Çarşamba, Haziran 13, 2007

Süperman sendromu...

2005 Kasım'ında ciddi bir uykusuzluk sorunu yaşadım. Panik atak olduğunu sonradan öğrendiğim krizlerime ek olarak. Hatırlamak bile istemediğim bir 3 aydı. Bir psikaytra gittim. Beni 1 saat dinledi. Doktor bir arkadaşımın da daha önce demiş olduğu gibi, "sen kendini süperman zannediyorsun, ama değilsin" dedi.
Ben herşeyi yaparım, annemin nazını da çekerim, kocamın cazını da... Babamın hassasiyetini de örterim, kardeşimin hezeyanlarını da... Arkadaşlarım bana kapris yapabilir, ama ben kimseye yapmam. İşimi de yaparım, aşımı da... Kariyerimi de yaparım, çocuğumu da... Tükenmez bir enerjim var ve dünyayı ben döndürebilirim eğer durursa.

Ama tükeniyor. 9 ay hamilelikte tek bir çöp bile istemedim kimseden, son ana kadar herşeyimi kendim yaptım. Doğum yapalı 3 ayı geçti, yanımda kimseler olmadı. Gece de ben baktım kuzuma, gündüz de...

Ve kimse "yav bu kızın üzerine de çok gidiyoruz. Bırakalım da çocuğu ile ilgilensin, bir de biz boğmayalım" demedi yahu. Herkes kendi hayatına ve benimle sürdürdüğü olağan (!) ilişkisine devam etti. Ama ben süperman değilim. Tükenmez enerji kaynaklarım da yok. Olanları da olabildiğince oğluşlarıma harcamaya çalışıyorum. Bana yönelen soru cümlelerinde neden hep talep var da, hal hatır yok...
Ben her daim iyi, sağlıklı, mutlu, yeterli ve verici miyim?

Ben de yorulabilirim... Ayaklarım, dizlerim ve sırtım da çok ağrıyabilir. Ama tüm bunlar gözünüze batan gezmelerimden kaynaklanmıyor. Günde onlarca kez 7 kiloyu kaldırıp koyuyorum ben. Kimseden yardım istemiyorum. Ama laf da işitmek istemiyorum.

Ayrıca ben kıçımın keyfinde gezmiyor, oğlumu mümkün olduğunca sağlıklı yetiştirmeye çalışıyorum.Kıçımı gezdirecek olsam, oğlumun uykusundan çalıp, sıcak yaz günlerini değil serin akşamlarını kullanırdım. Oysa ben her gece evde bekliyorum.

Tamam nasılsın diye sormayın ama talepte de bulunmayın. Eve gelenden de, telefon edenden de tek ricam bu.

İnanmayacaksınız ama bir kapasitem var ve çatlamak üzereyim. Üstüme gelmeyin.

Cumartesi, Haziran 09, 2007

Babalar ve bebeler...



Bu tanımlanması zor ilişkiyi yazmamakta çok direndim. Ama sanırım direnmemin anlamı yok. Bu normalse zaten yazmamın bir sakıncası da yok. Bu ayıpsa, benim ayıbım değil.

Babalar, bebelerini gerçekten çok severler... Ancak onların bebelerini çok sevmesi, kendileri için uygun olan bir zaman diliminde (mesela tüm gazeteler okunduktan sonra...) kucaklarına alıp 10 dakika gezdirmekten ibarettir. Misal bizim babamız daha bir tam 24 saati bizimle geçirmedi, bebekle hiç yalnız kalmadı ve 15 dakikadan fazla kesintisiz bebesiyle ilgilenmedi.

Babalar, bebeleri onların her tür sosyalliğine uyum gösterebilir sanırlar... Oysa bebelerin özel ihtiyaçları ve uyum göstermekte zorlanabilecekleri koşullar vardır. Mesela 2 aylık bir bebek mayıs ayında Abant'ta çadır kampına gidemez. Köpekler sahiplerine uyum gösterebilirler, ebeveynler ise minnacık bebelerine uyum göstermelidirler.

Babalar, bebeleri onların yokluğunu pek hissetmez sanırlar... Oysa hafta içi zaten hemen hiç göremediği bebesini, hafta sonu da 2 gün boyunca yamaç paraşütüne gidip görmeyen babaların, bebeleri onlara gülmediğinde, hatta dudak büktüğünde bozulmaya hakları yoktur. Bebeler yüzleri görerek, sesleri duyarak tanırlar insanları. Sosyal statüleriyle değil.

Babalar, anneler sadece süt verir sanırlar... Oysa anneler bebeleri büyülü bahçede tomurcuklanmaya başladığı andan itibaren kola içmezler, midye dolma yemezler, hergün süt, yumurta yerler, deodorant sıkmazlar, boyalı yerde durmazlar, saçlarındaki beyazları umursamazlar, koca göbeklerinin vücutlarında bıraktığı kalıcı hasarların yaptığı ağrıları sevgiyle taşır, ilaç kullanmazlar, günlerce evden çıkmazlar, akşamları bebeleri rahat yataklarında uyusunlar diye sıcak yaz akşamlarını sahil yerine evlerinin balkonunda geçirirler ve bundan hiç gocunmazlar, gerekirse hiç uyumazlar, yemeği soğuk yiyebilirler....

Bebeleri huzursuzlandığında sebebini bilen babaların uzaydan geldiğini düşünüyorum. Ya da gece kalkıp anneyi uyandırmadan ağlayan bebelerini kucaklayıp tekrar uyutan, özel zevklerini arada bir bırakıp hafta sonunu bebeleriyle birlikte geçiren ve en çok bebelerini anneleriyle aynı karede fotoğraflayan ve bundan zevk duyan babaların kesinlikle bu dünyadan olmadıklarını düşünüyorum.

Canınızı mı sıktım kızlar? Belki de sizin babanız ya da müstakbel babanız uzaydan gelmiştir, kimbilir :))

Pazartesi, Mayıs 28, 2007

Bu rüya hiç bitmese...


Kuzumu kucağımdan hiç indirmesem...
İşe hiç başlamasam...
Kuzumun her gülücüğünü görebilsem...

Öyle şeker ki, gün geçtikçe daha da çok hareketleniyor. O gülücükleri beni öldürüyor, kendimi kaybediyorum. Ellerini yumruk yapıp ağzına sokmasına bayılıyorum. O minik tombik yumrukları ben de yemek istiyorum. Onları emerken evin öteki ucundan duyuluyor şapırtıları.
Uyurken onu seyretmeye bayılıyorum. Ne görüyorsa rüyasında, attığı çığlıklar, gülümsemesi beni çok eğlendiriyor.
Onu emzirmeye de bayılıyorum. Memeye saldırması, arada bir gözlerini gözlerime dikip gülümsemesi içimi eritiyor. İki eliyle iki yandan memeyi kavramasına, uykusu gelince tek koluyla gözlerini kapamasına bitiyorum.
Uykudan uyanınca burnunun ucunun ve yanaklarının kıpkırmızı olmasına, boncuk gözlerinin buğulu buğulu bakmasına da hastayım.

Her uykudan uyanışında onu ilk ben görsem...

Çok sağlıklı omadığını biliyorum ama şu anda her saniyesinde onun yanında olmak istiyorum. Babasının kucağında iken bile onu özlüyorum. Hatta kıskanıyorum :)

Canım oğlum iyi ki varsın, iyi ki doğurmuşum seni...

Pazar, Mayıs 13, 2007

İlk anneler günü hediyem pek boktan (!) oldu...

Bugün anneler günü, artık benim de kutlanacak kişi kategorisinde olacağım bir özel gün...
Büyük oğlum kocaman bir kırmızı karanfil demetiyle kutladı anneler günümü. Gözlerim doldu tabi... Biz de teyzemize ve anneannemize balkonumuzdaki güzel kokulu karanfillerle yaptığımız birer küçük demet hediye ettik. Anneannemiz sevinçten ağladı.
Küçük oğlum ise doğal olarak henüz hediye kavramından bir haber, başka işler karıştırmakla meşgul idi. Sabah gözümü açar açmaz becerdiği ilk iş ise gerçekten beni çok mutlu etti. Başka bir hediye alsaydım bu kadar sevinmezdim sanırım.
Kakasını yapmıştı :))
Evet yanlış okumadınız, kakasını yaptı... Hem de kendi başına. Geçen hafta 6 gün boyunca kakasını yapmayınca doktorun verdiği gliserin fitili ile barsaklarını boşaltmıştım. Bu o olaydan sonra yaptığı ilk kaka idi ve ben bir rahatsızlığı olmasından, tekrar fitil kullanmak zorunda kalacağımızdan çok korkuyordum. Neyse ki benim aslan oğlum bu işi kendi başına halleti de beni rahatlattı...
Şimdi uyuyor ve ben de bloguma yazma fırsatı buluyorum. Artık daha sık güncellemeye dikkat edeceğim. Sanırım hiç okuyucum yok ama olsun. Birgün bir okuyan çıkar elbette.

Perşembe, Mayıs 10, 2007

Boncuğum büyüyor...

İlk 2 ayı geride bıraktım. Geleneksel olarak 40 gün, bilimsel olarak 6 hafta denen süre gerçekten çok sancılı. Bebekle annenin hem birbirlerine, hem de yeni hayatlarına alışma süreci. Ve bu süreçte onları sadece birbirleri anlıyor.
Minnacık bir bebeğin kucağıma verilip, bu senin çocuğun denmesini hayatım boyunca hayal etmiş ve beklemiştim. Çok ama çok güzelmiş...
İşin 6 haftada atlatılan ama o 6 haftalık sürede yıpratan kısımlarına gelince, evden dışarı çıkamadığınız için kendinizi yarasa gibi hissediyorsunuz, emzirmekten göğüs uçları kanayacak kadar yara oluyor, uyku ve uyanıklık döngüsüne uyum sağlamak gerekiyor, ameliyat sonrası sancılar can sıkıyor...
Bir çoğunu unutmuşum bile :)) İnanın hepsi geçiyor. Şimdi 2 aylık ve uyuduğunda bile çok özlediğim bir bebikom var.
Hayatının 1. gününde pipiyi kestirdik,
5. gününde göbeği düştü,
20. günde ilk kez bebek arabası ile gezmeye çıkardık, kıyameti kopardı :))
23. günde tekrar bebek arabası ile çıktık, daha sakindi
25. günde kanguruyu denedim, koynumda uyudu kuzum...
40. günde evden dışarı çıkamadık çünkü amcamlar misafir geldi, ama sonra acısını çıkardık
46. günde arabayla İzmir'e gittik. Ayvalık, İzmir, Kuşadası, Çeşme gezdik. Tam 1700 km yol yaptık.
Doktorumuz aksini iddia etse de oğluşum ilk günlerinden beri gülücükler atıyor. Sosyal gülüş değilmiş, hıh!

Artık 2 ay, 5 günlük. Ve birbirimize çok alıştık. Gezip tozuyoruz boncuğumla.

Kulakları çınladı herhalde, uyandı kuzum. Uyansın tabi, karnı acıkmıştır onun. Emzirmek bu işin en sevdiğim tarafı kesinlikle. Öyle zevkli ki, gözlerimin içine bakarken ona hayat verebilmek...

Hiç işe dönesim yok. Günün en güzel saatlerini oğlumdan ayrı geçirmeye gönlüm razı olmuyor. Paranın gözü kör olsun.
(Tekrar uyudu galiba :))

Bu arada Gamze ve Tuluğ da oğluma erkek kardeş getireceklermiş. Basket takımı kuracağız onlardan.

Bu arada sevgili dostlarımızı da Ankara'ya uğurladık. Onu ayrı bir yazıda anlatacağım. Şimdi çok yorgunum. Bugün minnoşla hiç uyumadım. O da erkenden uyuyakaldı. Bakalım gece ne tür bir şenlik olacak :)

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

Güncelleyeyim dedim ama...

20 gün olmuş son yazımı yazalı. Blogum sürekli aklımda ama sıpacık bana şöyle rahat bir zaman vermiyor ki :)
Geceleri sürekli kalkıp emzirdiğim için gündüzleri o uyuduğunda ben de uyuyorum. Uyumadığım zaman da ev işleri ile ilgileniyorum.
:)) Uyandı benim küçük dinazor. Müsadenizle...

Not: Yazacağım hiç merak etmeyin. İlk iki ayda neler yaşadık, tek tek paylaşacağım.
Bunun dışında can dostlarımız Özü ve Kıvanç, minik kelebekleri Deniz'i de alıp Ankara'ya yerleştiler. Dostluğumuzun hep süreceğini biliyorum ama uzakta olmak beni hüzünlendiriyor. İnsan bu kadar içten dostlukları kolay kolay kuramıyor çünkü. Umarım onlar için çok çok güzel olur herşey. Sizi tanımış olduğum için çok mutluyum.

Çarşamba, Nisan 11, 2007

Serüven devam ediyor...

Aslında bu bloga, hamilelik sürecimi paylaşmak için başlamıştım. Artık hamilelik bitti. Ama serüven devam ediyor. Hatta asıl heyecanlı kısmı şimdi başladı ve ömür boyu da sürecek. Bu yüzden blogum da devam etmeli diye düşünüyorum. Seyrek yazabiliyorum, ama yazacağım. Beni yalnız bırakmayın e mi?

Perşembe, Mart 29, 2007

24 günlük olduk...

Hala birbirimize alışmaya çalışıyoruz. Daha çok miniğiz ve bir düzenimiz yok tabi ki.. Gece sabah karşı gaz sancılarımız tutuyor. Onun dışında genel gidişat iyi denebilir.
Ben en son geçen cumartesi dışarı çıktım. Tuhaf bir durum. Bu sabah ortalıktaki fişleri topluyordum. Market fişlerini görünce gözlerim doldu. Komik gibi geliyor kulağa ama aslında trajikomik...
İnsan markete bile gitmeyi özler mi yav...
Tek bir ekmek için bile Tonguç'tan rica etmek, 2 kelime edecek insan beklemek...
Herkes yorgun, herkes meşgul...
Gece oğlum ve ben, gündüz oğlum ve ben. Şikayetçi değilim, kuzumla çok iyi vakit geçiriyorum. Sabırlıyımdır ben. Elbette devran dönecek.
Kimseye güvenerek doğurmadım ben bu çocuğu. Herkes hayatına kaldığı yerden devam etsin. Ben hallederim.

Pazartesi, Mart 19, 2007

Doğum hikayemiz...




4 Mart Pazar sabahı çamaşır değiştirirken az bir miktar suyum geldi. Bacaklarımın arasından süzülenin idrar ya da başka birşey olmadığına emindim. Doktorumu aradım, "hemen hastaneye gidin, NST ile bir baksınlar. Bir de turnusollu ped versinler" dedi. Tonguç'un belki de ilk defa hazırladığı mükellef kahvaltı sofrasını bırakıp hastaneye gittik. NST çekildi, doğru düzgün sancı yok. Turnusollu ped verdiler, renk değişikliği olmadı. Çünkü gelen sıvı kurumuştu ve devamı da gelmedi.
Neyse öğleye doğru eve geldik ve kurt gibi acıkmış olarak bizi bekleyen kahvaltı sofrasına oturduk. Bu mesele üzerinde hiç durmadım, zira vakti gelince bebeğimin bana sağlam bir işaret vereceğinden hiç şüphem yoktu. Bütün gün evde keyif yaptık, yayılıp gazete filan okuduk. Akşam olunca babaanneyi de alıp Çiya'ya yemeğe gittik. Güzel yemekler yedik, kekik çayı içtik. Eve gelince 23 gibi yattım. Saat 01.30'da bol miktarda sıvının bacaklarımdan aşağı akmaya çalıştığını hissedip hemen yataktan fırladım ve o anda pijamamın altını tamamen ıslatan o şeffaf, berrak ve kokusuz ılık sıvı boşaldı. "Tamam" dedim, "İşaret bu". Tonguç'a seslendim. Beni görünce acayip panik oldu. Oysa ben son derece mutlu ve sakindim, hiç sancım yoktu. Hızlıca giyindim. Hastane çantamızı da aldık ve dışarı çıktık. Bu sırada Tonguç'un aradığı Buğra da arabayla geldi ve hastaneye gittik. Hemen ultrasonla baktılar, hala bir sürü suyum olduğunu gördüler. Oysa ben hepsi bitmiştir diye düşünmüştüm. Meğerse içerde dünya kadar su biriktirmişim. Muayenede ise rahim ağzının 2 cm kadar açıldığını söylediler. Yatışım yapıldı, arkadan iliklenen pembe hastane önlüğümü giydim. Sabah 6.30'a kadar uyur uyanık vaziyette bekledik. Bu arada 2 saatte bir NST'ye bağlandım. Sancı görünüyordu ama çok seyrekti. Ben ise hiçbir sancı hissetmiyordum. Sabah kardeşim geldi. Yapılan muayenemde rahim ağzının 3 cm olduğu söylendi. Neyse beklemeye devam ettim tabi. O kadar sakin ve heyecansızdım ki, ben bile kendime şaşırıyordum. Oysa saatler içinde hayatım değişecekti.
Gün içinde yavaş yavaş artan sancılar gelmeye başladı. Ama ben hamilelik yogasında öğrendiğim nefes teknikleri ile bu sancıları kolayca atlattığım için "hah bu da ne ki, ben bu doğumu kolayca yaparım" havasına girmiştim bile. Öğleden sonra doktorum geldi, muayene etti. Açılma hala 3 cm olunca moralim biraz bozuldu tabi. Akşam 18gibi, hastanede bana suni sancı vermeye çalıştılar. Kesinlikle reddettim. Bunu daha önce doktorumla konuşmuştuk ve suni sancının normal sancıdan çok daha fazla can yakan birşey olduğunu biliyordum. Üstelik suni sancıdan sonra normal doğuma girenlerin oranı sadece %20 imiş. Saat 19'de doktorum tekrar geldi. Muayene etti ve açılmanın 4 cm olduğunu görünce bana şu seçenekleri sundu. Ya hemen sezaryene girecektim. Ya sabaha kadar sancı çekip bekleyecektim ve açılmaya tekrar bakacaktı, ya da sadece 2 saat daha bekleyip, açılmanın gidişatına göre karar verecektik. Ben son seçeneği istedim. Moralim bozuldu, çünkü normal doğum yapabilmeyi çok istiyordum. En azından bir miktar daha şansımı zorlamak istedim. Bu arada aradan neredeyse 20 saat geçmiş olmasına rağmen hala zaman zaman suyum geliyordu. Bu da bebeğin başının doğum kanalına girmediğinin göstergesiydi.
Saat 19-21 arası işkence gibiydi. O kadar çok sancı çektim ki, nefes egzersizleri hiçbir işe yaramıyordu. Odada annem, kardeşim, kayınvalidem, Tonguç ve Tuğba dehşetli gözlerle beni seyrediyorlardı. Onlar mı daha komikti, ben mi daha acınasıydım hala karar veremiyorum :)
Saat 21'de doktorum geldi ve tekrar muayene etti. Ben en azından 7 cm filan açılma olmasını umuyordum o kadar sancıdan sonra. Doktor "hala 4 cm" diyince ağlamaya başladım. Moralim sıfıra indi, dayanacak halim kalmamıştı. "Lütfen bana narkoz verin ve bebeğimi çıkarın" dediğimi hatırlıyorum. Doktorun, benim ve ameliyat ekibinin hazırlanması için geçen yarım saatlik süre bana bir asır gibi geldi. Neyse beni aldılar, ameliyathaneye indirdiler. Ameliyat ekibi oldukça neşeli ve espiriliydi, ben de o kadar acıdan sonra bitmiş durumda idim ama çok sakindim. "Ne zaman narkoz vereceksiniz" diye sormamın hemen arkasından doktorumun bana "bay baay, iyi uykular" dediğini hatırlıyorum.
5 Mart Pazartesi akşamı saat 21.43'te oğlum dünyaya gelmiş. Beni odaya çıkardıklarında saat 22.15 filandı sanırım. Kendimdeydim, konuşulanları duyabiliyordum. Ama gözlerimi açamıyordum. Sadece "bebeğim nasıl" diye sorabildim. "Çok iyi" dediler. İkinci sorum ise kaç kilo olduğu idi :))
Aradan 10-15 dakika geçmeden 3,665 kg'lık ve 49 cm'lik oğlumu yanıma getirdiler. Yanak yanağa bir süre durduk. Sanki senelerdir ben bu miniğin annesiydim, o kadar tanıdık, o kadar sıcak yani. Ekstra hiçbir şey hissetmedim. Ben onu zaten çok seviyordum, hamileliğim boyunca hep sevdim. Bu arada odada bir bebeği net seçebiliyordum, bir de Anı'yı. Canım oğlum kardeşinin yanından hiç ayrılmadı.
Sonra gelen bir bebek hemşiresinin yardımı ile bebeğimi emzirmeye başladım. Biz gerçekten çoook uzun süredir tanışıyor olmalıydık. Bu bizim ilk karşılaşmamız değildi. O kadar doğaldı yani herşey. Yavaş yavaş odadaki insanları seçmeye başladım. Bütün arkadaşlarım, canlarım gelmişti. Gelemeyenler de sonraki gün bir bir geldiler zaten. Herkesle resim çektirdik. Herkese bir kez daha çok ama çok teşekkür ediyorum, bana güç verdiniz.
O gece beni yürüttüler. Asıl kritik olan gaz çıkarmammış, ama onun için ertesi akşama kadar beklemeleri gerekti :)
Çarşamba günü öğle saatlerinde hastaneden çıktık, Burçak bizi hastaneden geldi aldı. Artık evimizdeyiz. Bugün tam 2 haftalık bir kara kuzu olduk. Gittikçe birbirimizi daha iyi anlıyoruz. Ben 11 kilo verdim, oğlum hastaneden çıktıktan sonra 300 gr aldı, boyu 2 cm uzadı. İkimiz de iyiyiz anlayacağınız.
İyi dileklerini sunan herkese sevgilerimi iletiyorum. Gerçekten herkesin bu duyguyu yaşamasını dilerim...

Perşembe, Mart 08, 2007

Hoşgeldin oğlum!

Ve uzun bir maratondan sonra canım oğlum 5 Mart Pazartesi akşamı saat 21.43'te dünyaya geldi. Elbette ben de onunla birlikte yeniden dünyaya geldim. İlk fırsatta süreci detaylı olarak yazacağım. Ancak şimdilik yoğun ısrarlar nedeniyle bir resmini koyuyorum. Arayan aramayan, gelen gelemeyen, cevap verdiğim veremediğim herkese çok ama çok teşekkür ederiz...

Pazar, Mart 04, 2007

Küçük bir sinyal...

Günlerim biraz daha hareketlenmeye başladı. Sanırım vakit yaklaşıyor. Bu sabah rahat bir geceden sonra saat 9 gibi uyandım. Ben mutfağı toparladım, bulaşık makinesini filan yerleştirdim. Tonguç da kahvaltıyı hazırladı. Tam pijamalarımı çıkartırken bacaklarımdan aşağı birkaç damla birşey süzüldüğünü hissettim. Rakı renginde, kokusuz, homojen bir sıvı. Bildiğim, daha önce gördüğüm türden birşey değildi. Herhalde suyum geldi diye düşünerek vekil doktorumu aradım. Bana hastaneye gidip turnusollu ped koymamı ve NST'ye girmemi söyledi. Kahvaltı masasını ortada bırakarak hastaneye gittik. Tahmin ettiğimden çok daha rahat ve soğukkanlı olmama ben bile şaştım doğrusu. Eve 3 kişi dönebilirdik.
Neyse hastanede turnusollu ped koydum ve NST'ye girdim. Turnusol gelen sıvının bazik amniyos sıvısı olup olmadığını anlamak içindi. Amniyos sıvısı ise turnusol kağıtları maviye dönecekti. Ama ne yazık ki benim başka suyum gelmedi. Sanırım oğlum küçük bir delik açtı içinde bulunduğu keseye.
NST sonucunda sancı çıktı ama ben hiçbir acı hissetmediğim ve daha fazla da su gelmediği için evimize geri döndük. Kurt gibi acıkmış olarak hemen kahvaltı sofrasına saldırdık. Tüm gün sancım olur mu, suyum gelir mi diye bekledim ama ne gelen var, ne de giden. Kasılmalar devam ediyor ama onun dışında bir numara yok. Poyraz da son 2 güne göre daha hareketli. Umarım bir sorun yoktur. Yarın tekrar NST çektireceğiz. Tabi sabahı bulabilirsek :))
Sanırım artık günler "akşamı bulabilir miyim, sabahı bekler mi" modunda geçecek bir süre.
Sanırım sancım olmamasından kaynaklı bir rahatlık ve heyecansızlık var üzerimde. Yani son derece sakin ve de soğukkanlıyım. Hatta özellikle annelerin aşırı ilgisi beni resmen yoruyor. Yanına terlik aldın mı, valize havlu koydun mu, hastaneye ziyarete gelenlere ikram etmek üzere şeker aldın mı... Mümkünse bir köşede sessizce doğurup eve gelmek istiyorum. Bu harika doğa olayının tadına vara vara yaşamak istiyorum. Yapmacıksız, adetsiz, hatır gönül olmadan ve belki de nezaketsiz.

Bu gece birden bire önce şimşek ve gökgürültüsü, ardından da sağanak bir yağmur başladı. İstanbul özlediği yağmura kavuşurken ben de özlediğim oğluma kavuşacak mıyım acaba? Oğlum sen misin bu gümbür gümbür gelen?

Bekleyip göreceğiz:) Herkese kocaman sevgiler...

Cumartesi, Mart 03, 2007

Kasılma var, sancı yok...


Çok tembellik ettim ve bloguma yazmadım değil mi? Açıkçası yazmak gün saymak gibi geliyor. Ve ben artık gün saymıyorum. Apansız gelişini bekliyorum bebeğimin. Biraz da bu yüzden ihmal ettim bu günlüğü.

Peki bugün neden yazdım? Blogumun bir amacı da bu serüveni yaşayacak başkalarına deneyim aktarmaktı. Sanırım paylaşmam gereken şeyler var.

Perşembe günü son derece hareketli, hatta dışardan bile farkedilir olan oğlum 2 gündür oldukça nazlı. Daha önce de böyle şeyler yapmıştı ama artık bitiş çizgisine bu kadar yaklaştığımız günlerde her değişiklik insanda endişe yaratıyor ister istemez. Her gece en az 2 kez tuvalete kalkmama rağmen son 2 gece buna hiç ihtiyaç hissetmedim. Buna karşılık çok gazım var ve barsaklarım sürekli dolu gibi. Karnım da çoğunlukla sert, taş gibi. Dün sabrettim, bugün de öğlene kadar bekledim. Durumda bir değişiklik, hareketlerde bir artma olmayınca vekil doktorumuzu aradım. Kendi doktorum yurtdışında ne yazık ki. Neyse Ali Bey de çok sevimli biri ve hemen ilgilendi. "Muhtemelen birşey yoktur ama bir NST çektirelim de içimiz rahat etsin" dedi. Hemen kliniğe gittik ve NST çektirdim. Kalp atışlarımız normal, birkaç kere de kıpırdadı sıpacık. Gün boyu 10 hareketin altına düşmediği sürece sorun yokmuş. Önceden çok daha fazla hareket ettiği için bu kadar hareket bana yetmedi tabi. NST'yi Ali Bey'e göstermeye çıktım. Ali Bey gülümsedi ve burda bir kasılma olmuş dedi. Arada bir kasılma oluyor ama sancım yok dedim. Sancı olmayabilirmiş. Doğum sürecine girmişiz ama bu durum günlerce bile sürebilirmiş. Kasılmalara sancı da eşlik ederse ve sıklaşırsa kendisini arayacakmışız.

Şu anda sakinim. Kasılmalar devam ediyor. Sanki karnımın içinde bir kedi, birşeyden korkup zaman zaman sırtını kabartıyor gibi. Karnım taş kesiliyor. Karnımın altında baskı var ama sancı yok henüz. Bunların doğum sancısı olup olmadığını bilemiyorum tabi. Ama kayda değer bir durum olduğunu düşünüyorum.

Gelişmeler konusunda sizi haberdar edeceğim.Yukardaki resim NST sırasında Tonguç'un çektiği bir resmim. Üstteki parça karnımdaki kasılmaları ölçüyor. Alttaki de bebeğin kalp atışlarını sayıyor. Elimdeki alet de, bebeğin hareketlerini hissettiğimde bastığım bir buton. Böylece 3 verili bir test sonucu alınıyor ve bu 3 veri birlikte değerlendiriliyor.

Pazartesi, Şubat 26, 2007

39. haftaya girdim, oğlumun keyfi yerinde

Bugün itibariyle artık normal hamilelik süresinin son iki haftasına girmiş bulunmaktayız. Doğumların %80'i bu iki hafta içinde oluyormuş. Bekleyip göreceğiz artık :)

Hazırlıklar büyük ölçüde tamamlandı. Yarın evde temizlik var, oğlumu temiz temiz karşılayayım istiyorum da.

Babaannemiz de geldi, bizimle birlikte bekliyor. Anlayacağınız şimdilik hayatım son derece sakin. Kalkıyorum, kahvaltı ediyorum. Biraz keyif, biraz iş yapıyorum. Sonra öğle şekerlemesi :) Kalkınca biraz dışarı çıkıyorum, yürüyüş ve ufak alışverişler için. Eve dönünce akşam yemeği hazırlıkları. Sonra babamız geliyor, yemek yiyoruz. Televizyon, gazete derken yatma vakti geliyor zaten.

Bakalım bu rutin daha ne kadar sürecek :)

Salı, Şubat 20, 2007

Doğum izninde ilk günüm

Neredeyse 1 hafta olmuş yazmayalı... Bir süre daha sık güncellerim ama sonra sanırım daha zor olacak blogumla ilgilenmem.

Bugün itibariyle doğum iznine ayrıldım. Yasalar en fazla 3 hafta kalana kadar çalışmama izin veriyorlar. Oysa ben ne kadar istiyordum daha çok çalışmayı :)))

Artık resmen beklemedeyim. 38. haftamıza da girmiş bulunuyoruz. Perşembe doktor kontrolü var. O zaman durum biraz daha netleşir ama dün rapor almak için Zeynepkamil Hastanesine gittiğimde ultrasonla baktılar. Bebek 3.200 kg ve 50 cm olmuş. Normal doğumu tehlikeye atmasın da sıpacık, 4 kilonun üstüne çıkıp :P

Ha bu arada 37. haftamı doldurduğum gün 32. haftadaki Sağlık Durum Raporunu aldığım hastaneye tekrar gittim. Sağlık karnesi ve vizite kağıdı ile. Önce doktor son adet tarihine göre 37. haftanın dolduğuna ikna oldu. Sonra da beni ultrasona yolladı. Ultrasonla bebeğin 37 haftalık olduğu kesinleşince de İşgörmezlik raporundan 2 kopya doldurup imzaladı. Onu başhekimlikte onaylattıktan sonra, hastanenin SSK bürosuna gittim. Oraya formlardan birini ve vizite kağıdımı verdim. Şimdi doğumdan sonra doğum belgesi ve raporun diğer kopyası ile gidip ne zamana kadar izinli olacağımı işleteceğim.

Sabah Tonguç'la birlikte uyandım, saat 8'de. Miskinlik yapsam daha yatardım ama kalktım. Kahraman Aile'si örneğinden çıkardığım sonuca göre uykusuzluğa alışmak lazım :P

Kahvaltımı ettim. Blogumu güncelleyip dışarı çıkıcam. Hava serin ama pırıl pırıl bir güneş var. En taze anne adayına bir uğrayıp laflarım birazcık sanırım. Çok kalabalık değilse pazarın kıyısından da geçmeyi planlıyorum. İşte böyle, vakit dolduracağım. Minnoş ne zaman teşrif edecek acaba?

Çarşamba, Şubat 14, 2007

37. haftadayım. Neler yapamıyorum?

37. haftanın içindeyim. Bebekler 38. haftadan itibaren doğduklarında normal doğmuş sayılıyorlar. Yani haftaya pazartesiden sonra istediği zaman doğabilir. Tabi tercihim benim evde biraz dinlenmeme izin verdikten sonra gelmesi. Yine de sağlıklısı neyse öyle olsun tabi.

Geçen hafta çooook sevindiğim bir bebek haberi daha aldım. Şimdilik kim olduğunu açıklayamam ama gerçekten Poyraz'a kardeş geliyor diyebilirim.

Poyraz şu anda aşağıdaki resimdeki gibi, sadece başaşağı duruyor. Tahminim 3 kilo civarındadır. Haftaya perşembe doktora gidince öğrenicez tam ağırlığını filan.




















Ben ise yaklaşık 14 kilo almış durumdayım. Çok fazla değil ama aldğım tüm kilolar göbeğimde olduğu için ağırlık merkezim ciddi anlamda değişti.

Artık,
- Bacaklarımı kapatarak oturamıyor, yürüyemiyorum
- Bacak bacak üstüne kesinlikle atamıyorum
- Öne doğru çok eğilemiyorum, düşecek gibi oluyorum
- Yürürken dik duramıyorum, arkaya kaykılıyorum ama geçen gün de arka üstü düşecektim neredeyse
- Bir yerden güç almadan yatakta dönemiyorum
- Giyinemiyorum, çünkü sıcak basıyooooo
- Çok fazla oturamıyorum, popo kemiklerim batıyor ve ayaklarım şişiyor
- Bir öğünde çok fazla yiyemiyorum, çünkü mideme baskı yapan birileri (!) nedeniyle kapasitesi azaldı
- Çok fazla dik oturamıyorum, sıpa hemen sıkıştım mesajı veriyor
- Biraz hareket ettikten sonra oturamıyorum, çünkü sıpacık hemen kalk gidelim demeye başlıyor. Resmen ittiriyor, bıraksam gidecek :)
- Yere bişey düşünce eğilip alamıyorum, şekilden şekile girerek kendi icat ettiğim yan çömelme hareketi ile alıyorum

Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Doğum iznine çıkmama bugün dahil 3 gün kalmış olmasının tadını çıkarmaya çalışıyorum. Pazartesi, yani 37. haftamın dolduğu gün (36+7 de deniyor) hastaneye gidip raporumu alacağım. Ve dinlenmeye çekilip, enerji toplamaya çalışacağım.

Umarım minnoş da bunları biliyordur :P

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Komik hafta sonu ve son iş haftası

Günaydııın,
Hafta sonu İstanbul'da hava muhteşemdi. Sanki Nisan havası. Muhteşem diyorum ama bir süre daha yapmur yağmazsa yaz mevsimi de çöl havası şeklinde yaşanacak sanırım. Neyse Cumartesi günü tüm gün evdeydim, tembellik edip dışarı çıkmadım ve dinlendim. Oğlumun küçük beşiğini hazırladım. Çok sevimli oldu. Kenarlarına kurdeleyi de geçirince fotoğrafını çeker bloguma koyarım.

Pazar günü ise cumartesi yaptığım tembelliği yapmayıp, yürüyüş yapayım dedim. Çıktım dolaştım, kırmızı taç ve lacicert kurdele aldım. Anakucağını yumuşatmak için elyaf aldım. Akşam yemeği için balık aldım. En son da evde keyif yapmak için gazete aldım ve eve döndüm. Bu kadarcık yürümek bile beni oldukça yordu. Eve gidince balkon kapısını filan açayım da ev iyice havalansın dedim. Sonra balkona vuran güneşi görünce, biraz balkona oturayım dedim. Ev telefonunda Özü'nün beni aramış olduğunu görünce onu geri aradım ve Kıvanç'la konuşurken balkona çıktım. Özü uyuyormuş, Kıvanç da Deniz'i uyutmaya çalışıyormuş. Küçük cadı tam bir kucak prensesi olmuş meğer:))
Kıvanç'la konuştuktan sonra aldığım gazeteleri balkonda okumaya karar verdim. Gazete poşetini getirip balkon masasına koymuştum ki, balkon kapısı kapandı. O anda hatırladım ki, balkon kapısının balkon tarafındaki kolu çıkmıştı. Balkonda mahsur kaldım. Allahtan ev telefonu yanımda dedim ve işte olan Tonguç'u iş telefonundan aradım. "Buraya gelmen lazım" dedim, "Niye?" dedi veeeeee.... Telsiz telefonun şarjı bitti. Cep telefonları içerde. Ben 5. katta balkondayım. Sağda solda balkonda kimse yok. Neyse en azından Tonguç'a ulaştım, motora atlar gelir herhalde diye düşünerek panik yapmadım ve gazete okumaya başladım.
Aradan yarım saat geçti ama gelen giden olmayınca balkondan dışarı bakmaya başladım. Tanıdık birini görürsem Tonguç'u aratayım diye. Neyse ki bir komşumuzu gördüm. Ama 5. kattan aşağıya bağırarak derdimi anlatırken bütün mahalle hamile bir kadının balkonda mahsur kaldığını öğrendi tabi. Neyse bir süre sonra Tonguç'a ulaştı ve bennim balkonda mahsur kaldığımı söyledi. Tonguç yakınlardaymış zaten 5 dakika sonra geldi ve beni kurtardı. Kan ter içinde kalmıştı. Kapının koluna küfredip duruyordu. Sonra o işe geri döndü mecburen.
İşin Tonguç tarafı daha eğlenceli. Ben onu arayıp o kadarcık konuşabilince panik olmuş. Balkon kapısını da çoktan unuttuğu için benim balkonda mahsur kalmış olabileceğim aklına gelmemiş. Önce cepten bana ulaşmaya çalışmış. Ordan da ulaşamayınca iyice panik olmuş. Birkaç arkadaşı aramış, onlardan da sonuç alamamış. Motora atladığı gibi doğum yapmayı planladığım hastaneye gitmiş. Bu arada Mecidiyeköy'den Kadıköy'e de gelmiş olduğunu söylemem lazım. Hastanede beni sormuş. "Buraya Özlem Koç diye biri geldi mi, hamileydi, doğuracaktı" filan diye. Tam o sırada bizim komşunun telefonunu alınca rahatlamış ve eve gelmiş.
Tonguç'la son birkaç günde 2 kez papaz olduk da, bu durum benim özellikle hoşuma gitti. Yani ne yapsam da cezalandırsam desem, ancak bunu yapardım. Ama valla benim hiç suçum yok. :))))

Bu hafta 37. haftaya girdim. Ve de son iş haftasına. Önümüzdeki haftadan itibaren izinde olacağım. Mutluyum, heyecanlıyım, sabırsızım ve de korkuyorum....

Pazartesi, Şubat 05, 2007

8 ay bittiiii...

Bugün itibariyle 8. ayımızı ve aynı zamanda 35. haftamızı doldurduk. Artık biraz daha kolay yorulur hale geldim. Ellerimdeki eklemler ağrıyor, eklem arasında sıvı birikmesi nedeniyle olurmuş bu. Ne tutsam düşürüyorum :)
Sanırım artık bebek inmeye başladı, kasıklarıma yaptığı baskı arttı. Ayaklarım da daha çok şişiyor. Hareketlerinde hemen hiç azalma yok, dün akşam bana kitap okutmadı sıpa :)
Neyse artık sadece 2 hafta daha çalışıp doğum iznine ayrılacağım. Sanırım dayanabilirim.

Cumartesi günü Kahraman ailesini ziyarete gittik. Gittiğimizde Deniz babasının kucağında yatıyor, Özlem ağlıyordu. Bu işte bir terslik var dedim. Neyse sonra mevzuyu anladım. Deniz'cik kolay kolay doymuyor, Özü'nün de sezeryan nedeniyle sütü gelmiyormuş. Sonuç; doymayan Deniz ağlıyor, Deniz ağlayınca mama veriliyor ve susuyor ama bu sefer de morali bozulan Özü ağlamaya başlıyor. Kıvanç da bir nu, bir onu teselli ediyor :)

Neyse sonra sorun halloldu. Meğerse ikisi de beni beklermiş :P
Ben gittim Deniz kızı uyudu.Özlem sakinleşti. Sonra Deniz uyanınca meme emmeye başladı. Özü'nün sütü bollaştı, rengi koyulaştı... Cadı kız memeden, memeye geçerken bile kıyameti kopartıyor ama en azından artık karnı doyuyor. Nasıl şeker, nasıl biblo bişey anlatamam. Anlatmam da zaten, nazar değmesin. Tahtaya vurun bakiim...

Artık ben de daha bir hevesle, heyecanla ve tatlı bir endişe ile oğlumu beklemeye başladım. Bunları Özü ile hiç konuşmamıştık, hiç planlamamıştık. Bakalım benim başıma ne tür süprizler gelecek :))

Cuma, Şubat 02, 2007

Dalya

Bu blogumun yüzüncü yazısı. O kadar da verimsiz değilmişim canım :)
Dün akşam 35. hafta doktor kontrolümüz vardı. Önce NST çektirdik, sonra da doktorumuza gittik. Poyraz 2 kilo 537 gram olmuş, boyu da 46 cm. İlk defa yüzünü gösterdi oğlum bize. "Dudaklara bak" dedi, doktor amcamız ilk olarak. Sanırım dudakları babasına benzeyecek, ne güzel...
Durumumuz gayet iyi imiş, 22 Şubat'ta son rutin kontrolümüz var. O tarihten sonra istediği zaman gelebilirmiş. Bekliyoruz biz de:))

Kahraman ailesi tarafında ise tatlı bir savaş var. Deniz bebek annesinin sütüyle yetinemediği için bir türlü doymuyor. Özü de memeden kesilmesin diye çok fazla mama vermek istemiyor, ama sütü de hala yeterince gelmiyor. Özü ağlıyor, Deniz ağlıyor...
Canlarım benim, keşke elimden bişey gelse. Biraz daha sabır, işler yoluna girecek.

Biz de yarın son kalan bazı eksikleri tamamlamak üzere alışverişe çıkacağız. Ayrıca internetten doldurduğum bir anket sonucunda kazandığım "hamilelik yogası"nın ilk dersine gideceğim.

Haberleri size iletirim...

Salı, Ocak 30, 2007

Hoşgeldin Deniz kızım! Sefalar getridin...




















Bekledin bekledin, en sonunda 41. haftada aldılar seni annenin ayrılmak istemediğin rahiminden di mi? 3 kilo 920 gram ve 54 santim doğdun. Öyle güzel, öyle pembe bir yüzün var ki... Gördüğüm en güzel doğan bebeklerden birisin. Kara kıvırcık saçların var, zeytin gibi ışıl ışıl bakan gözlerin var. Annenin güzelliğini, babanın sıcaklığını alıp da gelmiş gibisin. Şansın bol, yolun hep açık olsun bebek!