Cuma, Aralık 29, 2006

Vee Özü'nün son iş günüüüü...

Doğuma sadece günler kaldı. Teorik olarak 3 hafta ama bence çok daha yakın. Çok heyecanlı olmalısın...
Artık tamamen kızına konsantre olabilirsin... 4-5 ay iş düşünmek yok. Hayatınıza yepyeni bir renk, yepyeni bir anlam gelecek. Belki de bambaşka diyarlara uçuracak bu küçük kelebek sizi...
Belki hastane çantasını yeniden gözden geçireceksin, defalarca kez :))
Belki kızın odasına günde 50 kere girip unutulan bişey var mı diye bakacaksın...
Tasasız yürüyüşler yapacaksın annenle hayaller kurarak...
Kitaplar okuyacaksın, Denizkızına daha iyi bakabilmek için...
Sonra bir gün kucağına verecekler o minik Kahraman'ı, uzun ve yorucu bir mücadeleden çıkıp sağsalim evine gelen küçük kızı...
Kah ağlayacak, kah güleceksiniz...
Bol bol yorulacak, ama bol bol da hayretler içinde kalarak izleyeceksiniz yarattığınız mucizeyi...
Artık anne ve baba olmuş olacaksınız...

Size kolaylıklar diliyorum arkadaşım... Ve de bol şans. Eminim herşey çok ama çok güzel olacak....
Darısı başıma artık :)

Doğum 3 Mart 2007'de

İlk bahis benden. Ben 3 Mart'ta doğurcam diyorum. Zira dün gece rüyamda bebeği 3 Mart'ta doğurduğumu gördüm. 2 Mart akşamı sancı geliyordu, 3 Mart'ta da doğumu yapıyordum.


Bu arada tuhaf rüyalar görmek konusunda hamilelerin özel bir durumu olduğunu duymuştum ama, benim gibi her akşam romanlara konu olacak şekilde rüya gören var mıdır bilmiyorum? Bu ne yoğun bir iç dünyadır, ne çetrefilli bilinçaltıdır yahu...

Zaten duygusal olarak dev dalgalar yaratıyor bu durum hayatımda. Kuvvetli Poyraz fırtınasından olabilir mi acaba :)

Dokunsalar ağlıyorum. Gündüz başka, gece başka bir insan oluyorum. Televizyonda gördüklerim, internette okuduklarım, bir insanın bakışı dudaklarımın bükülmesine yetiyor...


Doğumdan sonra nasıl bir olacağımı ayrıca merak ediyorum valla...

Blogumun görüntüsünü değiştirdim

Sadece değişiklik olsun istedim. Çok da uğraşmadım. Umarım beğenirsiniz.
Sevgiler,
Özlem

Çarşamba, Aralık 27, 2006

Normal doğum mu? Sezeryan mı?

Dün akşam doğum için bakmaya gittiğim hastanede görevli kız bana ilk bu soruyu sordu? Açıkçası bu soruyu ben kendime hiç sormadım. Şu andan itibaren yazacaklarım da tamamen kişisel görüşlerimdir.

Doğum her kadının hayatında gerçekleşecek olan son derece normal bir doğa olayıdır. Hamileliğin oldukça mucizevi yanları olmasına, insanı hayretler içinde bırakacak bir mükemmellikle işlemesine rağmen, kadınların doğum konusundaki aşırı endişelerini anlamakta zorlanıyorum. Doğum hamileliğin doğal bir sonucu olarak gelecektir ve çoğunlukla ciddi bir aksilik çıkmadan da sonuçlanacaktır. Gelişen tıbbın insanların işini kolaylaştırmasına paralel olarak, sağlığın bir sektör haline gelmesi ve maddiyatın ön plana çıkması ile sezeryan bir doğum alternatifi haline getirilmiştir.
Oysa sezeryan bir doğum alternatifi değildir. Evde doğum bir doğum alternatifi olabilir, suda doğum da bir alternatiftir. Hatta acı eşiği düşük ve acı çekmekten aşırı derecede korkan kadınlar için epidural anestezi ile normal doğum da bir doğum alternatifiolabilir. Ama sezeryan bir ameliyattır. Bir normal doğum alternatifi değildir.
Tıp bilimini reddetmiyorum. Nimetlerinden sonuna kadar faydalanmayı doğru buluyorum. Ama sezeryan, ancak ve ancak hiçbir şekilde normal doğum yapılamadığı durumlarda anne ve bebeğin hayatını tehlikeye atmamak için uygulanması gereken bir yöntem olmalıdır.
Dediğim gibi, tüm bunlar benim kişisel fikirlerim. Mutlak doğrudur gibi bir iddiam yok. Ama belki de hayatta sadece bir kez yaşayabileceğim bir süreci tamamen farkında olarak yaşamak istiyorum. Öncelikle bu bir süpriz olsun istiyorum. Ne zamaan olacağı belli olmasın. Sancılarım beklenmedik bir anda başlasın. Ben babamızı arayıp "çabuk gel" diyeyim. Ya da "uyan sancılarım başladı" diyeyim. Heyecanlı bir telaş yaşayalım. Doktorumuzu arayalım. O bize "yok daha bekleyin sancılar yeterince sık değil" desin. Ben ona kızayım, 30 saniye sonra doğuracağımı iddia edeyim :) Sonra sancılar sıklaşsın, hatta suyum gelsin. Çantamızı alalım. Bir araba bulalım. Hastaneye gidelim. Orada sancı sıklığına, bebeğin durumuna ve rahim ağzının ne kadar açıldığına baksınlar. Bu arada ben sancı çekerken aklıma gelen herkese küfür edeyim. Nasıl olsa o sırada bana yasak yok :)) Ogo'muza 9 ay boyunca hiç yaşatmadığım eziyeti yaşatayım. Sonra doktorum gelsin, vakit tamam desin. Beni doğumhaneye alsınlar. Dışarda heyecanlı bir bekleyiş, içerde sancılar. Bebeğimin doğduğunu hissedeyim. Onu ilk ben göreyim. Ağlamasını ilk ben duyayım. Hemen göğsüme yatırsınlar, sıcaklığını hissedeyim.....

Şimdi ben böyle yazıyorum ya, kesin bir aksilik çıkar ve ben sezeryan olmak zorunda kalırım :)
Ne yapalım, sağlık olsun. Bebişimiz iyi olsun da, karnımın 7 kat kesilmesine, 7 kat dikilmesine, onu geç emzirmeye, sonra daha uzun süre acı çekmeye katlanırım ben. Bir aksilik çıkmasın diye dilekte bulunmaktan başka şansım yok ne de olsa...

Evde doğum yapmak istiyorum...

Dün akşam minik minik kar atıştırırken Kadıköy Şifa Hastanesi'ne gittik. Doğum yapacağım hastaneyi seçmeye çalışıyorum da, en güçlü aday orası idi. Fiyatları öğrendik, normal doğum 1300 YTL, sezeryan 2500 YTL imiş. Bu fiyatlara doktor dahil değil tabi, doktorum da 2000 YTL talep etti.
Neyse odaları filan gezdik, standart sıkıcı hastane odası işte. Bebek 24 saat yanımda olacakmış, emzireceğim zaman yatağı bir perde veya tahta bir paravanla ayıracakmışım. Normal doğumda 1 gece, sezeryan olursa 2 gece kalacakmışım. Sonra bebeklerin yıkandığı, altlarının değiştirildiği odaya baktık. Hemşire ile konuştuk. Daha şimdiden doğum yapıp, eve dönme hayalleri kuruyorum. Hastane kısmı daha şimdiden sıktı beni.
Tabi bunun hastane ile ilgisi yok. Hangi hastane olursa olsun aynı şey olacak. Bu benim uyuzluğum. Deviasyon ameliyatından sonra da doktorumun tüm ısrarlarına rağmen hastanede yatmayıp aynı gün evime dönmüştüm.
Neyse geceliğimi kendim götürecekmişim. bebeğe onlar bir tulum vereceklermiş. Onun dışında yenidoğan sünneti de 525 YTL, uygun olursa onu da yaptırmak istiyorum.

Durum budur. Geri sayım resmen başladı :)

Pazartesi, Aralık 25, 2006

10 hafta kaldı (teorik olarak:)))

Bugün itibariyle 30. haftamızı doldurduk. Teorik olarak tam 10 haftam kaldı doğuma.
Tabi bir bebeğin 40. haftada doğma olasılığı %5 imiş. 38. ile 42. haftalar arası herhangi bir zamanda doğabilirmiş.

Sizin tahmininiz ne? Hadi bir tarih aralığı tahmin edin bakayım... En yakın tahmine oğlumun ilk fotosunu hediye ederim :))

Hatta yaklaşık doğum boyunu ve kilosunu da bilene, fotosu ile videosunu ve bebek şekerini de yollarım.

Hadi bakiim bahisçiler....

Cuma, Aralık 22, 2006

Oğluma ilk hediye...

Yeni yıl geliyor... Yeni yıl bana oğlumu da getiriyor. Umarım yeni yıl ve bundan sonraki tüm yıllar hepimiz için güzellikler getirir.
Bugün oğluma ilk hediyesini aldım. Artık beni duyabiliyormuş. Ona okumak için "Küçük Prens" kitabını aldım. Umarım beğenir...





Kendime de bir Vivaldi CD'si aldım. Neden mi Vivaldi? Bir dergide okudum, bebekler anne karnında müzik dinleyince rahatlıyorlarmış ya, en çok Vivaldi seviyorlarmış. Gittim baktım. Bir sürü Vivaldi CD'si vardı. Nasıl seçeceğimi bilemedim. Zaten benim için bir farkları da yok. (Korkuncum di mi?) Ben de kolay yolu seçip "The very best of Vivaldi" diye bir cd aldım :)))

Ofise geldim, taktım dinliyorum. Bazı parçalar kilise müziği gibi ama fena değil, bakalım bebişin de hoşuna gidecek mi?

Eee ben kandırıldım galiba, hani kendime almıştım bunu. Bebiş de nerden çıktı. Ona zaten kitap almıştım. Hay allah, he kendime birşey almaya kalktığımda bu olmaz umarım :))

Perşembe, Aralık 21, 2006

Oğlumu dün gece doğurdum...


Rüyamda tabi... Doğum anını hatırlamıyorum. Hastanenin merdivenlerinden inmeye çalışıyordum. Tonguç kolumdan tutup destek oluyordu. "Bebek nerde?" diye sordum. "Devrim getiriyor" dedi. Arkama dönüp baktım, Devrim Poyraz'ı bir türlü taşıyamıyor, tutamıyordu. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Gittim, bebeği aldım. Yüzünü kendime çevirdim. Minnacık, güzel bir surat. İpek gibi siyah saçlar... Sen ne kadar tatlısın, ne kadar da abine benziyorsun dedim. Sanki utangaçca gülümsedi.
Gerçekten de aynı abisi gibiydi yüzü. Çok hoş bir rüyaydı...
Hayra yorun arkadaşlar...

Çarşamba, Aralık 20, 2006

İşte oğlumun odası...




Hafta sonu kardeşimle birlikte oğlanın odasını derleyip toparladığımızı yazmştım. Şimdi de çektiğim resimleri koyayım bari. Odanın tamamını çekemedim ama bunlar da fikir vermeye yeter... Belki bir de güzel bir bordür yapıştırırım duvara..




Pazartesi, Aralık 18, 2006

Odamız hazır....

Canım oğlum, teyzenle birlikte hafta sonu odanı temizledik. O koca hurçları ve torbaları nereye sığdıracağımı düşünürken, minnacık giysilerin dolapta kayboldu neredeyse. Oyuncaklarını oyuncak kutusuna doldurdum. Araban ve vinçin dolabın üstünde seni bekliyor. Hele perde de takılınca nasıl aydınlık, nasıl sevimli oldu odan anlatamam. Abin hemen oyun halısında seninle nasıl oynayacağını planlamaya başladı. Çok şanslısın oğlum, öyle tatlı bir abin var ki...
Akşam baban da odanı görünce mest oldu, ama kirlenmesin diye halıyı hemen kaldırdı :))

Ne o, anladın mı senden bahsettiğimi? Pıt pıt pıt.... Burdayım annecim, yanındayım. Ve evet bak senden bahsediyorum... İyi ol, iyi gel....

Cuma, Aralık 15, 2006

Büyüyorsun oğlum....

Beni de büyütüyorsun. 28 hafta içindeyken aldığım kilo tam 10 olmuş... Sen de artık 1,224 kg'lık, 36 cm'lik bir adam olmuşsun :)
Boyuna posuna bakınca 30 haftalık görünüyorsun. Doktor amcamız doğmak için Mart ayını bekleyemeyebileceğin söyledi. Şubat 20 itibariyle seni karşılamaya hazır olacağım, daha öncesi süpriz olur annecim.
Bir daha 11 Ocak'ta göreceğim seni. Sonra her hafta iyi olup olmadığına bakacağız. Umarım herşey yolunda gider ve seni sağlıklı bir şekilde kucağıma alırım.
Seni çok seven,
ANNEN

Pazartesi, Aralık 11, 2006

İyi ki doğmuşsun canım oğlum! Teyzesinin kuzusu...


Bugün benim ayçiçeğimin doğumunun 6. yılı. Teyzesinin bitanesi, kalbim, canımın içi artık 6 yaşını doldurmuş bir genç adam.
Senin varlığın hepimizin hayatını öyle güzel kıldı ki oğlum, bize neler kattığını imkanı yok anlayamazsın.
Seni çok seviyorum teyzecim! Ömrün uzun, şansın hep bol, bahtın hep güzel, yüzün hep güler ve yolun hep açık olsun.

En büyük dileğim, oğlumun da sana benzeyen bir çocuk olması.

TEYZEN

Affet beni babaanne....

Biz küçükken babaannem ramazan aylarını bizde geçirirdi. Normalde Bursa'da yaşayan babaannem, yaz boyunca köyde yaptığı salçaları, kuruttuğu fasulyeleri, nefis şeftali kompostalarını yüklenir gelirdi. Onun gelişi kardeşimle benim için ayrı bir keyifti. Çünkü babaannem her gece daha önce hiç duymadığım masallar anlatırdı bize. Sanırım masal repertuarı 5 veya 6 idi ama aynı masalları tekrar tekrar onun ağzından duymaktan hiç sıkılmazdık.

Senin masallarını bir kenara yazmadığım ve torunlarının çocuklarına anlatamadığım için beni affet babaanne!

Babaannemin kulakları duymazdı. 20'li yaşlarına yakın kulağı ağrıdığı için köyde kulağına gazyağı damlatmışlar ve ondan sonra işitme yeteneğini yitirmiş. Ama çok güzel dudak okurdu ve anlaşmakta hiç zorluk yaşamazdık. Sadece yeni isimleri ve kelimeleri hiç bilmediği için söyleyemezdi. Bu nedenle adı Soner olan bir torununa Çöner, adı Onur olan bir torununa Odun derdi. :))

"Babanne sen Atatürk'ü gördün mü?" diye merakla sorardık küçükken. Gördüm ama çok değil derdi utangaç gülümseyerek. Meğer işin aslı başkaymış. Mustafa Kemal'in Bursa'ya geleceğini duyan babaannem daha genç bir kızken onu görmek umudu ile geçeceği yere gitmiş. Ama gittiğinde yere serilen halıları görünce aklı başından gitmiş. Babaannem hayran hayran halıları seyrederken beklediği misafir geçip gitmiş at üstünde. Zaten minnacık bir kadın olan babaannem onu sadece birazcık yandan ve sırtından görebilmiş... Çok gülerdim bu olaya, hala da neşelendirir beni.

Bu küçücük kadının, çok güzel yeşil gözleri vardı. Oğullarına miras bıraktığı. İşte o minnacık kadın, küçücük elleri ve o yeşil gözleriyle çok güzel örgü işleri yapardı.

Torununu sana yetiştiremediğim ve o güzel örgü işlerini giydiremediğim için beni affet babaanne!

Dedemle 8 yaşında evlenmiş. Öyle anlatırdı, doğrusunu yanlışını bilmiyorum. Savaş yılları... 15'inde babamı almış kucağına. "Babanı emziremedim, daha memelerim çıkmamıştı" diye anlatırdı. Savaş sonrası yoksulluk yıllarında mısır koçanlarını öğütüp mama yaparmış babama. Halamla amcama yetişti mi babaannemin memeleri bilemiyorum tabi :)

Sonra biz büyüdük. Babaannem de iyice yaşlandı. Artık ramazanları gelemez oldu. Biz de gidemez olduk. Heryere gittik ama oraya gidemedik, arabayla 2,5 saat öteye, Bursa'ya. Kulakları duymadığı için telefonla da konuşamazdık. En son evlendikten sonra bir bayram gitmiştik. Sanırım 4 yıl kadar önce. Sonra sürekli gitmeyi planladım. Ama sadece planlayabildim. Kaç kere Uludağ'a gittim ama fırsat yaratıp babaannemi görmeye gidemedim.

Torununun oğluyla sana gelmeyi planlıyordum babaanne. Valla bu sefer gelecektim.

Sen 82 yaşında aynı sessizlikle o yeşil gözlerini kapamadan sana gelemediğim için beni affet babaanne!

Çarşamba, Aralık 06, 2006

resmen şikayet ediyorum artık....

Babamız bizi hiç aramıyo...
Bizi gezmeye de çıkarmıyo...
Seviyo ama çok yorgun ve çok yoğun...

Oh be!

Pazartesi, Aralık 04, 2006

huzursuzum, mutsuzum, kuşkucuyum....

Gerginim, depresifim, "canım" diyene "canın çıksın" diyesim var.
Nedenini bilmiyorum, birkaç gündür çok sinirliyim. Dışardan bakınca ben bile farkediyorum. Canımı sıkanlardan intikam almaya eğilimliyim. Tüm bunlar hamilelikten mi, yoksa gerçekten uyuz bir insan mı olmaya başladım acaba...
İkna olmak istemiyorum, rahatlatılmak da istemiyorum. Ve hatta ilgilenilmek bile istemiyorum...

Cumartesi IKEA'da yorucu bir yolculuk sonrası oğluşlarımın mobilyalarını aldık. Dün de çoook yorucu bir uğraş sonucu kurduk. Ama ben bir yatağın boyu ile, bir bebek karyolasının enini doğru toplamayı başaramadığım için karyola odaya sığmadı. Çok canım sıkıldı çok. Kendimden bile intikam alasım geldi valla :P
Neyse bebek karyolasını odaya koymayı bahara erteledik, çünkü odadaki kalorifer peteğini, ince petekle değiştirirsek ihtiyacımız olan alanı kazanacağız. Ha bu arada matematik mühendisliği diplomasını iade edeceğim, zira hiç haketmiyorum :))

Öte yandan oğluşum da 2-3 gündür pek bi durgun. Çok nazlı hareket ediyor. Oysa geçen hafta ne çok hareketli idi. Ben çok hareket ettiğim için mi hissedemiyorum, yoksa bu gerginlik ona da mı yansıdı bilmiyorum... Umarım bir sorun yoktur.

Anneliğin bi tür bir ruh hastalığı olduğunu biliyor ve kabul ediyorum. Kesinlikle normal bir ruh hali olmuyor annelerde. Sanırım hamilelik beni bu sürece de hazırlıyor bu tür kuruntularla...

Hiyaaaaayyttt! Sokacam o bok kokulu puroyu burnundan içeri yaaa... Bi insan bu kadar mı yüzsüz olur beee. Ya kapını kapa, ya da içme o iğrenç kokan şeyi. Müdürsün diye tüm ofis domuz ahırı gibi kokmak zorunda mı yaaa... Kaçasım var valla...

Eğlencelik not: Gayriresmi yöneticim (yönetici vekili) geçen hafta raporlu olduğum için bana ne dedi biliyor musunuz? "Bir daha hastalanmadan önce haber ver ve hasta bile olsan evden çalışabilir durumda ol"

Yorum yapmayacağım :)))

Oh be, yazdım, rahatladım...

Cuma, Aralık 01, 2006

başka birşey yapmam lazım ama ne?


Sabahları kim yakıyor güneşi biliyor musun oğlum?
Tabi ki ben.
Önce aydedeyi uğurluyorum. Sonra sokak lambalarını üflüyorum teker teker, kuşları, kedileri, köpekleri ve martıları uyandırıyorum sonra. Hepsine güzel günler dileyerek. Sonra da güneşi yakıyorum, hayat başlasın diye. Bazen sert bir ayaz, bazen ılık bir rüzgar eşlik ediyor bu seremoniye... Tüm bunları yaparken, çalışma vaktim de gelmiş oluyor zaten. Tüm gün sizler için sağlamaya çalıştığımız gelecek uğruna çalışıyorum.


Sonra akşam oluyor.
Peki akşam olunca denizlerin üstünü kim örtüyor biliyor musun birtanem?
Gene ben.
Önce güneşi evine yolcu ediyorum, gece boyunca dinlensin diye. Bazen o bulutlarla beraber gitmiş oluyor zaten. Sonra denizin üstünü örtüyorum, güneş gidince üşümesin diye. Koyu lacivert bir örtüyle. Bazen yıldız yakıp koyuyorum başucuna, karanlıktan korkmasın deniz diye. Sonra aydede geliyor zaten, yaşlı ve vakur yüzüyle. Hoşgeldin diyorum ona... Kediler, köpekler, martılar ve serçeler uslu uslu yataklarına gidiyorlar. Bu arada eve de dönmüş oluyorum zaten.

Bu arada yaşamaya pek de zaman kalmıyor doğrusu. Aydınlıkta uyanmak, karanlık çökmeden evine varmak. Özlediğim şeyler. Sadece kıştan değil. Yazın güzel yüzünü, klimanın soğuk örtüsüyle de örtmek istemiyorum ben. Baharda erguvanları izlemek istiyorum doya doya, güzün dökülen yaprakların en az bir tanesi de yüzüme, kollarıma düşsün istiyorum.
Karnımda sen olduğun için yapamadıklarımdan dolayı dudak bükülmek değil, şefkat ve anlayış görmek istiyorum, en insanca haliyle. Seni yaşamımın kalıcı öğesi olarak görmeyen ve hızlıca seyredip tüketmem gereken bir filmmiş gibi davrananlarla değil, seni hayatımın güzel bir artısı, neşe kaynağım ve herşeyimi paylaştığım canparçası olarak görenlerle çalışmak istiyorum.

Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama düşünüyorum. İnan bana çok düşünüyorum oğlum...

26. haftada yatağa düştük...

25 hafta hastalanmadan dayanabildim. Geçen hafta babamız hastaydı, sanırım ne kadar kollasak da ondan bize geçti. Zaten havalar da hastalık havası. Bu durumda geçen pazartesi itibariyle boğaz yanması, dolu sinüsler ve halsiz bir vücutla yatağa düşmem kaçınılmazdı. 4 gün rapor çok iyi geldi ve bugün 4. günü. Hala burnum dolu ama artık kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bak oğlum senin için ilaç kullanmayacağım diye direttim. Yoksa alırdım antibiyotiği, dikilirdim 2 günde. Ama 2 gece yatmadan önce yaptığım buğu dışında tıbbi hiçbir tedavi uygulamadım. Bol bol ıhlamur, yatak ve meyve.
Oğlumla da bol bol iletişim kurdum bu arada. Şu sıralar herketleri bayağı arttı. Gerçi bugün biraz durgun ama 3 gündür içimde küçük bir tırmık var sanki. Artık tekmelemekten başka şeyler de yapıyor ama tam olarak ne yaptığını çözemedim.
Oğlumun adı yine değişti, bir süre önce kardeşine Hügo ismini koyan abimiz, vazgeçmiş. Daha çok sevdiği bir çizgi film karakterinin adını kardeşine koymaya karar vermiş. Yeni adımız "Oscar" :)))
Bu sabah Gökçe ve Selen beni kahvaltıya çağırdılar. Ne keyifli imiş arkadaşlarınla kahvaltı yapabilmek. Selen'in annesi İzmir'den tulum peyniri yollamış. O kadar yemişim ki, üstüne 2 saatlik yürüyüşle ancak nefes alabilir hale geldim.
Şimdi de Tuluğ'ların dükkana, yeni kurulan kuzinenin açılışını yapmak üzere "Kestaneni al da gel" partisine gidiyoruz. Kestane bana yasak gerçi ama maksat muhabbet işte :(
Yarın sabah da bir aksilik olmazsa IKEA'ya gidip, oğlumun yatağını ve dolabını alacağız. Heyecanlı ve de sabırsızım...
Abimizden bahsetmişken, dün akşamdan beri durup durup gülmeme sebep olan bir olayı da anlatmadan geçmeyeyim.
Abimizin bir pijamasının kollarının lastiği gevşemiş. Anneannemiz de gece kolları yukarı sıvanıyor, paşam üşüyor diyerek kollarına lastik geçirmiş. Akşam yatma vakti gelip de pijamasını giyince bizimki bir tuhaflık farketmiş. Kollarda bir lastik var ve lastikten artan kısım doğal olarak fırfır olmuş. Donuk donuk bakmış kollarına ve patlatmış lafı; "bu ne ya, pamuk prenses gibi oldum. Giymem ben bunu"
Mecburen çıkarmışlar lastikleri ama ben bile hala gülüyorum. Canım oğlum benim...
Sıpa geçen hafta annesini de evden kovmuştu zaten. Sebep mi? Annesinin işe başlayacak olması. Alıştı tabi 3 aydır, anne evde başında. Bazen oyun arkadaşı, bazen öğretmen. Oh ne rahat. Biz annemizle sabah 6 vardiyasına yetişmek için 4'te kalkardık paşam. Hayat senin düşündüğünden çok daha zor.
Bu arada günün en güzel haberi de kardeşimin, teyzemizin işe başlaması. Yeditepe Üniversitesi Halkla İlişkiler'de bugün işe başlayan Çiçi'ye çoook kolay gelsin diyorum. Umarım herşey dilediğin gibi olur.
Yazmadığım vakitleri telafi edebildim mi bilemiyorum ama şimdilik bu kadar. Sağlıkla kalın dostlar...