyorum. İzmir'in havasından suyundan mıdır, yoksa vakti geldiğinden midir bilemiyorum ama küçük kuzum tam bir erkek çocuk oldu çıktı :) Sürekli koşmak ve zıplamak istiyor, savaşarak, boğuşarak oynamaya bayılıyor. Artık legolardan kule veya ev değil, silah ve robot filan yapıyoruz. Koltuğa normal bir şekilde oturduğunu veya takla atmadan indiğini görmedim birkaç haftadır...
Ve işte abicim ve canım kardeşim resimleri....Pazartesi, Mayıs 23, 2011
Kavanoz balıkları
Bir çizgi film var, adı "Ponyo"...
Ünlü yönetmen Miyazaki'nin yönettiği süper bir film. Yazı bununla ilgili değil ama bahsi geçmişken mutlaka seyredin ve çocuklarınıza da seyrettirin diyorum.
Bu çizgi filmde insan olmak isteyen küçük, meraklı bir japon balığı var. Filmin başında kafasını bir cam kavanoza sıkıştırıyor. İşte o görüntü bana çocuklarımızın içinde bulunduğu durumu çağrıştırıyor. En azından bizim evde sadece kafası değil, tüm gövdesi ile kavanozda yaşayan, daha doğrusu yaşatmaya çalıştığımız bir japon balığı var. Ama olmuyor, bir yerde çatlıyor işte.
Poyraz genel olarak çok fazla hareket etmeyi sevmeyen, yürümekten hoşlanmayan bir çocuk. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ama geçenlerde Karaburun'a gittiğimizde, babasıyla yürüyüşe çıktılar. küçük bir tepeyi yarısına kadar keyifle, sızlanmadan, kucak istemeden tırmanmış. Normalde bakkala bile gitseler elli kere yoruldum, kucağına al filan der. Bitkiler toplamışlar, böcekleri incelemişler. Çamura toza bulanmışlar. Öyle geldiler eve, ama yanakları kıpkırmızı. O gece mis gibi uyudu, sakin sakin. "Normal" bir çocukta olması gerektiği gibi.
2 gün önce, evde oturmaktan sıkılınca, hadi parka gidip çamurla oynayalım dedim. Hayret dolu gözlerle baktı bana. Sonra parka gidip toprakları eledik, suyla karıştırdık. Çamur yaptık, mıncıklamasını istedim oyun hamuru gibi. Ne oldu biliyor musunuz? Elinin ve üstünün çamur olmasından çok rahatsız oldu. Hemen su istedi ve elini yıkadı.
Bugün tekrar oynamak istedi ve önceki günkü kadar rahatsız olmadı. Çamurla oynamayı öğreniyor yani :)
Bazen benden ona geniş bir çimenlik bulmamı istiyor. Dilediği gibi koşabilmek için. Ne kadar basit ve doğal bir istek di mi? Evrimin sonucu bu, genetik kodlarımızda doğada koşup oynamak var. Betonun içine hapsolmak değil.
Çocuk evde saatlerce kalınca, ayarı bozuluyor resmen. Evin içinde bir oraya bir buraya koşmaya, tepemize tırmanmaya başlıyor. Günün sonunda resim genelde aynı oluyor. "Yaramazlık yapma" denilerek zorla zaptedilmiş mutsuz, hatta ağlamaklı bir küçük japon balığı.
Bu çocuklar yaramaz mı şimdi?
Ünlü yönetmen Miyazaki'nin yönettiği süper bir film. Yazı bununla ilgili değil ama bahsi geçmişken mutlaka seyredin ve çocuklarınıza da seyrettirin diyorum.
Bu çizgi filmde insan olmak isteyen küçük, meraklı bir japon balığı var. Filmin başında kafasını bir cam kavanoza sıkıştırıyor. İşte o görüntü bana çocuklarımızın içinde bulunduğu durumu çağrıştırıyor. En azından bizim evde sadece kafası değil, tüm gövdesi ile kavanozda yaşayan, daha doğrusu yaşatmaya çalıştığımız bir japon balığı var. Ama olmuyor, bir yerde çatlıyor işte.
Poyraz genel olarak çok fazla hareket etmeyi sevmeyen, yürümekten hoşlanmayan bir çocuk. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ama geçenlerde Karaburun'a gittiğimizde, babasıyla yürüyüşe çıktılar. küçük bir tepeyi yarısına kadar keyifle, sızlanmadan, kucak istemeden tırmanmış. Normalde bakkala bile gitseler elli kere yoruldum, kucağına al filan der. Bitkiler toplamışlar, böcekleri incelemişler. Çamura toza bulanmışlar. Öyle geldiler eve, ama yanakları kıpkırmızı. O gece mis gibi uyudu, sakin sakin. "Normal" bir çocukta olması gerektiği gibi.
2 gün önce, evde oturmaktan sıkılınca, hadi parka gidip çamurla oynayalım dedim. Hayret dolu gözlerle baktı bana. Sonra parka gidip toprakları eledik, suyla karıştırdık. Çamur yaptık, mıncıklamasını istedim oyun hamuru gibi. Ne oldu biliyor musunuz? Elinin ve üstünün çamur olmasından çok rahatsız oldu. Hemen su istedi ve elini yıkadı.
Bugün tekrar oynamak istedi ve önceki günkü kadar rahatsız olmadı. Çamurla oynamayı öğreniyor yani :)
Bazen benden ona geniş bir çimenlik bulmamı istiyor. Dilediği gibi koşabilmek için. Ne kadar basit ve doğal bir istek di mi? Evrimin sonucu bu, genetik kodlarımızda doğada koşup oynamak var. Betonun içine hapsolmak değil.
Çocuk evde saatlerce kalınca, ayarı bozuluyor resmen. Evin içinde bir oraya bir buraya koşmaya, tepemize tırmanmaya başlıyor. Günün sonunda resim genelde aynı oluyor. "Yaramazlık yapma" denilerek zorla zaptedilmiş mutsuz, hatta ağlamaklı bir küçük japon balığı.
Bu çocuklar yaramaz mı şimdi?
Çarşamba, Mayıs 18, 2011
İki ayı devirdik, kendimizi yollara attık
Geçen hafta pazartesi iki ayı devirdi benim kızım. 5,5 kiloluk, 56 santimlik bir küçük hanım artık o. Biz de bunu fırsat bilip kendimizi vurduk yollara. 1 haftadır İzmir'deyiz. Pek internete giremiyorum burada, bu yüzden blogu güncelleyemiyorum. Ama güzel resimler çekip koyacağım söz.
www.cocuk.com'da oyuncaklarla ilgili yazdım en son. Okumak isterseniz buyrun;
http://www.cocuk.com/cocuk/aile/annebaba-olmak/oyuncak-arsizi-cocuklar
Sevgiler...
www.cocuk.com'da oyuncaklarla ilgili yazdım en son. Okumak isterseniz buyrun;
http://www.cocuk.com/cocuk/aile/annebaba-olmak/oyuncak-arsizi-cocuklar
Sevgiler...
Pazartesi, Mayıs 09, 2011
Baharı karşılama ve anneler günü bir arada
Cuma, Mayıs 06, 2011
"Daraldım" yazısı
Doğumdan sonra depresyona filan girmedim. Babamızın evde olması ve hayatımda başka başlıkların da olmasıyla depresyona girecek durumum olmadı. Sağolsun arkadaşlarım da beni yalnız bırakmadılar, ailem de. Ama yetiyor mu, hayır yetmiyor.
Neredeyse 2 ay sonra dün ilk kez salya sümük ağladım. Sonra da gidip üzerine bir dolu çikolata yedim. Öyle rahatladım.
Bu sabah Blogcu Anne'nin bu yazısını ve yazıda verdiği bağlantılı yazıları okuyunca, neredeyse blog tutmayı bırakacaktım. Blogunda biraz dolaştım ve hemen her yazısında onikiden vurduğunu gördüm. Benim yaşadıklarımı ve hissettiklerimi aynen yaşamış ve benden çok daha güzel ifade etmiş. O da iki çocuk annesi ve benden 1 yıl daha tecrübeli. Hayıflanmaktan vazgeçip, kendini "eğitmiş" veya "değiştirmiş". Takipteyim Elif ;)
Hava günlerdir kapalı, yağmur sağanak yağıyor. Rüzgar öyle sert ki, balkona bile çıkamıyorum. Tabi 2 aylık bebekle dışarı çıkmak da mümkün değil. Oysa 4 gün sonra İzmir'e gideceğim ve almam gereken şeyler var, yapmam gereken şeyler var. Valize tek parça eşya koymadım, 1 aylığına gideceğiz oysa.
Dün akşam ikisi de uyuduğunda saat 11 idi. Ve benim gözümü açık tutacak halim yoktu. O halde makinede ekmek yaptım, bulaşık makinesini doldurup çalıştırdım. Ama süt sağamadım. Duş alamadım. Küt diye yattım. Moralim de bozuktu, çünkü Poyraz'la çok kapışıyoruz son zamanlarda. Dün de kavgalarımızın tavan yaptığı bir gündü. O da haklı, kızı kucaktan indiremiyorum uyanıkken, uyurken de ancak 1 tencere yemek yapabiliyorum. Ben beceriksizim sanırım, 2 çocukla evi idare edemiyorum. Kendime bakamıyorum. Tek yapabildiğim emzirirken boş boş televizyon seyretmek.
Şu yemek işine bir çare bulmam lazım. Aşevleri olsa her mahallede. Herkes akşam eve giderken 1 kap yemek alsa. Ben de yemek yapmakla geçirdiğim zamanı oğluma ayırsam, kendime ayırsam.
Daraldım yazısı demiştim size. Daraldıysanız benim suçum değil. Hadi biraz da resim bakın da keyfiniz yerine gelsin.
Neredeyse 2 ay sonra dün ilk kez salya sümük ağladım. Sonra da gidip üzerine bir dolu çikolata yedim. Öyle rahatladım.
Bu sabah Blogcu Anne'nin bu yazısını ve yazıda verdiği bağlantılı yazıları okuyunca, neredeyse blog tutmayı bırakacaktım. Blogunda biraz dolaştım ve hemen her yazısında onikiden vurduğunu gördüm. Benim yaşadıklarımı ve hissettiklerimi aynen yaşamış ve benden çok daha güzel ifade etmiş. O da iki çocuk annesi ve benden 1 yıl daha tecrübeli. Hayıflanmaktan vazgeçip, kendini "eğitmiş" veya "değiştirmiş". Takipteyim Elif ;)
Hava günlerdir kapalı, yağmur sağanak yağıyor. Rüzgar öyle sert ki, balkona bile çıkamıyorum. Tabi 2 aylık bebekle dışarı çıkmak da mümkün değil. Oysa 4 gün sonra İzmir'e gideceğim ve almam gereken şeyler var, yapmam gereken şeyler var. Valize tek parça eşya koymadım, 1 aylığına gideceğiz oysa.
Dün akşam ikisi de uyuduğunda saat 11 idi. Ve benim gözümü açık tutacak halim yoktu. O halde makinede ekmek yaptım, bulaşık makinesini doldurup çalıştırdım. Ama süt sağamadım. Duş alamadım. Küt diye yattım. Moralim de bozuktu, çünkü Poyraz'la çok kapışıyoruz son zamanlarda. Dün de kavgalarımızın tavan yaptığı bir gündü. O da haklı, kızı kucaktan indiremiyorum uyanıkken, uyurken de ancak 1 tencere yemek yapabiliyorum. Ben beceriksizim sanırım, 2 çocukla evi idare edemiyorum. Kendime bakamıyorum. Tek yapabildiğim emzirirken boş boş televizyon seyretmek.
Şu yemek işine bir çare bulmam lazım. Aşevleri olsa her mahallede. Herkes akşam eve giderken 1 kap yemek alsa. Ben de yemek yapmakla geçirdiğim zamanı oğluma ayırsam, kendime ayırsam.
Daraldım yazısı demiştim size. Daraldıysanız benim suçum değil. Hadi biraz da resim bakın da keyfiniz yerine gelsin.
Salı, Nisan 26, 2011
Nisan bitmeden bu ayın fotolarından seçmeler
Bloglar sessiz sedasız açılmış meğer. O kadar ümidimi kesmiştim ki, neredeyse blog tutmaktan vazgeçecektim.
Saat geç oldu, uykum da var. Ev ahalisi toptan derin uykuda. Ben de süt kızım için süt sağıp yatayım bari. Bugünlük sadece resimlerle idare edin siz de.
İyi geceler...
Saat geç oldu, uykum da var. Ev ahalisi toptan derin uykuda. Ben de süt kızım için süt sağıp yatayım bari. Bugünlük sadece resimlerle idare edin siz de.
İyi geceler...
Pazartesi, Nisan 18, 2011
Kırkımız çıktı
Bugün itibariyle kızım ve ben 40 günü devirmiş bulunuyoruz. İkinci bebek olduğundan mıdır, yoksa babamız yanımızda olduğundan mıdır bilemiyorum ama zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Kızım da uslu bir bebek tabi hakkını yemeyelim :)
İkinci çocuk olunca ister istemez bir kıyaslama yapıyor insan, "Poyraz şöyleydi, bu böyle" diye. Ya da "oğlan çocuğu şöyle yapar, ama kızlar böyle" diye. Müsadenizle birkaçını yazıya dökeyim.
Poyraz hiç ağlamazdı, hatta doktora bile götürmüştüm. Bu çocukta bir problem mi var, hiç ağlamıyor diye :))) Doktorun bizi bir kovmadığı kalmıştı.
Mira ise mıkırdanmaya başladığı andan itibaren 30 saniye içinde kucağına almazsan veya aç ise memeyi ağzına tıkmazsan çığlığı basıyor.
İkisinin de gazı var diyemem, sabaha karşı azıcık ıkınıp sıkınıyorlar ama sanırım her bezden sonra karınlarına zeytinyağı ile yaptığım masaj işe yarıyor.
İkisi de (ve hatta tüm bebeklerin %95'i) kucakta uyumayı seviyor. Babası kızda sensor olduğunu düşünmeye başladı, kucakta pelte gibi uyuyan çocuk, yatağa koyar koymaz uyanıyor diye...
Poyraz'ı ilk ay her gece saat kurup uyandırmak zorunda kalmıştım. O kadar tembeldi ki, acıksa bile meme emmeye üşenirdi. Zaten bu yüzden 7,5 aylık emmeyi bıraktı ya. Hala da ağzına bir lokma verirsem yiyor. Kendi yemekten nefret ediyor.
Mira ise daha ilk geceden beri 2 saatte bir uyanıp meme istedi. Azıcık gecikirsem, kıyameti kopardı. Daha birkaç günlük iken poposunu çevirip gövdeme öyle bir yapışırdı ki, emerken tek damla boşa gitmedi.
Poyraz, koca kafa olmasına rağmen, omurgası daha güçlü olduğundan mıdır nedir, çok erken kafasını dik tutmayı başardı.
Mira ise daha birkaç gündür kafasını tutabiliyor. Narin bir kız işte :)
Neyse bugün önce kırklanacağız (kırkıncı gün banyosu-geleneksel), sonra da kırk uçurmaya gideceğiz Başak Teyze'mize... Başak Teyzemiz artık kırklama annemiz olacak :)
Resimleri çekeceğim, yarın yüklerim artık.
Sevgiler...
İkinci çocuk olunca ister istemez bir kıyaslama yapıyor insan, "Poyraz şöyleydi, bu böyle" diye. Ya da "oğlan çocuğu şöyle yapar, ama kızlar böyle" diye. Müsadenizle birkaçını yazıya dökeyim.
Poyraz hiç ağlamazdı, hatta doktora bile götürmüştüm. Bu çocukta bir problem mi var, hiç ağlamıyor diye :))) Doktorun bizi bir kovmadığı kalmıştı.
Mira ise mıkırdanmaya başladığı andan itibaren 30 saniye içinde kucağına almazsan veya aç ise memeyi ağzına tıkmazsan çığlığı basıyor.
İkisinin de gazı var diyemem, sabaha karşı azıcık ıkınıp sıkınıyorlar ama sanırım her bezden sonra karınlarına zeytinyağı ile yaptığım masaj işe yarıyor.
İkisi de (ve hatta tüm bebeklerin %95'i) kucakta uyumayı seviyor. Babası kızda sensor olduğunu düşünmeye başladı, kucakta pelte gibi uyuyan çocuk, yatağa koyar koymaz uyanıyor diye...
Poyraz'ı ilk ay her gece saat kurup uyandırmak zorunda kalmıştım. O kadar tembeldi ki, acıksa bile meme emmeye üşenirdi. Zaten bu yüzden 7,5 aylık emmeyi bıraktı ya. Hala da ağzına bir lokma verirsem yiyor. Kendi yemekten nefret ediyor.
Mira ise daha ilk geceden beri 2 saatte bir uyanıp meme istedi. Azıcık gecikirsem, kıyameti kopardı. Daha birkaç günlük iken poposunu çevirip gövdeme öyle bir yapışırdı ki, emerken tek damla boşa gitmedi.
Poyraz, koca kafa olmasına rağmen, omurgası daha güçlü olduğundan mıdır nedir, çok erken kafasını dik tutmayı başardı.
Mira ise daha birkaç gündür kafasını tutabiliyor. Narin bir kız işte :)
Neyse bugün önce kırklanacağız (kırkıncı gün banyosu-geleneksel), sonra da kırk uçurmaya gideceğiz Başak Teyze'mize... Başak Teyzemiz artık kırklama annemiz olacak :)
Resimleri çekeceğim, yarın yüklerim artık.
Sevgiler...
Salı, Nisan 12, 2011
Mira 1 aylık, abi eğitime başladı
Blogspot yasaklandığından beri yazasım gelmiyor. Tam da kızımın doğumuna denk geldi, mutsuzum doğrusu. Yine de atlamayayım diye yazalım bakalım.
9 Nisan itibariyle 1 aylık oldu Lidya Mira. Ve tam 53 cm, 4 kilo 400 gram ağırlığında bir minik kız oldu. Kucakta veya memede uyuyor. Tabi babamız evde olmasına rağmen sırt ve bel ağrılarına yol açıyor bu durum. Kucakta uyuyan Mira itinayla derin uyksu bozulmadan yatağına konur. Saat tutulur. Sonuç 30 saniye sonra kıpırdanma, 45 saniye sonra da bir ciyaklama. Tam kız bebek valla. Mıkırdanmaya başladıktan sonra 30 saniye içinde istediği pozisyonda kucağa alınmazsa veya meme ağzına tıkılmazsa, asıl o zaman görün siz yaygarayı :)
Geceleri alt değiştirmek ise tam bir komedi. Poyraz hiiiiç uyanmazdı ben altını değiştirirken. Bu kız ise ilk çıt çıt açılmasıyla açıyor gözlerini. Altı temizlendikten sonra da keyfi yerine geliyor ya. Bir şirinlik, bir gülücükler görmeyin. Tabi bu durumun 1,5 saattir ayakta olan ve bir an önce sıcak yatağına dönüp uyumak isteyen annede yarattığı hezeyanları ise varın siz tahmin edin :)
Bu postumuza abimizin Mira'ya verdiği ilk dersle son verelim;
- Anne kardeşim neden ağlıyor?
- Gazı var annecim, karnı ağrıyor
- Pırt yapsana kardeşim...
9 Nisan itibariyle 1 aylık oldu Lidya Mira. Ve tam 53 cm, 4 kilo 400 gram ağırlığında bir minik kız oldu. Kucakta veya memede uyuyor. Tabi babamız evde olmasına rağmen sırt ve bel ağrılarına yol açıyor bu durum. Kucakta uyuyan Mira itinayla derin uyksu bozulmadan yatağına konur. Saat tutulur. Sonuç 30 saniye sonra kıpırdanma, 45 saniye sonra da bir ciyaklama. Tam kız bebek valla. Mıkırdanmaya başladıktan sonra 30 saniye içinde istediği pozisyonda kucağa alınmazsa veya meme ağzına tıkılmazsa, asıl o zaman görün siz yaygarayı :)
Geceleri alt değiştirmek ise tam bir komedi. Poyraz hiiiiç uyanmazdı ben altını değiştirirken. Bu kız ise ilk çıt çıt açılmasıyla açıyor gözlerini. Altı temizlendikten sonra da keyfi yerine geliyor ya. Bir şirinlik, bir gülücükler görmeyin. Tabi bu durumun 1,5 saattir ayakta olan ve bir an önce sıcak yatağına dönüp uyumak isteyen annede yarattığı hezeyanları ise varın siz tahmin edin :)
Bu postumuza abimizin Mira'ya verdiği ilk dersle son verelim;
- Anne kardeşim neden ağlıyor?
- Gazı var annecim, karnı ağrıyor
- Pırt yapsana kardeşim...
Perşembe, Nisan 07, 2011
29 Mart 2011 - 20 günlük olduk
Ne derler, yarı kırk mı? Artık ne anlamı varsa işte, biz 20 günlük olduk. Doktora gitmelerimizi saymazsak ilk kez 8 günlük iken gezmek amacıyla sokağa çıktık. Sonra da ara ara 1 saatlik kısa gezintiler yaptık kızımla. Bu sefer kendimi çok daha iyi hissediyorum. Sanırım başıma gelebilecekler konusunda hazırlıklı olmamdan kaynaklı bu biraz da. Ha tabi bir de babamızın evde olmasından. Yemeği, temizliği, dağınıklığı da dert etmiyorum artık. Tek derdim oğlumun sarsılmaması, onun düzeninin bozulmaması. O da bu sürece hızlıca adapte olduğu için, değmeyin keyfime. Aslında 20 gün boyunca yazmaya vaktim olmadı değil. Ama şu blogspot yasaklanınca, benim de blog tutma hevesim kaçtı resmen. En kısa zamanda blogumu kendi siteme taşıyayım da bu saçmalıktan kurtulayım bari. Mira 15. günde doktor kontrolüne gitti. Hastaneden 3 kilo ve 46 cm çıkan minik kızım azimle emerek 15. günün sonunda 3,650 gr ve 51 cm olunca tebriği ben hakettim tabi Ara ara sıkıştıran gazları saymazsak, Mira genel olarak sakin bir bebek. Sadece kucakta durmayı çok seviyor o kadar. Bu şimdilik sorun değil ama bu hızla kilo almaya devam ederse yakında sırt ve bel ağrılarıyla uğraşmak zorunda kalabilirim. Poyraz abi oldu, evet gerçekten aradaki kimi ufak tefek kaprislerini ve deneysel çalışmalarını saymazsak kardeşini çok seviyor. Sabaha karşı yatağımıza geliyor ve yatak odasında 4 kişilik bir aile olarak uyuyoruz sabaha kadar. Hiç şikayetim yok )) Günlerim “emzir, bez değiştir, uyut ki uyuyabilesin” şeklinde geçiyor. Artık hayatımın yeni anlamı bu. 2 çocuklu olmanın daha farkına vardığımı söyleyemiyeceğim. Sanırım ikisi de ortalıkta koşturmaya ve paçalarımızdan çekiştirmeye başladıklarında anlayacağız.
16 Mart 2011 - Kızım doğdu da 1 haftalık oldu bileee...
Biraz ara verdik, mecburen. Bu arada kızım da doğdu. Hastalıklarla boğuşurken aramıza katılıverdi. Hatta 1 haftalık oldu bile bugün. Dün de göbeği düştü. Buraya doğum hikayesini uzun uzun yazmayacağım. Daha önce söylemedim sanırım. Bir süredir www.cocuk.com sitesinde yazıyorum düzenli olarak. Yazılarımı http://www.cocuk.com/yazarlar/ozlem-erguz adresinden takip edebilirsiniz.
Doğum hikayemizi orada uzun uzun yazdığım için buraya sadece link vereceğim.
http://www.cocuk.com/cocuk/hamilelik/karsilasilan-sorunlar/lidya-miranin-dogum-hikayesi
Resimleri sonra ekleyeceğim.
Doğum hikayemizi orada uzun uzun yazdığım için buraya sadece link vereceğim.
http://www.cocuk.com/cocuk/hamilelik/karsilasilan-sorunlar/lidya-miranin-dogum-hikayesi
Resimleri sonra ekleyeceğim.
7 Mart 2011 - Şeker, insülin, sinüzit, grip, farenjit, kar…. Sırada ne var?
28. haftada gebelik diyabeti olduğumu öğrendim. O gün, bugündür günde 6 kez parmağımı delip şekerimi ölçüyorum. Tam 10 haftadır. Yetmedi, 35. haftada şekerim raydan çıktı ve insüline başlamak zorunda kaldım. Sabah akşam enjeksiyon yapıyorum. Aynı haftalarda bir de sinüzit belası yokladı beni. 2 kutu antibiyotiği içtim yana yana…
Doğum 5 Mart dedik. Kendimizi hazırladık. Ama insan oğlunun hayatında olacaklar önceden bilinemiyormuş. 3 Mart akşam üstü aşırı bir halsizlik ve yüksek ateşle vurduk kafayı yastığa. Tüm doktorlar ağzı birliği ettiler. Doğumu erteleyeceğiz diye. Bu halde anestezi alamazmışım. Zaten harap durumdaymışım. Doğum sonrası hem kendime, hem bebeğe hayrım olmazmış. Haklılardı…
Doğumu 9 Mart’a erteledik. Dün bayağı iyi hissediyordum kendimi. Akşam saatlerinde boğazım bıçakla kesilmiş gibi acımaya başladı. Yutkunmak işkence oldu. Hemen Berna’yı aradım. Berna benim KBB uzmanı çocukluk arkadaşım. Hemen antibiyotik başla, yarın da gel dedi. Yine antibiyotik başladım yine yana, yana…
Bugün sabahtan kafamı dik tutamaz oldum, saatlerce yattım. Tek tesellim NST sonucunda kızımın keyfinin yerinde olduğunu bilmek oldu. Saat 16 gibi, Poyraz’ın okulundan aradılar. Poyraz’ın kulağı ağrıyor diye. Hah dedim bir bu eksikti. Ama aklımda bir kuşku da yok değil. Kaç gündür, okula gitmek istemiyordu. Bu sabah da beni erken alır mısınız diye sormuştu. Ama riske atamazdım. Hem kendimi, hem de onu göstermek üzere Berna’ya gittik.
Yol boyunca pek neşeliydi Poyraz, Şarkılar söyledi. Cıvıl cıvıldı. Emindim ben bir sorun olmadığına, bunun bir numara olduğuna. Netekim Berna’da baktı baktı ve hiçbirşeyi yok dedi. Yalan söylediği için, daha doğrusu eve gelmek için numara yaptığı için kızdım ama gerçekten hasta olmadığı için de çok sevindim. Sonra Berna bana baktı, “boğazda farenjit , sinüslerde de iltihap var” dedi. Aman ne şahane. Bir onlar eksikti. Ve asıl bombayı patlattı, “bence hala vaktin varsa 9 Mart!ı da ertele”. Ağlayacaktım resmen.
Gecelerim ne kadar zor geçiyor biliyor musunuz? Artık tek başıma sağdan sola bile dönemiyorum. Tonguç’un yardım etmesi gerekiyor. Çektiğim ızdırabı görünce, çok şaşırdı. Canım gerçekten çok acıyor. Ki beni tanıyan bilir, canım tatlı değildir. Bu sefer gerçekten acıyor. Ayağa kalkınca karnımı ellerimle taşır vaziyette tutmam gerekiyor, yoksa adım atamıyorum. Ve bana yine ertele diyorlar. “Dayan Özlem, az daha sabır” diyorlar.
Dayanıyorum zaten, başka çarem mi var?
Yarın hastanenin anestezi uzmanlarıyla görüşeceğim. Bir kez daha ertelemek istemiyorum. Ama bu kadar halsiz bir halde de ne yapacağım bilmiyorum. Belki yarına biraz daha toparlarım. Şu öksürük de biraz daha azalsa da, dikişleri patlatmasak sezeryandan sonra. Ha bir de hava durumu var, şiddetli bir kar yağışı bekleniyormuş. Hastaneye nasıl gideceğim, doktorlar nasıl gelecek?
Gerçekten sabırla bekliyorum, bakalım daha yaşayacak ne var?
Kızım sen kendine iyi bak olur mu?
Doğum 5 Mart dedik. Kendimizi hazırladık. Ama insan oğlunun hayatında olacaklar önceden bilinemiyormuş. 3 Mart akşam üstü aşırı bir halsizlik ve yüksek ateşle vurduk kafayı yastığa. Tüm doktorlar ağzı birliği ettiler. Doğumu erteleyeceğiz diye. Bu halde anestezi alamazmışım. Zaten harap durumdaymışım. Doğum sonrası hem kendime, hem bebeğe hayrım olmazmış. Haklılardı…
Doğumu 9 Mart’a erteledik. Dün bayağı iyi hissediyordum kendimi. Akşam saatlerinde boğazım bıçakla kesilmiş gibi acımaya başladı. Yutkunmak işkence oldu. Hemen Berna’yı aradım. Berna benim KBB uzmanı çocukluk arkadaşım. Hemen antibiyotik başla, yarın da gel dedi. Yine antibiyotik başladım yine yana, yana…
Bugün sabahtan kafamı dik tutamaz oldum, saatlerce yattım. Tek tesellim NST sonucunda kızımın keyfinin yerinde olduğunu bilmek oldu. Saat 16 gibi, Poyraz’ın okulundan aradılar. Poyraz’ın kulağı ağrıyor diye. Hah dedim bir bu eksikti. Ama aklımda bir kuşku da yok değil. Kaç gündür, okula gitmek istemiyordu. Bu sabah da beni erken alır mısınız diye sormuştu. Ama riske atamazdım. Hem kendimi, hem de onu göstermek üzere Berna’ya gittik.
Yol boyunca pek neşeliydi Poyraz, Şarkılar söyledi. Cıvıl cıvıldı. Emindim ben bir sorun olmadığına, bunun bir numara olduğuna. Netekim Berna’da baktı baktı ve hiçbirşeyi yok dedi. Yalan söylediği için, daha doğrusu eve gelmek için numara yaptığı için kızdım ama gerçekten hasta olmadığı için de çok sevindim. Sonra Berna bana baktı, “boğazda farenjit , sinüslerde de iltihap var” dedi. Aman ne şahane. Bir onlar eksikti. Ve asıl bombayı patlattı, “bence hala vaktin varsa 9 Mart!ı da ertele”. Ağlayacaktım resmen.
Gecelerim ne kadar zor geçiyor biliyor musunuz? Artık tek başıma sağdan sola bile dönemiyorum. Tonguç’un yardım etmesi gerekiyor. Çektiğim ızdırabı görünce, çok şaşırdı. Canım gerçekten çok acıyor. Ki beni tanıyan bilir, canım tatlı değildir. Bu sefer gerçekten acıyor. Ayağa kalkınca karnımı ellerimle taşır vaziyette tutmam gerekiyor, yoksa adım atamıyorum. Ve bana yine ertele diyorlar. “Dayan Özlem, az daha sabır” diyorlar.
Dayanıyorum zaten, başka çarem mi var?
Yarın hastanenin anestezi uzmanlarıyla görüşeceğim. Bir kez daha ertelemek istemiyorum. Ama bu kadar halsiz bir halde de ne yapacağım bilmiyorum. Belki yarına biraz daha toparlarım. Şu öksürük de biraz daha azalsa da, dikişleri patlatmasak sezeryandan sonra. Ha bir de hava durumu var, şiddetli bir kar yağışı bekleniyormuş. Hastaneye nasıl gideceğim, doktorlar nasıl gelecek?
Gerçekten sabırla bekliyorum, bakalım daha yaşayacak ne var?
Kızım sen kendine iyi bak olur mu?
5 Mart 2011 - Oğlum 4 Yaşında
Blogspottaki bir sorun nedeniyle resimleri yükleyemedim. Bu postu daha sonra düzenleyeceğim
4 Mart 2011 - Doğumu erteledik
Düğünü ertelenen duydum, tatilini erteleyen duydum ama doğumunu ertelemek zorunda kalan var mı başka?
Çok fena grip oldum, üstelik hayatım boyunca sadece 2-3 kez olduklarımdan. Öksürük, yüksek ateş, burun akıntısı, inanılmaz bir halsizlik, terleme – titreme… Siz anlayın işte.
Bu halde anestezi altına girmeni gerektirecek zorunlu bir durum yok dediler sevgili doktorlarım. Biz de doğumu 9 Mart’a erteledik.
Annecim sana daha güçlü, daha sağlıklı kavuşabilmek için tüm bunlar. Sadece 4 gün sonra kavuşacağız merak etme. Seni seviyorum…. Sen de içerde bol bol dinlen, bol bol beslen bu arada…
Çok fena grip oldum, üstelik hayatım boyunca sadece 2-3 kez olduklarımdan. Öksürük, yüksek ateş, burun akıntısı, inanılmaz bir halsizlik, terleme – titreme… Siz anlayın işte.
Bu halde anestezi altına girmeni gerektirecek zorunlu bir durum yok dediler sevgili doktorlarım. Biz de doğumu 9 Mart’a erteledik.
Annecim sana daha güçlü, daha sağlıklı kavuşabilmek için tüm bunlar. Sadece 4 gün sonra kavuşacağız merak etme. Seni seviyorum…. Sen de içerde bol bol dinlen, bol bol beslen bu arada…
Salı, Mart 01, 2011
Pazartesi, Şubat 28, 2011
37+1
Bugün SSK'dan işgörmez raporumu aldım. İçimden "asıl siz şimdi benim ne işler göreceğimi bilmiyorsunuz" demek geldi :)
Sonra da son doktor kontrolümüze gittik. 3,150 kg olmuş kızım. Suyu da iyiymiş, karın ve baş çevresi de.
Artık bekleme evresindeyiz.
Cumartesi sabahı görüşmek üzere güzel kızım...
Sonra da son doktor kontrolümüze gittik. 3,150 kg olmuş kızım. Suyu da iyiymiş, karın ve baş çevresi de.
Artık bekleme evresindeyiz.
Cumartesi sabahı görüşmek üzere güzel kızım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































