Cuma, Nisan 10, 2015

Benim oğlumu okuldan almam gerek

Bir süredir bir miktar sıkıntılıyım. Poyraz’la ilgili. Yok endişe etmeyin bir sağlık sorunu filan yok oğulcuğumun. Durum biraz farklı.

Poyraz bir devlet okulunda 2. sınıfta okuyor. Şanslıyız ki öğretmenimiz son derece tatlı, ufuk açıcı, çocukların farklılıklarını önemseyen, bu farklı yanları beslemeye çalışan iyi bir eğitimci.
Bu kısmında –ki oldukça önemli bir kısım- sorun yok. Lakin eğitim alma, okula gitme denen mevzunun kendisi ile ilgili ciddi sıkıntılarımız var. Bilmiyorum belki de ben abartıyorumdur. Olsun abartacağım. Çünkü ben de iliklerime kadar hissediyorum oğlumun sıkıntısını.

Poyraz çok küçüklüğünden beri, doğaya ve özellikle hayvanlara ciddi merak duyan, bu konuda okumayı, araştırma yapmayı, resimler yapmayı ve özellikle de konuşmayı seven bir çocuk idi. Hatta konuşmayı o kadar sever ki, konuşmaktan ağzındaki lokmayı yutmaya fırsat bulamadığına çok şahit oldum ben. O anda her ne yapıyorsa, eğer konuşmaması gerekiyorsa veya mecbur olduğu bir işi yapıyorsa kafada kesin başka bir süreç işliyordur. Arka planda kesin bambaşka bir şey düşünüyordur. Bu yüzden iki komutu aynı anda içeren cümleler kuramıyorum. "Oğlum çantanı topla ve pijamalarını giy" dediğimde, çanta toplanırken bambaşka dünyalara dalan oğlumu pijama safhasına getirebilmek için en az 3-4 ara komut daha vermek zorunda kalıyorum.

Birçok çocukta benzer şeyler olabilir, bilemiyorum. Sonuçta bu kadar detaylı bir gözlemi ben ancak kendi çocuğum için yapabiliyorum. Bunu da benim çocuğum farklı demek için değil, bu tespit de burada dursun demek için yapıyorum. Yanlış anlaşılma olmasın. Ve hatta benzer durumda olan başkaları da varsa, mutlaka tanımak, tanışmak isterim. Belki hep birlikte bir çözüm buluruz, çocuklarımıza destek oluruz.

Neyse konuya döneyim. Poyraz okumasına olanak verdiğimiz kitap ve dergiler sayesinde okuma ile arasında olan sorunu çözse de yazmayı hiç sevemedi. Resim yapmayı da hiç sevmezdi küçükken, ilk çubuk adamını 4,5 yaşında çizmişti mesela. Şimdi de yazmak zorunda olduğunda çok sıkılıyor, zorlanıyor. Bu nedenle de çok zorlanıyor. Sayfalar dolusu matematik ödevini sevinçle yapıyor, ama 2 satır yazması gereken bir ödev olduğunda o cümleleri kısaltmak için ne kadar yaratıcı fikirler geliştirdiğini görseniz şaşarsınız.

Öğretmeniyle çok güzel bir işbirliğimiz var, beni çok güzel yönlendiriyor. Hatta yönlendirmekle kalmayıp, sakinleştirdiği de çok oluyor. Zira ben bazen kontrolümü fena halde kaybedebiliyorum.

Her güne bir kurşun kalem…
Çünkü kalemtıraşıyla kalemi öyle sipsivri açmaya bayılıyor. Tabi o sipsivri uç çok daha kolay kırılıyor. Hele o uçla yazı yamak dışında bilumum şey yapılırsa. Silgi yontmak, defterin tüm sayfalarını tek seferde delmeye çalışmak ve hatta toprağı kazmak…

Her hafta pantolon, tişört veya eşofmanda bir kesik veya delik…
Kirlenir anlarım, düşer yırtılır anlarım. Be çocuum, sıkıntıdan insan kolunu, paçasını keser mi? Sivri kalem uçlarıyla delikler açar mı?

“Evet yapar, doğaldır” dediğinizi duyar gibiyim. Hatta kimileriniz “sen unuttun herhalde 8 yaşındaki halini” diye de çemkirecektir de. Yok unutmadım. Ben de inanılmaz meraklı, inanılmaz deney yapan bir çocuktum. Babasının da bu konuda dillere destan bir ünü var. Bu durumda armut dibine mi düşer, düşer…

Lakin iş bunlarla bitmiyor. Önce beni 2 gün okul, 2 gün tatil olması gerektiğine, çocukların öğrenmek kadar eğlenmeye, gezmeye de ihtiyacı olduğuna ikna etmeye çalıştı. Hayatın kendisinin ne kadar öğretici olduğu konusunu kesinlikle çok önemsiyorum. Hatta hayat bilgisinin kitaplardan çok, hayatın kendisinden öğrenilmesi gerektiğini savunuyorum. 40 yaşına geldim o kadar çok insan tanıdım ki, eğitimli ama hayat bilgisi yoksunu. 5 gün okul 2 gün tatilin bir kural olduğunu, tüm dünyada bunun bu şekilde işlediğini, anne babaların işe gitmek zorunda oldukları günlerde çocukların da okula gittiklerini söyledim. İkna olmadı ama kabullendi.

Sonra birkaç hafta bir baş ağrısı sorunu yaşadık. Derste veya ödev yaparken çok sıkıldığını, strese girdiğini ve başının da bu nedenle tam da bu zamanlarda ağrıdığını anlattı. Tabi bunda benim de payım çok. Bir an önce bitirip kaçmak istediği için poposunun yarısıyla oturduğu sandalyeden, kalemi tutuş şekline, harflerin boyutlarından, silgiyle yarım yamalak sildiği yazılara kadar her şeye müdahale ettiğim için çocuğun ekstra strese girdiğine eminim. Bu süreçte tavrımı değiştirince, baş ağrılarımız da azaldı.

Sonra en son olarak dün, gelecek hafta İngilizce sınavı olacaklarını ve bu nedenle çok stresli olduğunu söyleyerek geldi eve. Sene başından beri İngilizce’ye asla ana derslerden biri gibi muamele etmediği ve çalışmak konusunda son derece isteksiz olduğu için de son derece endişeliydi. Yapamayacağım, başaramayacağım diye dolandı. Ben “çalışırız” dedikçe de, çalışarak geçirmesi gereken zamanda izleyemeyeceği çizgi filmleri düşünerek daha çok telaşa kapıldı sanırım. 

“Hep böyle sınavlar mı olacak?” dedi, “evet” dedik. 
“Ben de abim gibi böyle herkesin bir okulda beraber girdiği büyük sınavlara girecek miyim?” dedi, “evet” dedik. 
“Mecbur muyum?” dedi, “bilim insanı olmak istiyorsan ne yazık ki mecbursun, her bilim insanı olmak istiyorum diyen o okula girerse ne olacak? Kimin yapıp, kimin yapamayacağını anlamak istiyorlar” dedik. 
“Peki ya başaramazsam?” dedi, benim 8 yaşındaki oğlum seneler sonra girmesi muhtemel sınav için 
 “İmam olursun” dedi babası, şakayla karışık. 
“Başaramazsan okulu bırakır, çalışmaya da başlayabilirsin” dedim, acı acı… 

Bu arada belirteyim, okul başarısı ve meslek seçimi konusunda zerrece hırs yapmış veya tercih belirtmiş değiliz.

Sonra 6 yıl önce La Colmenita müzikal topluluğu ile ülkemize gelen ve 1 hafta evimizde misafir ettiğimiz 14 yaşındaki Küba’lı tatlı Hanser geldi aklıma. Onun hiiiiç böyle dertleri yoktu. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduğumuzda, en sevdiği iki hobiden birini, futbolu veya müziği söyleyeceğini düşünmüştük. Ama o biyoloji konusunda uzmanlaşacağını (dikkat edin uzmanlaşmak istediğini değil, uzmanlaşacağını), biyomedikalle ilgilendiğini, bir alternatif olarak da okyanus canlılarının biyolojik çeşitliliği üzerine çalışacağını söyledi. İnsanın alacağı eğitim konusunda hiçbir kaygısı olmaması ne güzeldir kimbilir… O zaman 14 yaşında böyle özgür hayaller kurabilirsin işte.

Netice şu, bu eğitim sistemi kesinlikle çocuklara uygun değil. Dünyanın en iyi öğretmeni ile de çalışsanız, yıllar sonra gireceği sınava dair başaramayacağım korkusu yaşıyorsa bir çocuk, bu eğitimden bir hayır gelmez.


Salı, Şubat 10, 2015

"İç Ses" veya "Boykottayız"

Dün sabah hemen yakınımızdaki çok ünlü bir anadolu lisesinin 2. döneme başlama merasimi ile uyandım. Muhtemelen okulun bir kadın yöneticisi, kulak tırmalayan korkunç bir sesle; “gerizekalı mısın evladım sen, yerine geçsene” diye bağırıyordu. Ne hoş bir karşılama değil mi? 14-18 yaş arası muhtemelen 1000’e yakın öğrenciyi, pırıl pırıl gencecik insanları sabahın köründe karşılamak için seçilmiş muhteşem cümleler. Sonra düşündüm, mesela öğrenciler okulun bahçesinden içeri girdikleri sırada en sevdikleri müzik parçaları çalsa, dans etseler, öğretmenleri onlara eşlik etse nasıl olurdu diye.

Sonra sosyal medyada dolaşırken, bir yazıya rastladım. Endonezya’nın Bali adasında bir yeşil okul varmış. Ya da moda tabiriyle bir ekolojik okul. Okul iklime de uygun bir şekilde sadece hasır ve ağaçtan yapılmış. Okulun toplam arazisi 7500 m2. Okulda duvar filan yok, dileyen dilediği derse katılıyor, istemiyorsa gidip oyun oynuyor, doğayla iç içe bir gün geçiriyor. Eh ne de olsa oyun en iyi öğrenme şeklidir, değil mi? Ama bunun bedeli ağır, okulun dünyanın her yerinden gelen öğrencileri için yıllık ücreti, ortalama bir Bali ailesinin yıllık gelirinin 3-4 katı.

Keşke ülkemizde de okullar bu kadar sıkıcı olmasa. Bahçeleri toprak olsa, çocuklar eğlenerek, oynayarak öğrenseler. Okula ayakları geri geri değil, koşarak gitseler. Var böyle tekil örnekler. Son derece iyi niyetli çabalarla kooperatif mantığında çocuklar için kesinlikle çok daha keyifli okullar ve eğitim biçimleri sunmaya çalışan, farklı okulların mümkün olabileceğini göstermeye çalışan insanlar var. Zor bir işe giriştiler, umarım altından kalkabilirler. Sonuçta bu çarkı döndürmek için, kooperatif de olsa belli bir maddi yükün altına girdiler. Devlet böyle şeyleri desteklemeyi bırakıp, aksine köstek oluyor çünkü.

Sonra ofise geldim, posta kutumda bir arkadaşımın ağlamaklı yazısı ve bir gazete haberinin bağlantısı. Arkadaşım bu haberin kendisine çok ağır geldiğini ve benimle paylaşmak istediğini yazmış. Haber özetle şu;

“2012 Çocuk İşgücü Anketi verileri Türkiye’de 292 bin çocuğun hala ekonomik faaliyetlerde çalıştığını göstermektedir. Bir taraftan çalışan çocukların dört üçü ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır. Diğer taraftan 47 bin çocuk ekonomik faaliyetlerde hem haftada 40 saatten uzun çalışmakta, hem de karşılığında çok düşük ücretler almaktadır. Ev işlerinde çalışan yaklaşık 10 bin çocuk da, haftada 40 saatten fazla iş yaptığını söylemektedir. Bu çocukların aileye yardım etmekten çok daha fazla çalıştıkları, hatta hane içi üretimin büyük kısmını yüklendikleri düşünülebilir. Böylelikle 47 bini ev dışı işlerde, 10 bini ev işlerinde olmak üzere toplam 57 bin çocuk haftada 40 saatten fazla çalıştığını söylemektedir.”

292 bin çalışan çocuk!!

57 bini haftada 40 saatten çok çalışıyor!!

Bırak ekolojik olanı, dört duvarı olan, içinde bir öğretmen olan bir okula bile giremiyor bu çocuklar.
“Amaaaan benim çocuğum okuyor, eh fena bir okul da değil. Öğretmenimiz de oldukça iyi” diyenler, rica ediyorum yazının gerisini de okuyun.

Arama motorlarından birine “eğitimde dinci gericileşme” yazın ve yazı okuma zahmetine girmemek için görsellere basın. Neler görüyorsunuz? Tamamı türbanlı, cübbeli ve sarıklı anaokulu öğrencilerini gördünüz mü? Evet evet İstanbul’un göbeğinde. Çocukların çantalarına konulan, gerici içeriklerle, hurafelerle dolu kitaplardan haberiniz var mı? Aaa ama yoktur tabi, sizin çocuklar güvende.

Liseye girmek için Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) isimli bir sınava giriliyor. Bu yıl ikinci kez uygulanacak bu geçiş sisteminde geçen yıl neler oldu biliyor musunuz? Sınava giren hiçbir çocuk Türkiye’nin çok başarılı, çok prestijli devlet okullarına giremedi. Bu okullara girenlerin de listesi açıklanmadı. O kadar çok tam puan alan oldu ki, nedeni niçini sorgulanmadan arada kaynadı gitti bu durum. Zaten daha sonra da bu 40 okul, Milli Eğitim Bakanlığı’nın etki ve yetki alanından çıkartılıp, doğrudan Milli Eğitim Bakanı’nın kendisine bağlandı. Artık bu okullarda neler olup bittiğine kimse karışamayacak, bilemeyecekler çünkü.

Hadi çocuğunuzun şansı yaver gitti ve ortalama bir devlet okuluna yerleşti. E hadi gerici kuşatmayı bir kenara koyduk diyelim, tanesi 1 liraya birçok okulun kapısının önünde satılan sentetik uyuşturuculardan nasıl koruyacaksınız çocuğunuzu? Bonzai kullanma yaşı 11’in altına düşmüş, hastanelerin acil servislerine her gün onlarca çocuk geliyormuş madde bağımlılığından.
Kafam karıncalanıyor, sadece ben miyim bunları okudukça kendini çok kötü hisseden? Sadece kendi çocuğunu değil, tüm çocukları düşünen?

Mesela ben gerçekten çok merak ediyorum, Soma’da ölen madencilerin çocuklarına dağıtılan ayakkabı, giysi ve oyuncakları gören diğer çocukların “keşke benim de babam ölseydi” demeleri yüreğinizi sızlatmıyor mu? O çocuklara kızmak mümkün mü?

Cuma günü boykot var, 13 Şubat Cuma günü çocuklar ve öğretmenler 1 gün süreyle eğitimi boykot edecekler. En başta laik ve bilimsel eğitim talebiyle. Ama aynı zamanda,

Çalışan çocuk kalmasın, tüm çocuklar okusun diye..

Soma’da ki çocuklar için…

Berkin için…

Eşit ve parasız eğitim için…

Sadece başka bir okul değil, başka bir dünya da mümkün diyebilmek için..


Biz de boykota katılacağız.

Cumartesi, Aralık 27, 2014

Neden Hadihamyap?

Konuyla alakasız bir giriş yapacağım ama, kusura bakmayın artık. John Lennon'ın sözünü anmasak olmaz; "hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir"

Gerçekten de öyle; hafta başından beri Sevgili Hadihamyap ile ilgili yazayım diyordum ancak yaşanan kimi can sıkıcı durumlar nedeniyle motivasyonum neredeyse sıfıra düştü.

Sonra düşündüm, besin yoluyla aldığı bir bakteri nedeniyle bizi çok üzen minnacık bir kuzumuz varken, sağlıklı beslenmeye biraz daha dikkat etmeliyiz. Ve yazmaya karar verdim...

Geçtiğimiz Pazar Hadihamyap'ın doğum gününü kutladık. Tam 1 yıl önce, bordro mahkumu, sekizbuçuk-beşbuçuk mesaisi ile çalışan 2 anne, Filiz ve Dalya çocuklarına yaptıkları güzel atıştırmalıkları başka çocuklar için de yapmaya karar verdiler. Ne de güzel yaptılar. Bu keyifli günde neler öğrendiğimizi sevgili Girne blogunda pek güzel anlatmış, tekrar etmeyeceğim.

http://www.anneceyansimalar.com/2014/12/hadi-ham-yap.html


Hadihamyap'ı farklı kılan ne peki?
Neden bu yazıyı yazıyorum?

Birincisi; Hadihamyap bizlere sunduğu her üründe o kadar özenli ki, anlatamam. Unun en kalitelisi, sütün en katkısızı, kuruyemişlerin en ilaçsızı, meyvanın en organiği, zeytinyağının en safı... Şekeri bile doğalını Türkiye'de bulamadıkları için yurtdışından getiriyorlar...

İkincisi, iki anne, iki çalışan anne, iki çalışan ve girişimci anne her zaman desteklenmelidir. Yolunuz açık olsun kızlar...


Üçüncüsü; Filiz benim canımdır. 


Dördüncüsü ve belki de en önemlisi, bir misyonları var. Amaçları satıp para kazanmak değil. Aklı başında, azıcık eli hamura, una bulaşmış herkes, harcadıkları emeğin, ürünlerin bedeli için biçilen fiyattan kat kat fazla olduğunu bilir. Toprak anaya güveniyorlar, doğala dönmek istiyorlar. Bu uğurda her çalan telefona yanıt veriyorlar, tedarikçilerini titizlikle seçiyor, seçtikleri tedarikçileri herkesle paylaşıyorlar. Nasıl yaptıklarını saklamadıkları gibi, ellerindeki malzemeyi de teşvik amaçlı paylaşıyorlar.

O etkinlikten aldığım 60 gr ekşi maya, büyüdü, büyüdü koca bir kavanoz ekşi maya oldu. Bir kısmı yarın sabah ekşi mayalı, tam buğday unlu poğaça olarak soframıza gelecek mesela. Nenemizin elinden çıktığı zamanki gibi.

Bu iki kocaman yürekli, becerikli kadının en büyük arzusu, kendilerine birçok rakip çıkması.
Olabildiğince çocuğun doğal beslenmesi, doğal tarıma dönülmesi.
Hangimizin arzusu bu değil ki. Öyleyse hep beraber Hadihamyap, tamam mı?



Not 1: Bize harika çaylar tattırdılar. Mavi çayı daha önce hiç duymamıştım mesela.


Not 2: Kefirin çok keyifli 2 formunu tattım. Bu sebzeli versiyonuna bayıldım. Çocuğum kefir içmez demeyin, yaratıcılığınızı kullanın.


Pazartesi, Kasım 10, 2014

Pati'miz geldi..


Ailemizin yeni üyesi Pati'yi blog okuyucularıyla tanıştırmaktan memnuniyet duyacağız. Detaylar daha sonra :)
Koç Ailesi



Cuma, Ekim 17, 2014

Bu okul biter mi?

Poyraz bu yıl 2. sınıfa başladı. Ona kalsa 1. sınıf yeterliydi. Okumayı, yazmayı ve rakamları biliyor olması aslında temel yaşam serüveni için yeter de artardı bile. Ama biz onu dinlemedik ve bildiği için lanetlenmiş insan toplamına kalifiye bir insan daha katmak arzusuyla kendisini ikinci sınıfa da yolladık. Aslında okulu hiç sevmiyor değil. Neşeli bir öğretmeni var, bazen ingilizce derslerinde çizgi film izliyorlar, matematik çok eğlenceli ve tenefüsler harika. Ancak kalan kısmıyla arasının hoş olduğunu söylemek zor. Neden sadece matematik olan bir okul olmadığını sorguladı uzun bir süre. Sonra hayat bilgisini kitaptan okumanın ne kadar anlamsız olduğu, hayatı bilmek için yaşamak gerektiği konusunda bizi ikna etmeye çalıştı. Her sıkıldığında yeni -ve itiraf etmeliyim ki oldukça başarılı- argümanlarla karşımıza çıktı. Ta ki geçen hafta sonuna kadar.

Anneannesinde kalıyordu. Poyraz lego oynarken, teyzesi ile abisi de sohbet ediyorlarmış. İyi basket oynayan bir çocuktan bahsederlerken teyzesinin "ama o 10. sınıfta" dediğini duyan Poyraz hayattaki ilk ciddi şokunu yaşamış. Sonrasını teyzesinin ağzından aktarayım;


Okulla ilgili edilen bir muhabbette "10.sınıf onlar" demem üzerine ayağa fırlayan Poyraz; "ya bu okul kaçıncı sınıfta bitiyor?" diye sorar. "12'de oğlum" dememle de "yok artık, 6'da bitirsinler benimkini anneme söyliim de, 6 yeterli, keske siz de 12 secmeseydiniz, 10 yil daha okunur mu beeee" dedi.


Gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum....


Olay sadece bu tür hezeyanlar ve sonrasında kabullenişlerle ilerlese sorun yok. Ciddi direnişle karşılaşıyorum çoğu zaman. Asla ben dürtmeden (ne dürtmesi ya, resmen zorla kaldırıp başına oturtmadan) kitap okumuyor. Diyaloglar çoğunlukla şöyle ilerliyor;


- Anneeee i-padle oynayabilir miyim?

- Hayır kitap okuman gerekiyor, bu konuda anlaşmıştık.
- Yatarken okusam?
- Ama o zaman da çok uykun geldiği için okumuyorsun
- Pufff kaç sayfa okuyayım?
- Oğlum otur başla, oku işte. 4-5 sayfa oku en azından.
- Resimli sayfalar da sayfa sayılıyo di mi?
- Poyraaazzzzz, bu ceza değil oğlum, tadını çıkart. Hikaye keyifli değil mi?
- Çok keyifli
- Neler olacağını merak etmiyor musun?
- Çok ediyorum
- E o zaman oku da öğren
- Anne ben yavaş okuyorum, hikayede neler olacağını beklerken sıkılıyorum ama
- Oğlum okudukça hızlanacaksın, o zaman da kitap okuman çok daha keyifli olacak
- Ben hızlı okuyana kadar sen bana okuyamaz mısın?
- Hıghaaaaghyyhhhhııııırrrrrrr......

Anladım ki, kitap okurken aklı kitap okuması biterken oynayacağı i-pad oyununda. Çünkü o gün okulda arkadaşlarıyla aynı oyunun filanca karakterinin neler yaptığı ile ilgili muhabbet etmiş oluyorlar. Onu denemezse ertesi gün sohbete dahil olamayacak. Hatta belki de kendisini dışlanmış hissedecek. Bu durumda süper pedagojik anne tarafım baskın çıkıyor ve diyor ki; i-pad yasaklamakla bu iş olmayacak. Düşündüm düşündüm, sonunda bugünden itibaren "ne kadar ekmek, o kadar köfte" kuralını hayata geçirmeye karar verdim ve küçük adama da bunu deklare ettim.


"Bundan sonra sen kitap okurken sat tutacağım. Yüksek sesle okuyacaksın ve ben anladığına emin olacağım. Kitap okuduğun kadar süre i-pad oynayabilir veya çizgi film seyredebilirsin"


Gözleri kocaman açıldı, "yani anne mesela 4 saat kitap okursam, 4 saat de i-pad oynayabilir miyim?"

Evet, dedim. Çok mutlu oldu. 

Bakalım, göreceğiz :)

Sonbahar derlemesi


Ofise gelmek için tutturdu, geldi. Masaya da yakıştı sanki di mi :))
***


Anneanne ve dedemizin 40 yıllık evliliklerini kutladık. Nice nice yıllara...
***


Canım oğlum 2. sınıf oldu
***

Ekim ayında İzmir'e gittik.


Kumlarla oynadık


Deniz kıyısında koşturduk


Yüzdük


Bisikletin sepetine binip gezdik



Keyif yaptık


Geleneksel Doğal Yaşam Parkı ziyaretimizi gerçekleştirdik


Poyraz'dan sonra Mira da bir Lego fanatiği oldu :))


Ana baba sahilde arkadaşlarıyla rakı içerken, gece gece kumsalda koşturup oynadık


Taşlar toplayıp boyadık...

Cuma, Ağustos 29, 2014

Poyraz Kafası

- anne bence 5 gün okul, 5 gün tatil yapmalılar
- annee beni Hindistan'a götürür müsün? Orda çok değişik böcekler varmış
- anneee ben olsam polisler beni yakaladığında ölü taklidi yapardım

Bunlar Poyraz'ın yemek yerken 5 dakika içinde arka arkaya sıraladığı cümleler. Nasıl yanıt yetiştireyim? Bu nasıl bir kafa?

Haaa bu arada Pamuk Prenses'in, prens onu öptükten sonra evlendiklerini öğrenmiş. Şok olmuş tam anlamıyla, "ben öyle öpüştüler ve bitti sanmıştım" dedi. 
Oğlum dedim hayat böyle, öptüklerine dikkat et :))

Pazartesi, Temmuz 07, 2014

Büyük insanları severim

Sevgili oğlum,
Sevgili kızım,
blogumu amacına uygun olarak siz büyüyene kadar tutabilirsem, zaman zaman size öğüt olmayan ama içinden öğütler çıkartabileceğiniz yazılar da yazmaya çalışacağım. Eee 40'a bir kala kimi öğütler verebilecek kadar da deneyim biriktirdim sayılır.

Şimdi sevdiğim insanlar hakkında yazacağım size. Yani sevdiğim insan tipolojisi hakkında. Nasıl insanları severim ve neden?

Ben büyük insanları seviyorum. Öyle cüssesi, gözü, eli büyük değil, yüreği, aklı ve izdüşümü büyük insanları.

Mesela kocaman yürekli insanları seviyorum. Bağrına koşulsuz basan, seni sen gibi anlamaya çalışan, en azından dinleyen insanları. Bu insanlar genelde kocaman gülerler de. Buradan tanıyabilirsin onları. Ben kocaman gülen insanları da çok seviyorum. Kahkaha attı mı, yüreğinden taşar nidaları. Bu insanlar gailesiz değildir, yaşanmışlıkları, acıları da büyüktür. Örtmez o acıları, nakış yapar işler eteğine, orada taşır ömrü boyunca ama o etek ayağına dolaşmaz. Örtmez kafasını da. Kahkahası da, gözyaşı da meşe fıçıda mayalanmış şarap gibidir bu yüzden. Ekşimez.

Aklı büyük insanları seviyorum. Çok akıllı değil, aklı büyük. Anlamaya çalışan, dinlemeye çalışan, yargılamayan, sevdiğini ve sevdiğinin isteklerini önemseyen, emek veren, sünger gibi dinleyen, kurşun gibi değil, kadife gibi konuşan insanları severim. Onlar yüreğinizi acıtmaz..

İzdüşümü büyük insanları seviyorum. Büyük yürekli ve aklı büyük insanlar üretir. Sevgi üretir, emek harcar değer üretir, bilim üretir, sanat üretir. Üretirken kimseyi çiğnemez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi üzmez. Kuş kadar insanların ürettikleriyle nasıl da kocaaaa devlere dönüştüklerini gördüm ben. Kocaman insanların da toplu iğne kadar gölge edemediklerini de.

Anneannem, yılların deneyimi ile; "gözleri velfecri okuyandan kork" derdi. Size de korkun çocuklarım, konuşurken gözünüzün içine bakamayan insanlardan uzak durun. Bu da bu yazının öğüdü olsun. Bu insanlar size saygı duymaz, sizi anlamaz, çünkü sizi dinlemez. Aldatıcıdırlar, can acıtıcıdırlar.

Haaa peki ben bu yazıyı neden mi yazdım?
Cuma akşamı 3 tane büyük kadınla buluştum ben, büyük büyük güldük, büyük büyük dertleştik. Ordan aklıma geldi. Bu yazı onlara ithaf, size küpe olsun :)